113

    RevelationCuzPageSurah
    92 595Nisa(4)

١١٣

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَاءِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَىْءٍ وَاَنْزَلَ اللّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ عَظيمًا

(113) ve lev la fadlüllahi aleyke ve rahmetühu lehemmet taifetüm minhüm ey yüdilluk ve ma yüdillune illa enfüsehüm ve ma yedurruneke min şey’ ve enzellellahü aleykel kitabe vel hikmete ve allemeke ma lem tekün ta’lemv ve kane fadlüllahi aleyke aziyma

şayet olmasaydı Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde onlardan bir taife muhakkak yeltenmişti seni saptırmaya ama saptıramazlar onlar kendilerinden başkasını ve sana hiçbir zararda veremezler Allah sana indirdi kitabı ve hikmeti sana öğretti bilmediklerini Allah’ın lutfü ihsanı senin üzerinde büyüktür

(113) But for the Grace of Allah to thee and his mercy, a party of them would certainly have plotted to lead thee astray. But (in fact) they will only lead their own souls astray, and to thee they can do no harm in the least. For Allah hath sent down to thee the book and wisdom and taught thee what thou knewest not (before): and great is the Grace of Allah unto thee.

1. ve lev lâ : ve … olmasaydı
2. fadlu : fazl
3. allâhi : Allah
4. aleyke : senin üzerine
5. ve rahmetu-hu : O’nun rahmeti
6. le : elbette, mutlaka
7. hemmet : hamle yaptı, yeltendi, kastetti
8. tâifetun : bir grup, bölük
9. min-hum : onlardan
10. en : olmak
11. yudıllû-ke : seni saptırır
12. ve : ve
13. mâ yudıllûne : saptıramazlar
14. illâ : …’den başka
15. enfuse-hum : nefsleri, kendileri
16. ve : ve
17. mâ yadurrûne-ke : sana zarar veremez
18. min şey’in : bir şey
19. ve enzele : ve indirdi
20. allâhu : Allah
21. aleyke : sana
22. el kitâbe : kitap
23. ve el hikmete : ve hikmet
24. ve alleme-ke : ve sana öğretti
25. : şey
26. lem tekun : sen … olmadın
27. ta’lemu : sen biliyorsun
28. ve : ve
29. kâne : oldu, …dır
30. fadlu : fazl
31. allâhi : Allah
32. aleyke : sana, senin üzerine
33. azîmen : büyük, çok büyük

وَلَوْلَا olmasaydıفَضْلُ lütfuاللَّهِ Allah’ınعَلَيْكَ senin üzerindekiوَرَحْمَتُهُ ve rahmetiلَهَمَّتْ andolsun ki amaçlamıştıطَائِفَةٌ bir grupمِنْهُمْ onlardanأَنْ يُضِلُّوكَ seni şaşırtmayıوَمَا يُضِلُّونَ oysa saptıramazlarإِلَّا başkasınıأَنفُسَهُمْ kendilerindenوَمَا يَضُرُّونَكَ ve sana zarar veremezlerمِنْ شَيْءٍ hiç bir şekildeوَأَنزَلَ çünkü indirmişاللَّهُ Allahعَلَيْكَ sanaالْكِتَابَ kitapوَالْحِكْمَةَ ile hikmetiوَعَلَّمَكَ ve sana bildirmiştirمَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُbilmediğin şeyleriوَكَانَ şüphesiz kiفَضْلُ lütfuاللَّهِ Allah’ınعَلَيْكَ senin üzerindekiعَظِيمًا çok büyüktür


SEBEB-İ NÜZUL

İbnu’s-Sâib kanalıyla tbn Abbâs’tan rivayette bu âyet-i kerime de yukardaki Tu’me hadisesi ile ilgili olarak o ve ailesi hakkında nazil olmuştur.

