45

    RevelationCuzPageSurah
    34 26519Qaf(50)

٤٥

نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْانِ مَنْ يَخَافُ وَعيدِ

(45) nahnu a’lemu bi ma yekulune ve ma ente aleyhim bi cebbarin fe zekkir bil kur’ani mey yehafu veiyd
Biz onları çok iyi biliyoruz söylediklerini sen onları zorlayıcı değilsin artık (sen) kur’an ile öğüt ver tehditten korkanları

(45) We know best what they say and thou art not one to overawe them by force. So admonish with the Quran such as fear My Warning!

1. nahnu : biz
2. a’lemu : en iyi bilir
3. bi mâ yekûlûne : ne(ler) söylediklerini
4. ve mâ ente : ve sen değilsin
5. aleyhim : onların üzerinde
6. bi cebbârin : cebbar (zorlayıcı), bir zorba
7. fe : öyleyse, artık, oysa
8. zekkir : zikret, hatırlat, uyar
9. bi el kur’âni : Kur’ân ile
10. men yehâfu : korkanlara
11. vaîdi : vaadimden tehdidimden

نَحْنُ Bizأَعْلَمُ daha iyi bilirizبِمَا يَقُولُونَ onların neler söyledikleriniوَمَاdeğilsinأَنْتَ senعَلَيْهِمْ onların üzerindeبِجَبَّارٍ bir zorbaفَذَكِّرْ şu halde öğüt verبِالْقُرْآنِ Kur’an ileمَنْ يَخَافُ korkanlaraوَعِيدِ benim kesin tehdidimden


SEBEB-İ NÜZUL
İbn Cerîr’in Amr ibn Kays el-Mellâî kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayetinde o şöyle demiştir: Bir keresinde ashabı: “Ey Allah’ın elçisi, bizi biraz korkutsan ya.” demişlerdi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. İbn Cerîr bu hadisi başka bir kanaldan olmak üzere Amr ibn Kays’dan mürsel olarak da rivayet etmiştir.

Râzî, bu âyet-i kerimenin kıtal âyetinden önce nazil olduğunu nakleder


AÇIKLAMA

“Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Diyar diyar dolaşmışlardı. Fakat kaçmaya çare var mıydı?”

Yani Kureyş ve onlara tabi olan kâfirlerden önce de Ad, Semud, ve Tubba kavmi gibi milletler ve topluluklar vardı ki onlardan sayıları daha çok, kuvvetleri daha çetin ve yeryüzündeki eserleri de daha fazlaydı. Mem­leketlerde etkili olmuşlar, rızık aramak, ticaret yapmak ve mal kazanmak için diyar diyar dolaşmışlardı. Hem onlar sizden daha fazla gezip dolaş­maktaydılar. Buna rağmen onlar azabtan ve Allah’ın kaza ve kaderinden kurtulmak için kaçabilecekleri bir yer bulabilmişler midir? Bir araya getirdikleri malları onlara fayda verip peygamberleri yalanlamaları sebebiyle hak ettikleri azabı onlardan defedebildi mi? İşte onların nasıl kaçacak yer­leri yoksa sizin de kaçıp saklanabileceğiniz ve Allah’ın azabından kurtula­bileceğiniz bir yer yoktur.

Sonra Allah Tealâ bu uyarı ve tehditler ile kısıtlamaların ancak düşünen insanlara fayda verebileceğini ifade etmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Bunda aklı olan yahut hazır bulunup dinleyen kimseler için elbette bir öğüt vardır.” Yani şüphesiz yukarıda zikredilen şu milletlerin kıssala­rında ve bu sure ile bundan önceki surede zikredilen fertler ve topluluklar arasındaki edep kuralları ve nasihatlerde, gerçekleri ve sebep sonuç ilişki­lerini düşünen akla sahip kimseler için bir öğüt, bir nasihat ve bir ibret bu­lunmaktadır.

Allah Tealâ daha sonra, öldükten sonra dirilmenin aklen mümkün ol­duğunu delâlet eden delili bir kez daha zikrederek şöyle buyurmuştur:

“Andolsun ki gökleri, yeryüzünü ve bu ikisi arasında bulunan şeyleri biz altı günde yarattık. (Bu konuda) Bize hiçbir yorgunluk da dokunmamıştır.” Yani Allah’a yemin olsun ki daha önce hiçbir benzeri bulunmayan gök­leri, yeryüzünü ve bu iki arasında bulunan harikulade mahlukâtı biz altı günde yarattık. Bize bu konuda ne bir sıkıntı, ne de bir meşakkat ve yor­gunluk isabet etmiştir. Bu ayet-i kerime ile Yahudiler reddedilmişlerdir. Zi­ra Katade’nin dediğine göre Yahudiler şöyle demişlerdir: Allah evveli pazar son günü de cuma olmak üzere altı günde, gökleri ve yeryüzünü yaratmış, yedinci günde -ki bu cumartesi günüdür- dinlenmiştir. Yahudiler işte bu yüzden cumartesi gününü dinlenme günü diye isimlendirmişlerdir. Yahudi­lerin bu sözleri sebebiyle onların sözlerini ve yorumlarını reddetmek için Allah Tealâ bu ayeti indirmiştir.

