47

٤٧

وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْجيلِ بِمَا اَنْزَلَ اللّهُ فيهِ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا اَنَزَلَ اللّهُ فَاُولءِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

(47) vel yahküm ehlül incili bima enzelellahü fih ve mel lem yahküm bima enzelellahü fe ülaike hümül fasikun

incil ehli(de) hükmetsin Allah’ın onda indirdiği ahkam ile kim hüküm etmezse Allah’ın indirdiği ile işte onlar fasıkların ta kendileridir

(47) Let the people of the gospel judge by what Allah hath revealed therein. If any do fail to judge by (the light of) what Allah hath revealed, they are (no better than) those who rebel.

1. ve li yahkum : ve hükmetsinler!
2. ehlu el incîli : İncil sahipleri
3. bi mâ enzele : indirdiği şey ile
4. allâhu : Allâh (c.c.)
5. fî hi : onun içinde, onda
6. ve men lem yahkum : ve kim hükmetmezse
7. bi mâ enzele allâhu : Allâh’ın (c.c.) indirdiği ile
8. fe ulâike : o taktirde işte onlar
9. hum(u) : onlar
10. el fâsıkûne : fâsıklar

وَلْيَحْكُمْ hükmetsinأَهْلُ sahipleri deالْإِنجِيلِİncilبِمَا أَنزَلَ indirdiğiyleاللَّهُ Allah’ınفِيهِ ondaوَمَنْ her kimلَمْ يَحْكُمْ hükmetmezseبِمَا أَنزَلَ indirdiğiyleاللَّهُ Allah’ınفَأُوْلَئِكَ işte onlarهُمْ ta kendileridirالْفَاسِقُونَ fasıkların


AÇIKLAMA

Bizler Tevrat’ı Kelimullah olan Musa’ya, hidayeti kapsayan bir şekilde in­dirdik. Yani gerekli hükümleri ve mükellefiyetleri açıklayan o kitap, bir nurdu; Allah’ın birliğini nübüvvet ve ahirete dair inançların esaslarını açıklayan bir nur. İşte biz Tevrat’ı kendilerini Allah’a teslim etmiş, ona dinlerini halis kılmış ve İsrailoğulları arasında gönderilmiş olan peygamberlerin kendisiyle hükmet­tiği bir şeriat ve bir kanun olmak üzere indirdik.

İbnül Enbârî şöyle der: Burada geçen “kendilerini Allah’a teslim etmiş” sı­fatı peygamberlere övgü olmak üzere bir sıfattır. Yoksa vasfedileni başkasın­dan ayırdetmek üzere zikredilmiş sıfat anlamında değildir. Zira “peygamber­lerin Müslüman olmayan kimseler, Allah’a teslim olmamış kimseler olmaları ihtimali yoktur. Bu Yahudi ve Hristiyanlara bir red; peygamberlerin, ileri sür­dükleri gibi Yahudi ya da Hristiyan olmakla nitelendirilen kimseler olmayıp aksine Allah’a teslim olmuş, onun hükümlerine bağlanmış kimseler olduklarını vurgulayan bir ifadedir.

“Yahudilere”, yani peygamberler, Tevrat ile Yahudiler için ve onlar arasın­da hüküm veriyorlardı. Tevrat onlara has bir şeriattı, umumi değildi. Davud, Süleyman ve İsa (aleyhimusselâm) Tevrat ile hüküm ediyorlardı.

Yine Tevrat’la Rabbaniler ve büyük âlimler bunlar ise Hz. Harun soyun­dan gelen salih kimselerdir hüküm veriyorlardı. Rabbanilerden kasıt, insanla­rın yönetim; işlerinin idaresi ve menfaatlerinin çekip çevrilmesi hususlarında bilgili, hikmet sahibi, basiret sahibi kimselerdir. Ahbar’dan kasıt ise, takva ve salih ilim adamlarıdır. İşte bunlar peygamberlerin bulunmadığı zamanlarda yahut da peygamberlerin var olmaları halinde peygamberlerin izniyle Tevrat’la hükmediyorlardı. Çünkü Allah’ın Kitab’ından bellemiş oldukları bunu gerektir­mekteydi. Yani Allah’ın Kitab’ından elde ettikleri, kendilerine emanet olunan bilgiler sebebiyle böyle yapmalıydılar. Ayrıca Yüce Allah ilim adamlarından ki­tabını iki bakımdan korumalarına dair söz almıştır: Kitabı kalplerinde ezberle­mek, dilleriyle tedris etmek (okumak), hükümlerini zayi etmemek ve sert hü­kümlerini de ihmal etmemek.

