53

٥٣

وَكَذلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا اَهؤُلَاءِ مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا اَلَيْسَ اللّهُ بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِرينَ

(53) ve kezalike fetenna ba’dahüm bi ba’dil li yekulu e haülai mennellahü aleyhim mim beynina e leysellahü bi a’leme biş şakirin

ve böylece imtihan ettik ki bazısını bazısı ile desinler işte, Allah’ın aramızda lutfüna layık gördüğü kimseler bunlar mı Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir

(53) Thus did we try some of them by comparison with others, that they should say: is it these then that Allah hath favored from amongst us? doth not Allah know best those who are grateful?

1. ve : ve
2. kezâlike : işte böyle, böylece
3. fetennâ : biz imtihan ettik
4. ba’da-hum : onların bazısını
5. bi ba’din
ba’da-hum bi ba’din
: bazıları ile
: onları birbirleri ile
6. li yekûlû : derler diye
7. e hâulâi : bunlar mı
8. menne allâhu : Allah ni’metlendirdi, ni’met verdi
9. aleyhim : onlara
10. min beyni-nâ : aramızdan
11. e leyse : değil mi, öyle değil mi
12. allâhu : Allah
13. bi a’leme : en iyi bilir
14. bi eş şâkirîne : şükredenleri

وَكَذَلِكَ böyleceفَتَنَّا biz denedikبَعْضَهُمْ onların bazısınıبِبَعْضٍ bazısıylaلِيَقُولُوا demeleri içinأَهَؤُلَاءِ bunlara mıمَنَّ lutfettiاللَّهُ Allahعَلَيْهِمْ üzerineمِنْ بَيْنِنَا içimizdenأَلَيْسَ değil midirاللَّهُ Allahبِأَعْلَمَ daha iyi bilenبِالشَّاكِرِينَ şükredenleri


AÇIKLAMA

Müşrikler Resulullah (s.a.)’tan peygamberin ve onun risaletinin görev ve fonksiyonunun ne olduğunu bilmediklerinden dolayı kendilerini ikna edici maddî bir takım mucizeler göstermesini istiyorlardı. Yüce Alllah in­dirdiği buyruklarla ona şöyle demesini emretti: “Ey Peygamber! Şunlara de ki: Ben Allah’ın hazinelerine sahip değilim. Onları paylaştırma, dağıtma ve onlarda tasarruf etme gücüm yoktur. Bu, yalnızca Allah’a ait olan bir iştir. O, bu hazinelerden hikmetine uygun ve kendi iradesiyle kullarından diledi­ğine verir.

Ben sizlere “Şüphesiz ki ben gaybı bilirim” de demiyorum. Bu da aziz ve celil olan Allah’a ait bir şeydir. Ben gaybdan ancak Allah’ın bana bildirdiği şey­leri bilebilirim. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “O gaybı bilendir, O gaybına hiç bir kimseyi muttali kılmaz, meğer ki beğenip seçti­ği bir peygamber ola.” (Cin, 72/26-27)

Ben meleklerden bir melek olduğumu da iddia etmiyorum. Ben ancak bir insanım, Allah tarafından bana vahiy geliyor. O bakımdan insanların yapama­yacakları şeyleri yapabilme gücüm yoktur.

Bu üç hususun ifade ettiği anlam da şudur: Ben ulûhiyet iddiasında da bulunmuyorum, gaybı da bilmiyorum, melek olmak iddiam da yoktur ki, güç ve kudretimin içerisinde olmayan şeyleri benden isteyesiniz. Ben ancak sizin gibi bir beşerim; bana Kur’an-ı Kerim ve onu açıklamam vahyolunmaktadır. Bu ko­nuda ben benzeri görülmedik bir iş de yapmıyorum. Risaleti tebliğ hususunda benden önce pek çok peygamber gelmiştir.

Peygamberin görevi ise vahye tabi olmaktır. Yüce Allah’ın, “Ben ancak ba­na vahyolunana uyarım” buyruğunun anlamı işte budur. Yani ben bana vahy olunanın dışına, çok az bir mikdar dahi olsa çıkmam.

Daha sonra yüce Allah sapıtanın ve hidayet bulanın eşit olmayacağını be­yan ederek sapıklıkları dolayısıyla müşrikleri azarlayıp şöyle buyurmaktadır: “De ki, hiç görmeyenle gören bir olur mu?” Yani yalanlayan müşriklere de ki: Hakka uyup ona yol bulan ile haktan uzaklaşarak onu kaybedip sapıtan kim­seler bir olur mu?