Bu ayet-i kerime ahiret hayatının var olduğunu tespit ve tayin etmek­tedir. Şöyle ki gökleri ve yeryüzünü yaratmaya kadir olan ve yaratırken as­la yorulmayan ölüleri diriltmeye haydi haydi kadirdir. Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, her şeye kadirdir.” (Ahkâf, 46/33).

Bir diğer ayet-i kerimede ise şöyle buyurmuştur:

“Elbetteki göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük (bir olaydır).” (Mümin, 40/57).

Razi bu ayette zikredilen “altı günde” sözünden maksadın altı merhale olduğunu ifade etmiştir. Yoksa bu lügatta vaaz edilmiş bulunan belli günler değildir. Çünkü lügatta gün, doğuşundan batışına kadar güneşin yer­yüzünün üstünde bulunduğu zaman dilimini ifade eder. Halbuki gökler yaratılmadan önce ne güneş vardı ne de ay. Dolayısıyla burada gün lafzı kul­lanılarak onunla vakit veya zaman, yani  merhale kastedilmiştir.

Allah Tealâ sonra da Peygamber’ine (s.a.) yeniden dirilmeyi inkâr eden kâfirler ile yaratıcıyı yaratıklara benzeten Yahudilere karşı takın­ması gereken tavrı açıklamıştır. Rasulü Ekrem’e (s.a.) bir kaç emir vererek şöyle buyurmuştur:

a) “(Habibim) ne derlerse sen sabret.” Yani Ey Rasul! Yeniden dirilişi yalanlayan müşriklerin sözleriyle Yahudilerin Allah’ın yorulduğu ve istira­hat ettiğine dair sözlerine sabret. Bütün bunlar hiçbir delile dayanmayan batıl sözlerdir.

b) “Rabbini güneşin doğuşundan ve batışından önce teşbih et. Gecenin bir kısmında da onu teşbih et. Secdelerin akabinde de.” Yani Rabbini daima her türlü acziyet ve noksanlıktan tenzih et. Sabah ve ikindi vakitlerinde, gecenin bir bölümünde ve namazların peşinden “Sübhanallahi ve bihamdihi” (Allahı noksan sıfatlarından tenzih eder ve ona hamdederim) diyerek sürekli O’na hamd et.

İbni Abbas şöyle demiştir: Güneşin doğuşundan evvel emredilen teş­bih ve tahmidden maksat sabah namazı; güneşin batışından öncekinden maksat öğlen ve ikindi namazı; gecenin bir bölümünde yapılması em­redilen teşbih ve tahmidden maksat akşam ve yatsı namazları, secdelerin peşinden yapılması emredileni ise farzlardan sonra kılınan nafile namaz­lar veya namazdan sonraki tesbihattır.

Bazı alimler de şöyle demişlerdir. Burada zikredilen teşbihten maksat namazdır. Çünkü namazlarda Allah noksan sıfatlardan, tenzih edildiği için (tesbihat bulunduğundan) namaz, teşbih diye isimlendirilmektedir.

Namazlardan sonra tesbihatın emredildiği birçok hadis vardır:

Buhari ve Müslim Ebu Hüreyre’nin (r.a.) şöyle dediğini rivayet etmiş­lerdir:

Muhacirlerin fakir olanları geldiler ve şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.)! Ehl-i dusur yüksek derecelere ve ebedî nimetlere gittiler.” Rasulullah (s.a.) “Ne oldu ki” deyince onlar: “Bizim gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, bizim gibi tasadduk edip bizim yaptığımız gibi köle azat ediyorlar.” dediler. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Yaptığınız takdirde sonrakileri geçebileceğiniz ve bunu yapanlar dışında sizden üstün hiç kimsenin bulunamayacağı bir şeyi size öğreteyim mi? Her namazın peşinden otuz üç defa sübhanallah, otuz üç defa elhamdülillah, otuz üç defa Allahuekber deyiniz.” Bunun üzerine onlar şöyle dediler: “Ya Rasulallah! Mal sahibi kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitir ve aynını onlar da yapar.” Rasulullah (s.a.) “İşte bu Allah’ın dilediğine bahşettiği ihsanıdır.” (Maide, 5/54) ayetini okudu.