Ancak Dahhâk kanalıyla İbn Abbâs’tan gelen ikinci bir rivayette Taif te oturan Sakîf oğulları hakkında nazil olduğu kaydedilmektedir. Buna göre Sakîfliler, çevrelerindeki kabilelerin isteyerek veya istemiyerek birer birer müsîüman olduğunu görünce onlar da Hz. Peygamber’den bir takım tavizler kopardıktan sonra müslüman olmaya karar verir ve Medine-i Münevvere’ye bir hey’et gönderirler. Hey’et Medine-i Münevvere’ye gelir, isteklerini birer birer sıralarlar: “Namazdan ve öşürden (zekât’tan) muaf tutulacaklar, üç yıl daha (sonra bir yıla, hattâ bir aya kadar inerler) putları Uzzâ yıkılmıyarak muhafaza etmelerine müsaade edilecek.” Hz. Peygamber onlara cevap vermez ve hemen bu âyet-i kerime nazil olur da istekleri reddedilir.

Bu rivayete göre bu âyet-i kerime hicretin dokuzuncu senesi Ramazan ayında nazil olmuş olmalıdır. Çünkü rivayetlerde Sakîf hey’etinin Medine-i Münevvereye geliş zamanı bu şekilde kaydedilmektedir.


AÇIKLAMA

Allah Teâlâ Rasulüne insanlar arasında hiçbir kimsenin hatırını gözetme­den, gayri müslim bile olsa hiçbir kimseye haksızlık yapmadan hak ve adaletle hükmetmeyi emretti. Rasulüne hitaben şöyle buyurdu:

Gerçekten biz sana insanların arasında Allah’ın sana vahyettiği ve bildirdiği hükümlerle hükmetmen için varsa vahiyle hükmetmen için, açık bir vahiy yok­sa içtihatla hükmetmen için bu Kur’an’ı haberinde, talebinde ve hükmünde hakkı gerçekleştirme ve beyan etme vasıflarıyla hak olarak idirdik.

O halde insanlar arasında Allah’ın şeriatı ile hükmet. Sen kendine hainlik eden kimseyi müdafaa ederek, O’ndan hakkı isteyeni reddederek hain kimse­nin savunucusu olma. Husumette hasmın mücadele kuvvetinden etkilenerek hakkı araştırma hususunda gevşeklik gösterme.

Burada Usûl alimlerinin zikrettikleri gibi bu ayetin delaletiyle ve Buharî ve Müslim’in, Ümmü Seleme hadisinin delaletiyle Peygamberi­miz (s.a.)’in içtihatla hükmetmeye hakkı olduğuna işaret vardır.

Ümmü Seleme (r.a.) validemiz anlatıyor: Resulullah (s.a.) odasının kapı­sında bir tartışma sesi duydu. Dışarı çıktı. Onlara hitaben şöyle buyurdu:

“Dikkat edin. Ben ancak bir beşerim. Ben duyduğum şeyle hükmederim. Olabilir ki sizden biriniz hüccet getirme hususunda diğer taraftan daha kabili­yetli olabilir, ben de onun lehine hükmedebilirim. Kimin lehine bir müslümanın hakkına hükmetmişsem bu ateşten bir parçadır. İster bu ateş parçasını yüklen­sin isterse terk etsin.”

İmam Ahmed’in Ümmü Seleme (r.a.)’den yaptığı rivayete göre, ellerinde delil bulunmayan kendi aralarında zamanı geçmiş miras davasını görmek üze­re Ensar’dan iki zat Peygamberimiz (s.a.)’e geldiler. Peygamberimiz (s.a.) onla­ra şöyle buyurdu: “Siz benim huzurumda davanızı arz ediyorsunuz. Ben sadece bir beşerim. Olabilir ki sizden biriniz hüccet getirme hususunda diğer taraftan daha kabiliyetli olabilir. Ben ancak duyduğum şeyle hükmederim. Kimin lehine kardeşinin hakkından bir şeyle hükmetmişsem onu almasın. Ben bu kimseye ateşten bir parça koparmış vermişim demektir. O kimse kıyamet günü boynun­da takılı olarak bu ateş parçasını getirecektir.”

