76

٧٦

جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدينَ فيهَا وَذلِكَ جَزؤُا مَنْ تَزَكّى

(76) cennatü adnin tecri min tahtihel enharu halidine fiha ve zalike cezaü men tezekka
adn cennetlerinde altından nehirler akar orada ebedi olarak kalacaklardır işte temizlenenlerin mükafatı budur

(76) Gardens of Eternity, beneath which flow rivers: they will dwell therein for aye: such is the reward of those who purify themselves (from evil).

1. cennâtu : cennetler
2. adnin : adn
3. tecrî : akar
4. min tahti-hâ : onun altından
5. el enhâru : nehirler
6. hâlidîne : ebedî kalıcı olanlar (kalacaklar)
7. fî-hâ : orada
8. ve zâlike : ve işte bu
9. cezâu : karşılık (ceza veya mükâfat)
10. men tezekkâ : nefs tezkiyesi yapan kimse


AÇIKLAMA

Karşılaşma başlayıp da her iki kesim bir araya gelince sihirbazlar Hz. Musa’ya: “Ey Musa, sen mi bırakırsın yoksa ilk bırakan biz mi olalım? dediler.”

Hz. Musa’ya öncelik tanımakla birlikte bu şekilde bir seçenekle karşı kar­şıya bırakmak, güzel bir edep ve bir alçakgönüllülük idi. Allah bunun sayesinde onlara ilham verdi ve bunun bereketiyle iman ihsan etti. Hz. Musa da onla­rın edebine aynı şekilde bir edeple karşılık vererek “Hayır siz bırakın dedi.” Yani Hz. Musa onlara dedi ki: Hayır, önce siz bırakın ki, sizin büyünüzü göre­lim ve işinizin gerçek mahiyeti ortaya çıksın. Böylelikle onlar sihirlerini yap­tıklarında onun mucizesi daha açık bir şekilde görülecekti. Daha sonra kendisi asasını yere bıraktı ve onların bütün attıklarını yutuverdi. Böylelikle de Hz. Musa’nın onların büyülerine aldırmadığı ortaya çıkmış oldu.

“Bir de baktı ki onların ipleri ve değnekleri sihirlerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi.” Onlar beraberlerinde bulunan ip ve değnekleri yere bıraktılar. Musa ve onları gören insanlar, bunların yılan gibi süratle hareket ettiklerini sandılar. Sözün başlangıç bölümünde bir hazf vardır. Yani onlar da ellerindekini bıraktılar. Yüce Allah’ın: “(fe-izâ)” buyruğu Zemahşerî’nin görüşü­ne göre mufâcee içindir (ansızın bir şeyle karşı karşıya kalmayı ifade eder. Me­al bu şekilde yapılmıştır.) Ancak Râzî, onun bu kanaatini reddederek şöyle der: Fakat araştırıldığı takdirde bunun zaman bildiren bir anlam taşıdığı görülür. O takdirde bu buyruğun manası şöyle olur: “O vakit onların ipleri…”

Bir başka ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi onlar ellerindekilerini bıra­kıp: “Firavunun izzeti hakkı için şüphesiz biz galip gelenleriz.” (Şuara, 26/44) demişlerdir. Buradaki ayetin benzeri de şu ayet-i kerimedir: “(Büyü âletlerini) bıraktıklarında, insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Pek büyük bir sihir meydana getirmiş oldular.” (A’râf, 7/116).

Bu işi, aletlerini güneş ışığından etkilenen civa ile veya ısıdan etkilenen bir başka madde ile doldurmak suretiyle yapmışlardı. Böylelikle bakan kişiye bunlar kendi istekleriyle yürüyor intibaını veriyordu. Adeta vadi birbiri üstüne binen yılanlarla dolmuş gibi oldu.

“Musa içinde gizli bir korku duydu.” Musa beşer tabiatının etkisi ile yeni­lecek diye bir korku hissetti içinde. Firavun ve kavminin ise gözleri güldü, ba­şarı elde ettiklerini, sihirbazların Hz. Musa ve Harun’u yenik düşürdüklerini sandılar.

“Korkma, çünkü en üstün olan muhakkak sensin, dedik.” Yüce Allah Hz. Musa’ya: Korkma! Çünkü galibiyeti elde etmek suretiyle onlara üstün gelecek olan sensin, dedi.