Taberî şöyle der: Rabbaniler, ilim adamları, insanların siyasetini basiret ve hikmetle bilen, işlerinin nasıl tedbir edileceğini, çekip çevirileceğini, menfa­atlerinin nasıl ayakta tutulacağını bilen kimseler demektir. Ahbâr ise “habr”ın çoğulu olup “ilim adamları” demektir. Habr ise bir şeyi oldukça sağlam bir şe­kilde bilen kimse anlamındadır.

“Hepsi de ona şahit idiler.” Yani salih ilim adamları Yüce Allah’ın Kitab’ını her türlü değişiklik ve tahriften koruyan şahitler, gözetleyiciler idiler. Onun Rablerinden gelen hak olduğuna tanıklık ederlerdi. Tevrat’ta recm hükmünün varlığına ve Resulullah (s.a.)’in nitelikleri ile geleceği müjdesinin gizlendiğine şahitlikte bulunan Abdullah b. Selâm gibi.

Daha sonra Yüce Allah, Yahudilerden Kur”an-ı Kerim’in nüzul çağında ya­şayıp da Tevrat’ın hükümlerini gizleyen ve değişikliklerde bulunan Yahudi li­derlerine, bizzat kendileri arasından kendilerine karşı şahitler getirdikten son­ra, şöylece hitap etmektedir: “Artık insanlardan korkmayın da benden korkun.” Yani durum belirtilen şekilde olduğuna göre, ey Kur’an’a çağdaş olan Yahudi âlimleri! İnsanlardan korkup peygamberin niteliği ve geleceği müjdesi kabilin­den olan hakkı gizlemeye kalkışmayın. Çabucak gelip geçecek dünyevî menfa­ate umut bağlayarak böyle bir şey yapmayın. Allah’tan korkun da benim Kitabı­mı tahrife kalkışmayın. Bu tahrif sonucu onlar hakkında uygulanması gereken hadleri ıskat etmeyin. Korku umuttan daha etkileyici olduğundan dolayı Yüce Allah önce onu zikrederek: “Artık insanlardan korkmayın…” buyurmaktadır.

Daha sonra fayda elde etme yolundaki umut ve beklentilerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Ve ayetlerimi az bir değerle değiştirmeyin.” Be­nim ayet ve hükümlerimi insanlardan alacağınız rüşvet, mal yahut mevkiye, li­derliğe vs. tamah etmek veya başkalarının rızasını elde etmek gibi oldukça de­ğersiz, gelip geçici bir menfaat karşılığında değiştirmeyin. Çünkü dünya metaı pek az ve geçicidir. Aldığınız rüşvet kalıcılığı olmayan haram bir yiyecektir. O bakımdan onu alıp dininizi, ebedi sevabı kaybetmeyin. Zira nasıl olur da sizler gelip geçen azıcık bir şeyi, ebedi ve çok şey karşılığında kabul edebilirsiniz?

Recm yerine sopa vurmayı ve yüze kara çalmayı kabul etmek, Peygamber (s.a.)’in niteliklerini gizleyip bu nitelikleri başka bir kimse hakkında açıklayıp yorumlamak, öldürülmüş bazı kimseler hakkında tam bir diyet, diğer bazıları hakkında da yarım bir diyet hükmünü vermek ve kısası terketmek yoluyla Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedenler var ya, işte onlar, hakkı gizleyen kâfirler, haksızlık yapan zalimler, Allah’ın hududu dışına çıkan fasıklardır. On­ların nitelikleri bunlardır. Yüce Allah onları aşağılayarak, Allah’ın ayetlerine zulmedip ondan başkasıyla da hükmeden isyanda ve küfürde aşırıya gidenler olarak nitelendirdi. İbni Abbas (r.a.)’tan kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların Ki­tap Ehli olduklarını söylediğine dair rivayet gelmiştir. İşte bu, muhsan kimse­nin zinası ve saldırgan katile kısas uygulanması gibi Tevrat’ın hükümlerini tahrif eden Yahudilerin tehdit edilmesi maksadına yönelik, oldukça ağır bir ni­telendirmedir. Onlar böyle yaptıkları için Tevrat’a da Kur’an’a da iman etme­yen kâfirler oldular.