Bunun üzerine bu iki zat da ağladılar. İkisinden her biri de:

– Benim hakkım kardeşimin olsun, dedi. Peygamberimiz (s.a.):

–  “Söylediklerinize gelince, bu hakkı aranızda taksim edin. Sonra aranız­daki hak payını gözetin. Sonra da kur”a çekin. Daha sonra her biriniz arkada­şından helâllik dilesin.”

Ebu Davud’un Üsame b. Zeyd (r.a.)’den rivayet ettiği hadis-i şerifte şu zi­yade yer almaktadır: “Ben bana vahiy inmeyen konularda aranızda sadece ken­di reyimle hükmederim.”

Peygamberimiz (s.a.)’in içtihatta bulunmasını caiz gören alimlerin cumhu­ru şöyle demiştir: Bu olayın ve Bedir esirlerinden fidyenin kabul edilmesi olayının delaletiyle Peygamberimiz (s.a.)’in hata etmesi caizdir. Fakat O, hatayı onaylamaz, hatada ısrar etmez.

“Lil-hâinîn” ifadesindeki lâm sebeb bildirmek içindir. Yani seni götürmek istedikleri noktada hainlerin savunucusu olma. Hainler ise burada Tu’me ve Tu’me’nin kabilesidir.

Tu’me’nin davranışı yüzünden tam olarak tespit edemediğin suçsuzluğu ve Yahudinin cezalandırılması konusunda teşebbüs ettiğin hatadan dolayı Allah’tan mağfiret dile.

Bu ve benzeri konularda istiğfar etmekle emrolunması peygamberlerin masu­miyetine leke düşürmez. Çünkü O’nun bu konuda sadece arzusu olmuştu. Arzu ise günah olarak nitelendirilmez. Bilakis bu durum “iyilerin güzel amelleri Allah’a da­ha yakın kullar için günah sayılabilir” kabilindendir. O’nun istiğfar ile emrolunma­sı sadece hüküm verme hususunda kesinlikle ispat esasının vacip olduğu hususun­da O’nu ve O’nun ümmetini irşad etmek ve O’nun sevabını ziyade etmek içindir.

Peygamberimiz (s.a.) bu olay hakkında ayetler nazil olmadan hüküm ver­memiş, hak olduğuna inandığı ölçülerden başka bir şeyle amel etmemiştir. Efendimiz (s.a.) sadece Tu’me’nin kabilesini savunma hususunda hüsnü zanda bulunmuştu. Cenab-ı Hak da Rasulünün Müslümanın genellikle doğru sözlü, Yahudinin de genellikle yalan konuştuğu kanaatine aykırı olarak Rasulüne bu olayın gerçek yönünü beyan etmişti.

Sonra da Cenab-ı Hak Tu’me’nin kabilesini ve başkalarını tevbeye davet ederek: “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” buyur­muştu. Yani Allah Teâlâ kendisinden mağfiret dileyen için çok mağfiret edici, rahmet niyaz eden için rahmeti çok geniştir.

Ya Muhammedi.. Başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle kendi nefislerine hainlik edenler lehine mücadele etme.

Ayette, başkalarına karşı hainlikte bulunmak kendi nefislerine hainlikte bulunmak olarak tesmiye edilmiştir. Çünkü yaptıkları bu hainliğin zararı ken­dilerine ait olacaktır.

Şüphesiz ki Allah çok hainlik eden, günah işlemeyi alışkanlık haline geti­ren kimseye buğzeder. Emanet ve istikamet ehline ise sevap vermeyi ister.

Burada ayet, Tu’me’nin hıyanette ve günah işlemede aşırı gitmesini Allah’ın bildiğini mübalağa sigasıyla ifade etmiştir.

Hırsız Tu’me tek kişi olduğu halde ayette “hainler” ve “nefislerine hıyanet edenler” kelimeleriyle ifadeye yer verilmiştir. Bunun iki sebebi vardır:

Birincisi: Tu’menin kabilesi olan Zaferoğulları Tu’menin suçsuz olduğuna şahitlik ettiler ve O’na destek oldular. Dolayısıyla günahta O’na ortak oldular.