“Sağ elindekini bırak, onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları an­cak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olursa iflah olmaz.” Sağ elinde olan asayı bırak ey Musa! O da bir yılana dönüştükten sonra yılanlara dönmüş gibi gösterdikleri ve kendileri vasıtasıyla insanları kandırdıkları ipleri ve sopa­larının tümünü yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları ancak bir sihir ve hayal­dir, gerçeği ve kalıcılığı yoktur. Büyücü yeryüzünde nereye giderse gitsin yahut nasıl bir hile yaparsa yapsın, asla başarılı olamaz. Hiç bir zaman büyü ile mak­sadını elde edemez. Hayır ya da şer ile olsun fark etmez. Hz. Musa’nın asasının müphem bırakılması (yani asa olarak zikredilmeyip “elindekini” denilmesi) onun durumunun dehşet verici olduğunu ve bilinen asa türlerinden bulunma­dığını anlatmak içindir.

Hz. Musa’nın mucizesi gerçekleşti; delil ve belge açıklık kazandı. Seyreden insanlar dehşete kapıldı, sihirbazlar da sihir ile ebediyyen böyle bir işin yapıla­mayacağını ve bunun insan gücünün dışında olduğunu bildiklerinden bunun kainatı yaratan Yüce Allah’ın fiili ile gerçekleştiğini anladılar. O bakımdan Yü­ce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi imana geldiler: “Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar. Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik, dediler.” Hz. Musa asasını bırakıp onların asalarını ve iplerini yutunca sihirbazlar Hz. Musa’nın bu işinin sihir ve hile kabilinden olmayıp aksine her şeye gücü yeten Allah’ın emri ile olduğunu anlayınca, Yüce Allah’a secdeye kapıldılar, Hz. Musa’nın risaletine şöyle diyerek iman ettiler: “Biz âlemlerin Rabbine, Harun ve Musa’nın rabbine” ahireti dünyaya üstün, hakkı da batıla üstün tutarak “iman ettik.” İbni Abbas ile Ubeyy şöyle demiştir: Sihirbazlar günün ilk saatlerinde sihirbaz idiler, günün son saatlerinde de hayırlı şehitler oldular. İkrime yine İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Sihirbazlar yetmiş kişi idiler. Sabah sihirbazdılar, akşam şehit oldular. el-Evzaî sihirbazların secdeye kapandıkları sırada gözleriyle görünceye kadar cennetin önlerine getirildiğini söyler.

Allahu Ekber! Gerçekten Allah’ın işi dehşet verici, hayret vericidir. Basit bir iman dahi büyük bir şerefe, en büyük bir fazilete, Allah’ın cennetlerinde ebedî nimetlere nail olmaya bir sebeptir. Yüce Allah’ın: “Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar.” buyruğundan kasıt, secde etmek için zorlandıkları, mec­bur edildikleri değildir. Aksi taktirde secde etmekle övülmezlerdi. Aksine onlar çabucak secdeye kapandıkları için adeta secdeye bırakılmış gibi oldular. Zemahşerî şöyle der: İşleri ne kadar da hayret edilecek bir iştir! Küfür ve inkâr uğruna iplerini ve değneklerini attıktan kısa bir süre sonra bakıyoruz ki, alın­ları şükür için, secde için yerlere kapanıvermiş. Bu iki bırakma arasındaki fark ne kadar da büyüktür!

Sihirbazlar: “Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik.” diyerek, yalnızca âlemlerin Rabbi demeyişlerinin sebebi Firavun’un “en yüce Rabbiniz benim” (Nâziat,79/24) ve “benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum” (Kasas, 28/38) sözlerinde de ulûhiyyeti iddia etmiş olmasındandır. Şayet onlar yalnızca “alem­lerin Rabbine iman ettik” demiş olsalardı Firavun: Onlar bana iman ettiler, benden başkasına değil diyecekti. O bakımdan Firavun’un iddiasını çürütmek üzere bu ifadeyi tercih ettiler. Buna delil ise şudur: Onlar önce Harun’u sonra Hz. Musa’yı zikrettiler. Çünkü Firavun Hz. Musa’nın da rabbi olduğu iddiasın­da idi. Çünkü Yüce Allah’ın Firavun’un söylediğini naklettiği üzere Hz. Mu­sa’yı küçükken terbiye etmişti: “Biz seni aramızda küçük bir çocuk iken terbiye etmedik mi?” (Şuara, 26/18).