İbni Cerîr et-Taberî, Salih’in şöyle dediğini nakletmektedir: “Ma’idah süre­sindeki: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse…” şeklindeki üç ayet-i keri­mede Müslümanlarla alâkalı bir taraf yoktur. Bunlar kâfirler hakkındadır”  er-Razî şöyle der: Ancak böyle bir görüş zayıftır. Çünkü muteber olan lafzın umumiliğidir, sebebin hususi oluşu değildir. Daha sonra İkrime’den: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse…”den bu buyruklarla ilgili şöyle söylediğini nakletmektedir: Bu buyruklar kalbiyle inkâr edip diliyle reddedenleri kapsar. Kalbiyle bunun Allah’ın hükmü olduğunu bilip diliyle de Allah’ın hükmü oldu­ğunu ikrar etmekle beraber, bunun zıddını yaparsa böyle bir kimse Allah’ın in­dirdiği ile hükmeden, ama bu hükmü terkeden bir kişidir. Dolayısıyla böyle bi­risinin bu ayet-i kerimenin kapsamına girmesi gerekmez. Daha sonra er-Razî: “İşte doğru cevap budur, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.”  der.

Özetle, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmeyi helâl kılan ile kal­biyle Allah’ın hükmünü kabul edip diliyle de onu reddeden kimse hakkında tekfir söz konusudur. Kâfir olan böyle birisidir. Ancak Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen ve bu konuda hata edip günah işleyen kimse kusurlu hareket eden fasık bir kimsedir. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedilmesini rıza ile karşıladığından dolayı sorumlu olacaktır.

Yahudiler, Nadir oğulları’na mensup bir kimsenin diyetini, Kurayza oğulları’na mensup olanın diyetinden daha fazla miktarda belirleyip Nadir oğulları’ndan olanın Kurayza oğulları’ndan olana karşılık öldürülmesini, yani ona kı­sas uygulanmasını kabul etmeyerek, hem Tevrat’ın hükmüne hem de bu konu­da kendisine soru sormaları üzerine Allah Rasulünün verdiği hükme muhale­fet etmeleri dolayısıyla bu ayet-i kerime kısası teşrî etmek gayesiyle nazil oldu: “Orada onlara yazdık ki…”

Yani biz Tevrat’ta kısasta eşitliği ve misillemeyi farz kıldık. Cana karşılık can öldürülür, göze karşılık göz çıkartılır, buruna karşılık burun kesilir, kulağa karşılık kulak kesilir, dişe karşılık diş sökülür; yaralamalarda kısas cereyan eder. Yani bu yaralamalarda güç yettiği miktarda eşitliğe itibar edilir.

O halde ayet-i kerime kısasın sözü geçen bütün bu hususlarda cereyan et­tiğine delâlet etmektedir. Ebu Hanife Müslümanın zimmîye karşı öldürüleceği görüşünü kabul ederken, cumhur Müslümanın zimmîye karşı öldürülmeyeceği­ni söylemektedir. Çünkü ayet-i kerime bizden öncekilerin şeriatidir. Bu ise Şafiîlere göre bize şeriat olmaz. Zira Resulullah (s.a.) Ahmed, Tirmizî ve İbni Mace’nin Abdullah b. Amr’dan yaptıkları rivayete göre şöyle buyurmuştur: “Müs­lüman kâfire karşılık öldürülmez.” Yüce Allah’ın: “Göz göze… karşılıktır” buy­ruğundan kasıt, herhangi bir haksızlık ve haddi aşmak söz konusu olmaksızın, caninin fiiline benzer bir fiili ona uygulamaktır. Eğer caninin sağ gözü varsa, mağdurun çıkardığı sağ gözüne karşılık o gözü alınır, fakat sağ göze karşılık sol göz çıkartılmaz. İsterse kendisinde kısas uygulanacak kimse buna razı ol­sun. Bu hüküm, kasdi olması halinde böyledir. Hata halinde ise tek bir gözün çıkartılmasında yarım diyet, iki gözün çıkartılmasında ise tam bir diyet vardır. Bir gözü görmeyen bir kimse sağlıklı bir kişinin gözünü çıkartacak olursa, Ebu Hanife ile Şafiî: Yüce Allah’ın: “Göz göze… karşılıktır” buyruğundaki umumi ifadeyi esas alarak ona kısas uygulanacağı görüşündedirler. İbnü’l-Arabî der ki: Kur’an-ı Kerim’in umumi ifadesini kabul etmek evlâdır ve Yüce Allah nezdinde bu daha bir eşlemdir. Mâlik ise şöyle der: Dilerse kısas uygulanmasını ister, dilerse de (bir gözü görmeyenden) tam bir diyet alır. Çünkü deliller tearuz ettiği (birbiriy­le çatıştığı) takdirde kendisine karşı suç işlenen kişi muhayyer bırakılır.