İkincisi: Bu ayette Tu’me’yi ve O’nun hıyanetiyle hainlik yapan herkesi içi­ne alması için cemi ifadesi kullanıldı. Yani “Hiçbir haini savunma ve hainden yana mücadele etme.” denmiş gibidir.

Daha sonra Allah Teâlâ hainlerin durumlarını ve onların çirkin hasletleri­ni beyan ederek şöyle buyurdu: Bu hainlerin durumu şudur: Onlar suçu işleme durumunda ya utanarak ya da korkarak insanlardan gizleniyorlar da görünen ve görünmeyen âlemi bilen, onlarla beraber olan, onların durumunu bilen, bu­na muttali olan, onların gizli sırlarından hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Allah’tan gizlenmiyorlar. Zira onlar Allah’ın razı olmadığı sözü planlıyorlardı. Bu tedbir, Tu’me’nin çaldığı zırhı Yahudi Zeyd’in evine atıp onu hırsızlıkla it­ham edip kendisinin suçsuz olduğuna yemin etmeyi planlamasıdır.

Allah onların amellerini kuşatmakta, yaptıklarını tespit etmektedir. Onla­rın Allah’ın azabından kurtulma ümitleri yoktur.

Zemahşerî diyor ki: Bu ayet insanların Allah’ın huzurunda olduklarını, Allah’la aralarında hiçbir perde, hiçbir gaflet veya habersizlik olmadığını bil­melerine rağmen ne kadar hayasız ve Allah korkusu taşımayan kimseler oldu­ğunu açıkça ilân etmektedir.

Cenab-ı Hak daha sonra müminleri hainlere yardımcı olmaktan ve onlara sevgi beslemekten sakındırarak mealen şöyle buyurdu:

Ey hainlerden yana mücadele eden ve dünyada onları suçsuz göstermeye çalışan!.. Kıyamet gününde Allah’ın huzurunda onların amellerine ve durumla­rına tamamen vakıf olan Allah Teâlâ’nın hüküm verici olduğu zamanda onları kim savunacak? Kim onların yerine onların davalarının vekili ve onların avu­katı olacak? O halde müminlerin üzerine düşen Allah’ı murakabe etmek ve Allah Teâlâ’nın huzurundaki bu korkunç mahşer gününde cevap vermeye hazır­lanmaktır: “O gün hiçbir kimse kimseye bir fayda sağlayamaz. O gün emir Allah’ındır.” (İnfıtar, 82/19).

Diğer bir ifadeyle: Farzedelim ki siz dünyada Tu’me ve kabilesini savun­dunuz, peki ahirette Allah azabıyla yakaladığı zaman onları kim savunacak? Allah’ın azabına ve intikamına karşı kim onların vekili, koruyucu ve savunucu­su olacaktır?

Bu ayette Yahudiye karşı Tu’me’ye yardım etmek isteyenlere azarlama ve tenkit vardır. Yine bu ayetteki ifadeye göre hakiminin hükmü zahiren geçerli olur ama gerçek farklı olabilir. Yani lehinde hüküm verilen kişi için bu verilen hüküm haramı helâl kılmaz. Kendisinin hakkı olmadığını kesinlikle bildiği bir şeyi almasını caiz kılmaz.

Bundan sonra Cenab-ı Hak tevbe etmeyi teşvik ederek şöyle buyurdu: Kim başkasına kötülük yaparak çirkin bir günah işlerse yahut yalan yere ye­min gibi bir masıyetle kendi nefsine zulmederse, sonra da bu günahına karşı Allah’tan mağfiret dilerse Allah tarafından bir lütuf ve ihsan olarak O’nu gü­nahları çok çok affedici, ayıp işleyenlere karşı çok çok merhametli olarak bula­caktır.