Daha sonra Firavun sihirbazların secdeye kapandıklarını, Yüce Allah’ı ik­rar edip ona iman ettiklerini görünce Allah’a ve rasulüne iman hususunda di­ğer insanların da onlara uyup arkalarından gideceğinden korktuğu için, pey­gamber ve peygamberliği hakkında bir başka şüphe ortaya atarak şöyle dedi:

“Dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.” Küfür, inat ve azgınlık ile batılı ileri sürerek hakka karşı mücadele veren Firavun, bu göz kamaştırıcı mucizeyi ve yardımla­rını istediği sihirbazların ezici bir şekilde hezimete uğrayıp iman ettiklerini gö­rünce şöyle dedi: Bu hususta ben size izin vermediğim halde, siz onu doğruladınız yahut sözünü doğru kabul edip dinine tabi mi oldunuz? Sizler bu konuda basiretinizi kullanarak gereği gibi düşünerek iman etmediniz? Sizler büyüyü Musa’dan öğrenmiş olmalısınız. Sizin öğretmeniniz, üstadınız odur, siz de onun öğrencilerisiniz. Siz ve o bana, benim uyduklarıma karşı Musa’yı yüceltmek ve onun davetinin propagandasını yapmak için ittifak etmiş ve bana bir komplo hazırlamış bulunuyorsunuz. Nitekim Yüce Allah bu hususu bir başka yerde şöylece ifade etmektedir:”Şüphe yok ki bu, halkını oradan çıkarmanız için şe­hirde kurduğunuz gizli bir hilekârlıktır. Yakında bileceksiniz.” (A’râf, 7/123).

Firavun bu sözleriyle iman etmesinler diye insanları şüpheye düşürmek istemişti. Yoksa kendisiyle Hz. Musa’dan büyüyü öğrenmediklerini Hz. Musa’nın onların başkanı olmadığını, onunla sihirbazlar arasında herhangi bir ilişki ya da bağlantı olmadığını çok iyi biliyordu.

Daha sonra Firavun şu sözleriyle tehdide ve imandan uzaklaştırmaya ça­lıştı: “Elbette sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dalla­rına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mut­laka bileceksiniz.”

İbni Abbas bu işi ilk yapanın Firavun olduğunu söylemiştir. Gaye, bu or­ganları kullanmaktan mahrum bırakmaktır. Devamla şöyle dedi: Aynı şekilde ben sizi hurma dallarına -acınızı daha da artırmak ve teşhir için- asacağım. Böyle bir yolu seçişinin sebebi oldukça sert ve eziyet verici bir yol oluşundandır. Daha sonra şöyle dedi: Siz elbette size daha ağır azap veren ben miyim yoksa Musa’nın Rabbi midir, çok iyi bileceksiniz.

Bu sözlerle Allah’ın kudretine karşı koymakta, Hz. Musa’yı küçümsemek­te ve kendi sahip olduğu otorite, kahredici güç ve iktidara işaret etmektedir.

Firavun bu şekilde tehdit edince, sihirbazlar Allah uğrunda kendilerini fe­da etmekten çekinmeyerek şöyle dediler: “Dediler ki: Seni bize gelen bir yılan­dan ve bizi yaratana asla tercih etmeyiz.” Musa’nın bize Allah’tan getirmiş ol­duğu apaçık belgeler ile beyaz el ve asa gibi gayet açık ve üstün mucizelere, di­ğer taraftan elde ettiğimiz hidayet ve yakine asla seni tercih etmeyiz. Aynı za­manda, yokken bizi var eden yaratıcımız, var edicimize de seni tercih edeme­yiz. Çünkü ibadete, itaate lâyık olan O’dur, sen değilsin.

“Ne hüküm vereceksen ver, sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.” Ne istersen yap, aklına geleni yap. Sen ancak bu geçici dünyada bize tahak­küm edebilir, zulmünü bize uygulayabilirsin. Fakat bundan sonra bize bir şey yapamazsın. İşte biz de ebedilik yurdunu seçip tercih ediyoruz.

“Gerçekten biz, Rabbimize iman ettik ki, günahlarımızı ve bizi işlemeye zorladığın sihri bağışlayarak bizi affetsin. Allah daha hayırlı ve daha kalıcı­dır.” Bizler, bize iyiliklerde bulunan Rabbimiz Allah’ı tasdik ettik. Böylelikle büyük, küçük günahlarımızı örtüp affetsin. Özellikle de Allah’ın ayeti ve peygamberinin mucizesine karşı çıkalım diye bizi mecbur tuttuğun sihrimizi affet­sin. Allah’ın bize vereceği mükâfat senin bize vaad ettiklerine göre bizim için seninkinden daha hayırlı, sevabı daha süreklidir, O’nun cezası ise seninkinden daha kalıcıdır.

Nakledildiğine göre sihirbazların ileri gelenleri 72 kişi idi. Bunların ikisi Kıptî diğerleri ise İsrailoğulları’ndandı. Firavun’a: “Musa’yı uyurken bize gös­ter,” dediler. Asasının kendisini koruduğunu gördüler ve onun sihirbaz olmadı­ğını, çünkü sihirbazın uyuyunca sihrinin etkisi kalmayacağını söylediler. An­cak Firavun onların bu sözlerini kabul etmedi. Mutlaka ona karşı çıkmaları için diretti.