Ahmed şöyle der: Bu durumda tek gözü görmeyene kısas uygulanmaz, ona tam bir diyet ödemek düşer. Çünkü bir gözü görmeyene kısas uygulanacak olursa, görmenin belli bir bölümü karşılığında bir diğerinin bütün görmesi alınmış olur, bu ise eşitlik değildir.

Aynı şekilde burun, kulak ve dişte de kasıt olması halinde, diğer azalara kı­sas uygulandığı gibi kısas uygulanır. Dil hakkında ilim adamlarının çoğunluğu yirmi sekiz harften konuşamadığı miktar kadar diyet alacağını söylemişlerdir. Eğer tamamen konuşamayacak hale gelirse, diyetin tamamını öder. Dilsizin dili­nin kesilmesi halinde ise hükümet-i adi (âdil bilir kişilerin takdiri) söz konusudur.

Yaralamalar konusunda, eşitlik sağlamanın mümkün olduğu eller, ayaklar ve meselâ, kafada kemiği ortaya çıkartan ve murdiha diye bilinen miktarları tespit edilebilen yaralarda kısas uygulanır; et ve kaslardaki bir zedelenme ya­hut göğüs kafesinde bir kemiğin kırılması gibi kısasın mümkün olmadığı hal­lerde ise, hükümet-i adlin takdiri söz konusudur. Yani bunda hakimin bilir ki­şiler aracılığı ile takdir edeceği tazminatın ödenmesi gerekir.

Bütün bunlar saldırganlık ve kasıt halinde böyledir. Hata yoluyla suç iş­lenmesi halinde ise ya diyetin tamamı ya bir bölümü yahut da mahkemece tak­dir edilecek tazminat ödenir.

Daha sonra Yüce Allah, insanî faktöre işaret etmektedir ki, bu da af, bağışla­ma ve hoşgörüdür. Yüce Allah, “Kim onu bağışlarsa artık o kendisi için kefaret olur.” buyurmaktadır. Yani kim kısastaki hakkını sadaka olarak bağışlar ve suç işleyeni affederse, onun bu sadaka olarak bağışlaması ona bir kefaret olur. Allah ona karşılık günahlarını örter ve onu affeder: “Affetmeniz takvaya daha yakın olandır.” (Bakara, 2/237) Taberânî, Ubâde b. es-Sâmit (r.a)’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Her kim cesedinden herhangi bir şeyi tasadduk edecek olursa, ona tasadduk ettiği kadarı verilir.” Bu hasen bir hadistir.

Her kim insanlar arasında adalet ve eşitlik esası üzere yükselen kısasa dair Allah’ın indirdiklerinden yüz çevirecek olursa, o kendilerine de başkaları­na da zulmeden, haddi aşan, Allah’ın hadlerini çiğneyen ve herhangi bir şeyi olması gereken yere koymayan zalimlerden olur.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Küfür zulümden daha büyük, zulüm de ondan daha az önemli olduğu halde küfürden sonra zulmün söz konusu edil­mesinin faydası nedir? Cevap: Küfür, Yüce Yaratıcıya karşı bir kusurdur. Zu­lüm ise kişinin kendisine karşı bir kusurdur.

Daha sonra Yüce Allah Tevrat’ın İsrailoğulları’nın şeriatı olduğunu beyan ederek buyurmaktadır ki: Biz İsraioğulları peygamberlerinin ardından Meryemoğlu İsa’yı gönderdik. O, Yahudilere gönderilmiş son peygamberdir. Kendisin­den önce gönderilmiş olan Tevrat’ı sözüyle, ameliyle tasdik eden bir peygam­berdi. Yani Tevrat’ın Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olduğunu ikrar et­tiği gibi, Tevrat gereğince amel etmenin gerekli ve hak olduğunu ifade ederdi. İncil’e aykırı olmayan bütün hususlarda Tevrat gereğince amel ederdi. Hz. İsa (a.s.) demiştir ki: “Ben namusu (Tevrat şeriatını) nakzetmek için gelmedim, fa­kat tamamlamak yahut eksikliğini gidermek için geldim.” Yani ona bazı hüküm ve öğütleri ilave etmek için gönderildim.