Bu ayette Tu’me ve kabilesi tevbe ve istiğfara teşvik edilmekte ve günah­tan çıkış yolu beyan edilmekte, gerçekleri karalamak ve adalet kalesini yıkmak isteyen Hak düşmanlarına karşı uyarıda bulunulmaktadır.

Cenab-ı Hak daha sonra genel bir şekilde günah ve masiyet işlemekten sakındırarak şöyle buyurdu: Kim günahı gerektiren bir masiyet işlerse onun suçu ve yaptığı bu ameli kendi nefsine vebaldir, kendi şahsına zarardır. Bu­nun zararı başkasına geçmez. Çünkü bu fiiline karşılık cezalandırılacak olan kendisidir. Allah Teâlâ insanların yaptıklarını geniş ilmiyle bilmektedir. İn­sanlara koyduğu hükümleri aşmalarını engelleyecek esaslar koymuştur. O aynı zamanda günah işleyen kimse için koyduğu ceza ile büyük hikmet sahi­bidir.

En büyük suçlardan biri de bir insanın yanlışlıkla ve hiçbir kasdı olmaksı­zın ya da günah olduğunu bile bile bir günah işleyip sonra suçsuz bir kimseyi bu günahla itham etmesidir. Bu davranış bühtandır, yalan yere iftirada bulun­maktır. Bu kimse iki suç işlemiş olmaktadır: Hem kendisini günahkâr kılan günahı işlemiş, hem de kendisinin iftiracı olarak adlandırılmasına sebep ola­cak olan suçsuz kimseye ithamda bulunmuştur.

Cenab-ı Hak daha sonra Peygamberini himaye ettiğini beyan ederek şöyle buyurdu: Eğer Allah’ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti, himaye ve ikramları olmasaydı, ayrıca onların sırlarına muttali kılmak üzere sana indirdiği vahiy olmasaydı Zaferoğulları’ndan bir grup seni Hak ile hükmetmekten ve adalet yolunu tutmaktan vazgeçirirlerdi. Halbuki onlar suçu işleyenin arkadaşları ol­duğunu gayet iyi bilmektedirler.

Yani Allah’ın sana verdiği peygamberlik, masumiyetle teyidi ve olayın ger­çeğini beyan etmek suretiyle rahmeti olmasaydı onlardan bir grup seni adaletli hüküm vermekten alıkoyabilirlerdi. Ancak onların bu teşebbüsleri başarısızlık­la sonuçlanmıştır. Zira vahiy senin için hakkı açık bir şekilde ortaya koymuş­tur.

Onlar gerçekte hak ve doğruluk yolundan sapmaları sebebiyle sadece ken­dilerini, saptırmaktadırlar. Zira günah sadece onların üzerinedir ve vebal sade­ce onlara aittir. Onlar sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü sen durumun görü­nen şekliyle hareket ettin. Gerçeğin bunun zıddı olacağı aklına bile gelmezdi. Allah seni insanların şerrinden ve onların aralarında hüküm verirken nefsî ar­zulara tabi olmaktan ve her çeşit kötülüklerden korumaktadır.

Allah sana Kitab’ı yani Kur’an’ı ve Hikmeti yani şeriatın ana esaslarını anlamayı ve sırlarını idrak etmeyi indirmiştir. Sana kitap, şeriat ve gerçekle­rin anlaşılması hususunda daha önce bilmediğin gizli durumları, kalplerin es­rarını, din ve şeriatın emirlerini öğretmiştir.

Allah’ın senin üzerindeki lütfü gayet büyüktür. Zira seni bütün insanlara gönderdi. Seni peygamberlerin sonuncusu ve kıyamet gününde insanlar için şahit kıldı. Seni insanlardan korudu. Senin ümmetini orta yolda dengeli ve gü­venilir bir ümmet kıldı. O halde sen de buna karşı şükret. Ümmetin de bu ni­metlere şükretsin. Böylece insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet ve başka­ları için güzel bir örnek olsun.

Advertisements