80

٨٠

اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْويهُمْ بَلى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ

(80) em yahsebune enna la nesmeu sirrahüm ve necvahüm bela ve rusülüna ledeyhüm yektübun
Yoksa biz onların sırlarını ve fısıldaşmalarını işitmez miyiz sanıyorlar? hayır! elçilerimiz onların yanında yazıyorlardı

(80) Or do they think that We hear not their secrets and their private counsels? Indeed (We do), and Our Messengers are by them, to record.

1. em : yoksa mı
2. yahsebûne : zannediyorlar
3. ennâ : olduğumuzu
4. lâ nesmeu : biz işitmeyiz
5. sırre-hum : onların sırları
6. ve necvâ-hum : ve onların fısıltıları, gizli konuşmaları
7. belâ : hayır
8. ve rusulu-nâ : ve bizim resûllerimiz, elçilerimiz
9. ledey-him : onların yanında
10. yektubûne : yazıyorlar, yazarlar

أَمْ يَحْسَبُونَ yoksa onlar mi sanıyorlarأَنَّا gerçekten bizimلَا نَسْمَعُ işitmediğimiziسِرَّهُمْ sır tuttuklarınıوَنَجْوَاهُمْ ve aralarındaki fısıldaşmalarınıبَلَى öyle değil; hattaوَرُسُلُنَا elçilerimiz deلَدَيْهِمْ yanlarındadırيَكْتُبُونَ yazıp duruyorlar


SEBEB-İ NÜZUL
Muhammed ibn Ka’b el-Kurazî’den rivayette o şöyle anlatıyor: İkisi Kureyşli biri Sakîfli veya birisi Kureyşli ikisi Sakîfli üç kişi Ka’be ile örtüsü arasında aralarında konuşuyorlardı. Birisi: Ne dersiniz, Allah bizim bu konuşmalarımızı işitiyor mu acaba?” dedi. İkincileri: “Eğer açıktan konuşursak duyar, gizlersek duymaz.” dedi. Üçüncüleri de: “Eğer açıktan konuştuğumuzda duyuyorsa gizlediğimizde de duyar.” dedi de bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Aynı hadise daha önce Fussilet, 41/23 âyetinin de nüzul sebebi olarak geçmişti. Herhalde bu hadise üzerine her iki âyet de aynı zamanda veya peşpeşe nazil olmuş olmalıdır.


AÇIKLAMA

Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar,” yani, dün­yada Allah’ı inkâr suçunu işlemiş olanlar hiç şüphesiz cehennem azabı içe­risinde devamlı ve ebedî olarak cezalarını çekeceklerdir” azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” Onların bu azabı bir an, bir lahza bile hafifletilmeyecek ve istirahat imkânı bulamaya­caklardır. Kurtuluş ve tüm iyiliklerden ümitlerini kesecekler, korkunç bir hüzne düşeceklerdir.

Allah’ın da ifade buyurduğu gibi bunun sebebi, dünyada işledikleri gü­nahlardır. “Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimseler­dir. ” Yani, biz onları suçsuz yere cezalandırmadık ve hak ettilerinden fazla­sını da vermedik. Fakat onlar, işlemiş oldukları günahlar ve yapmış olduk­ları kötü davranışlar sebebiyle kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Çünkü Allah’ı inkâr edip Peygamberlerini yalanladılar ve o peygamberlerin getir­diği hükümlere karşı çıktılar. Böylece amellerine uygun bir cezaya çarptı­rıldılar. Rabbin, kullarına asla zulmetmez.

“Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Malik de: Siz böyle kalacaksınız! der. “Yani günahkârlar, içerisinde bulundukları şiddetli azaptan kurtulabilmek için; Ey Malik (cehennem muhafızı)! Allah, bizi öl­dürsün veya ruhlarımızı kabzetsin de, bizi içinde bulunduğumuz bu azap­tan rahata kavuştursun, derler. Cehennem muhafızı olan Malik de şöyle cevap verir: Sizler azapta devamlı kalacaksınız, cehennemden çıkabilme ve oradan uzaklaşma imkânınız yoktur. Cehennem muhafızına Malik ismi ve­rildi. Çünkü Malik kelimesinin türetildiği milk, dünyaya bağlılık demektir. Dünyaya bağlılık ise cehenneme girme sebeplerinden biridir. Nitekim cen­net muhafızına da Rıdvan adı verildi. Çünkü Allah’ın hükmüne razı olmak, tüm rahat ve mutlulukların, huzur ve kurtuluşun sebebidir.

Yukarıda geçen ayetlerin benzerleri şu ayetlerdir:

“…inkâr edenler, öldürülmezler ki, ölsünler. Cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez.” (Fatır, 35/36) “En büyük ateşe girecek olan kötü kimse öğütten kaçınır, sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.” (A’la, 87/11-13). Rivayet edildiğine göre cehennem ehli, cehennem muhafızlarından yardım talebinde bulunacak ve bir gün olsun, Rablerinin kendilerinden azabı hafif­letmesini onlardan isteyecekler; onlar da çok kötü bir şekilde cevap vere­ceklerdir: “Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: Rabbinize dua edin, bizden bir gün olsun azabı hafifletsin, diyecekler. (Bekçiler) size peygamber­leriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da getirdiler, cevabı­nı verirler. (Bekçiler ise) o halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kâfirle­rin yalvarması boşunadır.” (Mümin, 40/49-50).

Onların cezalandırılma sebebini de Allah Tealâ şöyle diyerek beyan ediyor:

“Andolsun biz size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyor­sunuz.” Yani andolsun ki, biz size hakkı açıkça gönderdik, peygamberlere kitaplar indirdik; onlar da sizi sırat-ı müstakime davet ettiler, ama siz di­rendiniz, yalanlayıp inkâr ettiniz ve işi inada bindirdiniz. Sizin hiçbiriniz haktan ve hak ehlinden hoşlanmaz ve kabul etmezsiniz.

Yüce Allah, onlara ahirette nasıl azap edileceğini zikrettikten sonra, dünyada onların hile ve fesatlarını belirtti ve onların tuzak kurmalarının, haktan hoşlanmamalarından daha kötü olduğunu beyan etmek için de, ifa­de tarzında hitabtan gaibe dönüş yaparak (yani önce ikinci şahsı kullanır­ken sonra üçüncü şahsa dönerek) buyurdu ki:

“Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de ka­rarlıyız.” Yoksa Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.)’i öldürmek, yahut hap­setmek veya Mekke’den kovmak için Darün-Nedve’de ona hile yapma ko­nusunda sağlam bir plan mı yaptılar?

Mana şudur: Onlar her ne zaman Muhammed (s.a.)’e karşı hile yapma konusunda kesin bir karar verseler, biz de onları cezalandırmak için kesin kararımızı veririz ve onların hilesine daha sağlam bir şekilde cevap veririz. Yani onları cezalandırmak ve şiddetli bir cezaya çarptırma işini planlarız. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik.” (Neml 27/50), “Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.” (Tur, 52/42). Ayetlerde geçen “keyd ve mekr” (tuzak ve hile)’den her biriyle; kâfirlerin hakkı batılla reddetmelerindeki cüretlerine bir karşı­lık olması için bunun günahının onlara yöneltilmesi, bu tuzak ve hilelerin boşa çıkarılması gibi birtakım ilâhî cezalar kastedilmiştir. Bu sebeple de Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işit­mediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz yaz­maktadırlar.” Yani yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve açığa vur­duklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Yani ister, içlerinde gizledikleri şer, kötülük ve hile olsun; isterse aralarında, inananlara karşı komplo düzenle­mek için birbirleriyle açıkça fısıldaşmaları olsun, değişmez. Evet, biz bunu işitiriz ve tamamıyla biliriz. Hafaza melekleri de, onlardan meydana gelen, küçük büyük söz ve davranışların tümünü yazarlar: “İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” (Kaf, 50/17-18).

Advertisements