49

٤٩

وَالَّذينَ كَذَّبُوا بِايَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

(49) vellezine kezzebu bi ayatina yemessühümül azabü bi ma kanu yefsukun

o kimseler ki ayetlerimizi yalanladılar onlara azap dokunur fasık olduklarından dolayı

(49) But those who reject our Signs, them shall punishment touch, for that they ceased not from transgressing.

1. ve ellezîne : ve o kimseler, …olanlar
2. kezzebû : yalanladılar
3. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
4. yemessu-hum : onlara dokunacak
5. el azâbu : azap
6. bi mâ kânû : olmaları sebebiyle, dolayısıyla
7. yefsukûne : fâsıklar, fıskta olanlar

وَالَّذِينَ كَذَّبُوا yalanlayanlaraبِآيَاتِنَا ayetlerimiziيَمَسُّهُمْ dokunacaktırالْعَذَابُ azapبِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَfasıklık ettikleri için


AÇIKLAMA

Ey Peygamber! Şu yalancıya ve inatlaşan müşriklere de ki: Şayet Allah si­zin işitmenizi, görmenizi, kalbinizi alacak olursa ne yapacaksınız, bana söyle­yin? Dinlemek, başkalarıyla tanışmanın ve anlaşmanın anahtarıdır. Eşyaya ta­hakküm etmek, onu egemenliği altına almak için ise gözler gereklidir. Kalp ise hayatın, aklın ve bilginin yeridir. Eğer bu güçler işlemez hale gelirse insanın durumu bozulur, dünya ve din menfaatleri ortadan kalkar. Bu nimetleri bağış­layan Allah olduğuna göre tazim, övgü ve kulluğun da Allah’tan başka kimse­nin hakkı olmaması gerekir.

Kalbin mühürlenmesi, hidayetin nüfuz etmesine imkân kalmayacak, işleri akletmeyecek, fayda ve zararı, hak ile batılı idrak edemeyecek hale gelmesi demektir. Yüce Allah’ın, “Onları size iade edecek ilâh kimdir?” buyruğunun anlamı şudur: Sizden alınan bu güçlerinizi size kim geri verebilir? Yani Allah’ın sizden aldıklarını tekrar size geri verecek O’ndan başka bir ilâh yoktur.

Ayetleri ne şekilde açıkladığımıza, nasıl beyan ettiğimize, değişik şekiller­de türlü türlü üslûplarda nasıl tekrarladığımıza bir bak! Uyarmak, ileri süre­cek mazeret bırakmamak, teşvik etmek, korkutmak ve buna benzer üslûplarla. Bütün bunlar ise Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’ndan başka taptıklarının batıl olduğuna, sapıklık olduğuna bir delildir. Eğer tapındığınız şeyler fayda ve zarar verebilen ilâhlar olsalardı, bunları size geri vermeleri gerekirdi. Sizler bunların hiç bir şeye gücü yetmeyen varlıklar olduğunu bildiğinize göre, ne di­ye onlara dua ediyorsunuz? Dua, ibadettir; ibadet ise ancak bir ve tek Kahhâr olan Allah’a yapılır. Şimdi sen onların nasıl yüz çevirdiklerine bir bak ve ey peygamber de ki: Bana söyleyiniz! Allah’ın azabı ansızın, farkına varmaksızın gelip sizi bulacak olursa yahut da gözünüz göre göre, açık bir şekilde gelip size çatacak olursa ne yapacaksınız! Zaten Allah’a şirk koşmak suretiyle küfür ve inat üzerinde ısrar ederek kendilerine zulmeden zalimlerden başkası da helak olunmaz. Yani azap, ancak Allah’a şirk koşmak suretiyle kendilerine zulme­denleri kuşatır. Yalnızca Allah’a ve O’na şirk koşmaksızm ibadet edenler ise kurtulur.

Daha sonra Yüce Allah peygamberlerin görevlerini açıklayarak şöyle bu­yurmaktadır: “Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve korkutucular olarak göndeririz.” Yani peygamberlerin görevi müminleri cennet ve hayırlar ile müj­delemek, Allah’ı inkâr eden kâfirleri de cehennem ve cezalar ile korkutmaktan ibarettir. Arkasından bu iki kesimin akibetini şöylece açıklamaktadır:

Peygamberleri doğrulayıp onların getirdiklerine kalpten iman eden, onla­ra tabi olmak suretiyle amelini düzelten kimseler için gelecekte, dünya azabın­dan yana da ahiret azabından yana da bir korku yoktur. Allah’a kavuşacakları günde de geçmişte elde edemediklerinden ve dünya işlerinden geriye bıraktık­larından dolayı üzülmeyeceklerdir. Çünkü Yüce Allah şu buyruğunda olduğu gibi onları her türlü korku ve dehşetten koruyacaktır: “O en büyük korku onla­rı üzmeyecektir. Melekler onları karşılayacak ve “işte bu va’dolunduğunuz gün­dür” (diyeceklerdir.)” (Enbiyâ, 21/103). Dünyada, aşırılığı ve uzun süre devam etmesi bakımından sıkıntıdan dolayı müşriklerin üzüldükleri gibi üzülmezler. Onlar kendilerine isabet edenlere sabrederler, Allah’tan ecir beklerler. Bu mu­sibetlerin yerine hayırlısının kendilerine verilmesini umarlar. Çünkü Yüce Allah nimet ile karşılaşmak halinde şükretme, sıkıntı esnasında da sabretme ve işi yüce yaratıcıya havale etme yolunu göstermiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yerde olsun nefislerinizde olsun gelip çatan her bir musibet, mutlaka biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bu Allah’a göre pek kolaydır. Ta ki elde edemediğinize üzülmeyesiniz, size verdiklerinden dolayı da şımarmayasınız. Allah böbürlenip aldanan hiç bir kimseyi sevmez.” (Hadîd, 57/22-23)

Peygamberlerle gönderilen Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar, küfre saptık­ları ve peygamberlerin getirdiklerini bile bile inkâr ettiklerini, Allah’ın emir ve itaatinin dışına çıkarak yasaklanan, haram kılman şeyleri işledikleri için aza­ba duçar olacaklardır. Onların küfür ve fesatlarının dünyadaki cezası çeşitli sı­kıntılarla, ahirette de cehennemde çeşitli gazap ve cezalarla olacaktır. Kâfirin dünya hayatında iken yararlandığı dünyevî nimetlere gelince, bunlar ahiretin hayırlarıyla karşılaştırıldığı takdirde, pek az bir meta, oldukça basit ve önem­siz şeyler olarak görünürler.

Advertisements