121

١٢١

وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغيرَةً وَلَا كَبيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(121) ve la yünfikune nefekaten sağiyratev ve la kebiratev ve la yaktaune vadiyen illa kütibe lehüm li yecziyehümullahü ahsene ma kanu ya’melun

yaptıkları bütün masrafları infak olarak küçük büyük meşakkat içinde geçtikleri vadileri muhakkak yazmıştır Allah onların lehine ecir olarak yapmakta oldukları amellerinin en güzeli ile

(121) Nor could they spend anything (for the cause) small or great nor cut across a valley, but the deed is inscribed to their credit that Allah may requite their deed with the best (possible reward).

1. ve lâ yunfikûne : ve infâk etmezler, vermezler (ki)
2. nefakaten : bir nafaka
3. sagîreten : küçük
4. ve lâ : ve olmaz
5. kebîreten : büyük
6. ve : ve
7. lâ yaktaûne : geçmezler (ki)
8. vâdien : bir vadi
9. illâ : …den başka olmaz, olmasın
10. kutibe : yazıldı
11. lehum : onlara
12. lî yeczîye-hum allâhu : Allah’ın onları mükâfatlandırması
13. ahsene : en güzel
14. mâ kânû : oldukları şeyi
15. ya’melûne : yapıyorlar


AÇIKLAMA

Allah Tealâ Medine’liler ve Medine civarında bedevilerden Tebuk Gazve-si’nde Rasulullah (s.a.) ile birlikte savaşa çıkmayıp geride kalanları ve Rasulul­lah (s.a.)’ın karşılaştığı zorluklarda O’na ortak olmayıp sadece kendi canlarına önem verenleri kınayarak şöyle buyuruyor:

Mümin Medine halkı ile Müzeyne, Cüheyne, Eşca, Gıfar ve Eşlem kabile­leri gibi Medine civarındaki bedevilerin Tebuk Gazvesi’nde Rasulullah (s.a.)’tan geri kalmaları uygun olmayıp, Rasulullah’la birlikte olmaları gerekir­di. Çünkü hareket emri bunlara verilmişti. Yakınlıkları ve komşu olmaları se­bebiyle, ayrıca başkalarından daha lâyık olmaları nedeniyle özellikle bunlar kı­nanmıştır. Yahut buradaki ifadeden anlatılmak istenen savaştan geri kalma­maları için azarlandıklarıdır. Çünkü savaşa katılmayıp geride kalan kimse kendi canını Rasulullah (s.a.)’ın nefsine tercih etmektedir. Halbuki Rasulullah (s.a.)’ı kendi nefsimizden daha çok sevip tercih etmek mecburiyetindeyiz.

Bu ifadeden ilk bakışta bütün bu kabilelere cihadın farz olduğu anlaşıl­maktadır. Gayet tabii “Allah hiçbir nefse taşıyacağı yükten fazlasını yüklemez.” (Bakara, 2/286) ayeti ve “Âmâ olanlara hiçbir mahzur yoktur…” (Nur, 24/61) ayeti ve makul delillerle özür sahipleri bundan müstesnadır.

Bununla cihadın herkese tek tek “farz-ı ayn” olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü cihadın “farz-ı kifaye” olduğunda icma vardır. Dolayısıyla muhataplar bu umumi ifadede bizzat bildirilen kimselerdir.

Onların kendi nefislerini Rasulullah (s.a.)’ın nefsine tercih etmeleri doğru olamaz. Dolayısıyla Rasulullah (s.a.) sıkıntı içindeyken onların kendi nefisleri için keyif ve rahatı tercih etmeleri de uygun değildir.

Onların savaştan geri kalmaya hakları yoktur. Bilakis Rasulullah (s.a.)’a uymaları ve cihad etmeleri farzdır. Çünkü onların cihad ederken uğradıkları susuzluk, yorgunluk, açlık ve Allah yolunda acı çekme gibi çektikleri meşakkat ve sıkıntılar, küfür diyarında kâfirleri öfkelendirecek bir yeri ele geçirmeleri, düşmanları esir etmek, öldürmek, mağlup etmek veya ganimet kazanmak gibi elde ettikleri başarılar, bu yaptıklarına karşılık olarak hatta ziyadesiyle bol se­vap kazanmalarına sebep olur. Bu da onların cihada katılmalarını gerektiren hususlardandır. Şüphesiz Allah iyi hareket edenlerin ecrini zayi etmez; yani kulunun iyiliğine sevap verme hususunda hiç bir şeyi esirgemeden onun karşı­lığını verir. Yine Cenab,ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz güzel amel işleyen kimsenin ecrini zayi etmeyiz.” (Kehf, 18/30).

Yine savaşa katılan bu mücahitlerin Allah yolunda küçük veya büyük, ya­ni az veya çok bir mal sarf etmeleri, düşmana doğru yürürken bir vadiyi geç­meleri mutlak onlar için bol mükâfat yazılacak, Allah onları bu amellerine kar­şılık daha güzel ecirle mükâfatlandıracaktır. Çünkü Allah yolunda cihadın ga­yesi güzel İslâm’ın adını yüceltmek, imanı korumak, vatanı müdafa etmektir. Cihadı terk eden kavimler zillete ve esarete düşmüşlerdir

Advertisements