Bundan dolayı Yüce Allah Hristiyanlara şunu emretmektedir: “İncil ehli Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler.” (Ma’idah, 5/47) Bu ayet-i kerimede ise şöyle demektedir: “Ve ona İncil’i verdik, onda hidayet ve nur vardır.” Yani biz ona İncil’i verdik, İncil’de amelî hükümlere ileten bir hidayet, akidenin esaslarını gösteren bir aydınlık vardır: Tevhid gibi, şirk ve putperestliğin red­dedilmesi gibi. İncil’de, Kur’an-ı Kerim gibi Tevrat’ı doğrulayan bir kitaptır. Yüce Allah İncil’i hidayete götüren, takva sahipleri için öğüt veren bir kitap kılmıştır. Çünkü ondan yararlanabilecek kimseler bunlardır.

Dikkat edilecek olursa: “Kendinden önceki., ni doğrulayıcı” cümlesinin bir­birinden farklı iki anlam için tekrar edildiği görülecektir. Birincisi Hz. Mesih’in Tevrat’ı doğrulaması, ikincisi ise İncil’in Tevrat’ı doğrulamasıdır.

“Hidayet” kelimesinin tekrarından kasıt, birincisinde şer’î hüküm, şeriat ve mükellefiyetlerin açıklanması; nurdan kasıt da tevhid, nübüvvet ve meadın (öldükten sonra dirilişin, ahiretin) açıklanmasıdır. İkinci olarak ondan gözeti­len maksat ise şudur: İncil gayet açık bir şekilde Hz. Muhammed (s.a.)’in pey­gamberliğine delâlet etmektedir. O bakımdan o, insanların İslâm risaletine hi­dayet bulmalarının sebebidir. Zira İncil, son peygamber, “en büyük Fariklit” olan Muhammed (s.a.)’in gelişinin müjdesini de ihtiva etmektedir.

İncil’in takva sahiplerine öğüt olma özelliğine gelince: İncil oldukça vurgu­layıcı ve beliğ bir takım öğütleri ihtiva etmektedir. Bunların takva sahiplerine has olması ise, bunlardan yararlanacak kimselerin bunlar oluşundan dolayıdır. Yüce Allah’ın Kur”an-ı Kerim’e dair: “O takva sahipleri için bir hidayettir.” (Ba­kara, 2/2) buyruğunda olduğu gibi

İncil’in özelliklerinin açıklanmasından sonra Yüce Allah, İncil ile amel et­meyi: “İncil ehli Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler.” diye emretmekte­dir. Hristiyanlar Allah’ın İncil’de indirmiş olduğu hükümler gereğince amel et­sinler. Nitekim Yüce Allah, Tevrat ehli hakkında: “Orada onlara yazdık ki” bu­yurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in nüzulünden sonra İncil’de bulunanlar gereğin­ce hükmedilmesi emrinin verilmesinden maksat, onların İncil’de bulunan hü­kümleri tahrif etmekten, değişikliğe uğratmaktan uzak durmalarının istenmesi, Yahudilerin Tevrat’ın hükümlerini gizlemek suretiyle yaptıklarının benzeri­ni yapmamalarıdır.

“Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendile­ridir.” Yani Allah’ın hüküm ve şeriatının dışına çıkan inatçı kimselerdir.

“Kâfirler, zalimler ve fasıklar”ın vasıfları aynımıdır, yoksa birbirinden farklı mıdır? Kimi müfessirler bu üç sıfatı da aynı mevsufa ait kabul ederken, İbni Abbas bunları Kitap Ehli (Yahudi ve Hristiyanlar) hakkında özelleştir­mektedir. Evlâ olan ise şöyle demektir: Kim Allah’ın hükmünü red ve inkâr ederse, o kimse kâfirdir. Bununla birlikte kim o hüküm gereğince hükmetmeyip bununla birlikte Allah’ın hükmünü terkettiğini ikrar ediyor, onun hükmü olduğunu kabul ederek bunu yapıyorsa o kişi de zalim ve fasıktır.

Advertisements