Ayet-i kerimeler Firavun’un sihirbazları tehdit ettiği cezayı uygulayıp uy­gulamadığını belirtmemektedir. Fakat zahiren görülen o ki, bu tehdidini yerine getirmiştir. Çünkü daha önce geçen İbni Abbas’ın: “Sabahleyin sihirbaz idiler, akşam ise hayırlı şehitler oldular” sözü bunu açıklamaktadır.

Sihirbazlar Firavun’a öğüt vermeye devam ederek Allah’ın ebedi intikam ve azabından sakındırıp kesintisiz ve ebedi sevap ve mükâfatına teşvike şu sözleriyle devam ettiler:

“Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse muhakkak onun için cehennem var­dır. O orada ölmez de, dirilmez de.” Kıyamet gününde günahkâr olarak Allah’ın huzuruna çıkanlar cehennemde azap görecektir. Orada rahatlatacak bir ölümü tatmayacağı gibi, huzurlu bir hayat da yaşayamayacaktır. Bu, iman ettikleri sırada sihirbazların söyledikleri sözlerdendir. Bunun sihirbazların sözünün bi­timinden sonra Yüce Allah’ın sözlerinin başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Onlara hükmolunmaz ki, ölsünler ve üzerlerindeki cehennem azabı da hafifletilmez. İşte biz küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız.” (Fâtır, 35/36); “Oldukça baht­sız olan kimse de ondan (o öğütten) kaçınacaktır ki, o en büyük ateşe girecek, sonra orada hem ölmeyecek, hem dirilmeyecektir.” (A’lâ, 87/11-13); “Ey Malik! Rabbin bize (ölümle) hükmetsin diye seslenecekler. Diyecek ki: Şüphesiz sizler (bu azapta) kalıcılarsınız.” (Zuhruf, 43/77).

Ahmed ve Müslim’in de Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) bir hutbe irad etti ve bu ayet-i kerimeyi okudu. Sonra şöyle buyurdu: “Oranın ehli olanlara gelince, onlar orada ne ölürler, ne diriltilirler. Oranın ehli olmayanlara gelince: Ateş onları bir çeşit öldürecek sonra şefaatçiler kalkıp on­lara şefaat edecektir. Bunlar topluluklar halinde bir nehrin kıyısına getirilecek­lerdir. Bu nehrin adı Hayat Nehridir. Selin sürüklediği şeyler arasında otun ye­şermesi gibi yeşereceklerdir.”

Sahih hadiste de şöyle denilmiştir: “Kalbinde zerre ağırlığı kadar iman­dan eser bulunan ateşten çıkacaktır.”

“Kim de ona mümin olarak salih amelde bulunmuş halde gelirse, onlara en yüksek dereceler vardır.” Her kim öldükten sonra diriliş gününde Rabbinin huzuruna sözüyle, ameliyle kalpten tasdik etmiş ve itaatleri yerine getirmiş olarak kavuşursa, işte imanları ve salih amelleri sebebiyle onlar oldukça yük­sek mevki ve dereceleri köşkleri ve hoş meskenleri olan cennete gireceklerdir.

İmam Ahmed ve Tirmizî’nin Ubâde b. es-Samid’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe yer ile gök arası kadardır. Firdevs ise en yüksek derecedir. Dört nehir oradan kaynar. Arş da onun üstündedir. O bakımdan Yüce Allah’tan (cenneti) dilediğiniz vakit ondan Firdevs’i dileyiniz.”

Buharî ile Müslim’de de şu hadis-i şerif yer almaktadır: “îlliyyîn (en yüksek) olanlar, kendilerinden daha üstte olanları sizin semânın ufkundan batmak üzere olan yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Buna sebep ise aralarındaki fazilet farkıdır.” “Ey Allah’ın rasulü! Bunlar peygamberlerin yerleri midir?” diye sordular. “Hayır!” buyurdu. “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, Allah’a iman edip rasulleri tasdik eden kimselerindir.” Sünen’deki rivayette de: “Ve şüphesiz Ebu Bekir ve Ömer on­lardandırlar; onlara nimet ihsan olunmuştur.” buyurulmuştur.

“Adn cennetleri ki, altından ırmaklar akar, onlar orada ebedidirler; bunlar temizlenen kimselerin mükâfatıdır.” Bu yüksek dereceler ebedî ikamet cennet­leri olan Adn cennetlerindendir. O cennetlerin köşkleri altından nehirler akar, onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. İşte onların umduklarına nail olup, kork­tuklarından yana güvenlik içerisinde emin olmaları, cehenneme girmeyi gerek­tiren küfür ve masiyet pisliklerinden nefislerini arındırıp, gücü her şeye yeten Yüce Allah’tan getirdikleri şeylerde rasullere tabi olmalarının bir karşılığıdır.

Advertisements