Sahih olan diğer bir hadis de şöyledir: “Nebi (s.a.) farz namazların peşinden “la ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehül mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir. Allahümme la mania Uma a’tayte velâ mu tiye Uma mena’te velâ yenfau ze’l-ceddi minke’l-ced.” derdi. (Hiçbir ilâh yoktur. Sadece ortağı olmayan Allah vardır. Mülk ancak O’na aittir. Hamd de yalnız O’na aittir. O’nun her şeye gücü yeter. Ey Allah’ım! Senin verdiğine engel olabilecek kimse olamaz. Senin engel olduğuna da kimse vere­mez. Sana karşı zenginlerin zenginliği fayda vermez. O’na ancak iman ve itaat fayda sağlar.”

c) “Nida edenin yakın bir yerden çağıracağı güne kulak ver.” Ey Pey­gamber! İsrafil’in (a.s.) sûra ikinci üflemesi olan kıyamet sayhasına kulak ver. O gün İsrafil (a.s.) mahşerde bulunan herkesin işitebileceği şekilde nida eder. “Haydi hesaba çekilmeye gelin” deyince herkes kabirden çıkıverecekler.

Her ne kadar sabır ve teşbih dünyada, münadinin çağrısına kulak ver­mek de kıyamette olsa da “kulak ver” fiilini “sabret” ve “teşbih et” fiillerine atfetmeye bir mani yoktur. Çünkü burada “Namaz kıl ve cennete gir” sözündeki gibi bir mana kastedilmiştir. Bu sözün manası şudur. Dünyada namaz kıl ki ahirette cennete giresin.

“Kulak ver” fiilinin “bekle” manasında olduğunu söylemek de müm­kündür.

Razi şöyle söylemiştir: Allah Tealâ’nın “yakın bir yerden” sözü bu her­kesin eşit derecede işiteceklerine işaret etmektedir. Buna göre burada zik­redilen münadinin Allah Tealâ olduğu şeklindeki yorum uzak değildir. Çünkü burada yakın yerden maksat bizzat yer değildir. Bilakis çağrının zahir olması kastedilmiştir. Allah’tan gelen çağrı ise daha yakındır.

“O gün gerçek sayhayı (insanlar) işiteceklerdir. İşte bu kabirden çıkış günüdür.” Yani yeniden diriliş sayhası hakikaten gerçekleşecektir. İşte o gün yeniden diriliş, haşr ve amellerin karşılığının görüleceğini hatırlatan sûra ikinci üfürülüşün işitileceği gündür. O gün kabirlerden çıkma günüdür.

“Şüphesiz sadece biz diriltiriz ve yine biz öldürürüz. Hem de dönüş an­cak bizedir.” Yani hem dünya da hem de ahirette yalnızca biz diriltiriz. Dünyada eceller geldiğinde ancak biz öldürürüz. Bu konuda hiç kimse bize ortak olamaz. Hem hesaba çekilip amellerin karşılığının görülmesi için sadece bize dönülecektir. İyiliğe karşılık iyilik, kötülüğe karşı ise kötülükle amel eden herkese amelinin karşılığını vereceğiz.

Bu ayeti kerime yoktan var etmeye yeniden yaratmaya ve öldürüp hesaba çekmeye dair ilâhî güç ve kudretin bulunduğunu ispat etmektedir. Allah Tealâ bu durumu şu ayet-i kerime ile teyit etmektedir:

“O gün süratle (çıkmaları için) toprak üzerlerinden yarılıp açılacaktır. İşte bu bize göre kolay olan bir haşirdir.” Yani toprağın onların üzerinden yarılarak açılması üzerine kabirden çıkıp kendilerine nida eden münadiye doğru koşarak mahşer yerine doğru sürüklendikleri o vakitte onların dönüşü bizedir. İşte bu bize göre gayet kolay bir diriltme ve toplamadır. O konuda zorluk ve meşakkate uğramamız söz konusu değildir.

Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Bizim buyruğumuz bir anlık bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir.” (Kamer, 54/50).

“Sizin yoktan yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de bir canın yaratılması ve diriltilmesi gibidir.” (Lokman, 31/28).

Sonra Allah Tealâ şu sözüyle müşrikleri tehdit etmiştir:

“Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliriz. Sen onlara karşı bir zorba değilsin ki!” Biz müşriklerin Kur’an’ı yalanlamak, yeniden dirilişi ve Allah’ın birliğini inkâr etmek hususunda sana söylediklerini harfi harfine bilmekteyiz. Sen onları imana zorlayan bir zorba değilsin. Sen sadece teb­liğ edicisin.

Bunun bir benzeri de şu ayetlerdir: “Sen ancak tebliğ etmekle görev­lisin. Hesaba çekmek bize düşer.” (Rad, 13/40); “Habibim sen öğüt ver. Sen sadece hatırlatmada bulunucusun. Onlar üzerinde zorba değilsin sen.” (Casiye, 88/21, 22).

d) “O halde benim tehdidimden korkacaklara Kur’an ile öğüt ver.” Yani Ey Peygamber! Sen bu Kur’an ile öğüt ver. Rabbinin sana yüklediği pey­gamberlik vazifesini tebliğ et. Şüphesiz ondan sadece Allah’tan korkan, O’nun isyankârlara vaadettiği cezadan ve tehditten çekinen, Allah’ın vaadine, fazlına ve rahmetine ümit bağlayanlar öğüt alırlar. Diğerleriyle boşuna uğraşma

Advertisements