Hiç düşünüp de şirkin sapıklığı ile İslâm hidayeti arasındaki farkı, Kur*an-ı Kerim’deki Allah’ın birliğinin delilleri ve O’nun rasülüne tabi olmanın gereğini akledip kavramıyor musunuz? Bu Yüce Allah’ın şu ayetini andırmak­tadır: “Rabbinden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse, kör kimse gibi olur mu? Ancak selim akıl sahipleri iyice öğüt alırlar.” (Ra’d, 13/19)

Sıraladığımız bu açıklamalar, özetle, Yüce Allah’ın hiç bir kimsenin benze­rine sahip olma imkânı bulunmayan mutlak kudretini ispatlamaktadır. Bu ise Allah’ın varlık ve birliğine delil olan bir husustur. Aynı şekilde Kur”an-ı Kerim’in ve peygamberin doğruluğunu destekleyen mucizelerin yalnızca Allah ta­rafından geldiğini de ispatlamaktadır. Çünkü peygamberler, alışılmış hallerin dışında herhangi bir hususta tasarrufta bulunamazlar. Hiç bir şekilde Kur’an-ı Kerim yahut harikulade ayetlerin (mucizelerin) indirilmesi gibi, herhangi bir şeye de güçleri yetmez, mucizeleri gerçekleştiremezler de.

İşte risaletin hakikati budur. Daha sonra Yüce Allah peygamberine mü­minleri kötü hesap ve kötü cezalara karşı uyarmasını emrederek şöylece bu­yurmaktadır: “… Sen bununla inzar et…” Yani ey Muhammed! Sen vahiy yoluy­la yahut Kur’an-ı Kerim’in delaletiyle Allah’a iman eden, öldükten sonra dirilip haşredilmekten, mahşerin dehşetlerinden, kıyamet günündeki hesabın şidde­tinden ve buna bağlı olarak Allah’ın huzuruna çıkılacağı esnada amellere kar­şılık verileceği zamanın dehşeti ile onları korkut. Böyle bir günde kendilerinin hiç bir yardımcıları, şefaatçileri, candan dostları ve destekleyicileri olmayacağı­na inanan o müminleri uyar: “O gün kimsenin kimseye bir fayda sağlama im­kânı olmayacaktır. O gün mülk bütünüyle Allah’ındır.” (İnfitâr, 82/19). Onları uyar ki, sakınabilsinler. Yani sen, sakınsınlar diye aziz ve celil olan Allah’tan başka hiç bir kimsenin hakim olmadığı o günü hatırlatarak onları uyar. İbni Abbas der ki: Bunun anlamı şudur: Dünyada Allah’tan korksunlar, küfür ve masiyetlerden vazgeçsinler diye onları korkutup uyar. İşte Allah’a, gayba ve ahiret gününe iman eden bu kimseler, Kur’an-ı Kerim’den yararlanabilenlerdir. Maddenin dışında hiç bir şeye inanmayan materyalistlere gelince, bunlar ilâhî hidayet nurunu görmekten yana gözlerinin üzerine kendi elleriyle perde çek­mişler, Allah onların kalplerini mühürlemiş, kulaklarını sağırlaştırmış ve göz­lerini de kör etmiştir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Sen ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları korkutur­sun. Kim de temizlenip arınırsa ancak kendisi için temizlenmiş olur. Dönüş yal­nız Allah’adır.” (Fâtır, 35/18)

Daha sonra Yüce Allah peygamberine Kureyş kâfirleri ile onların müref­feh eşrafını yakınına almasını, buna karşılık mustazaf müminler ile zayıf kim­seleri uzaklaştırıp kovmasını yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır: “Sırf O’nun rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri kovma…” Yani bu niteliklere sahip bu gibi kimseleri yanından uzaklaştırma. Aksine bunlar bir­likte oturup kalktığın ve en yakın samimi dostların olsunlar. Onların nitelikle­rine gelince: Bunlar gerçekten iman etmiş, kalplerinde Rablerine karşı en ufak bir şirk şaibesi olmaksızın inanmış kimselerdir. Sabah akşam ve bütün vakitle­rinde Rablerine dua ederler. O’na ihlâsla itaat ve dua ederler, bütün istekleri Allah’ı razı etmektir ve itaatlerini yalnızca Yüce Allah’a yaparlar. Çünkü iba­dete lâyık olan O’dur. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu buyruktur:

“Sabah akşam Rablerine sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle bera­ber sabret. Dünya hayatının ziynetini arzu ederek gözlerin onlardan başkasına kaymasın. Kalbine bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz heva ve heveslerine uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme!” (Kehf, 18/28)

Bu müşriklerin takındıkları tavrın bir benzerini de Hz. Nuh’un kavmi ta­kınmışlardır. O kavmin ileri gelenleri Hz. Nuh’a şöyle demişlerdi: “İlk bakışta içimizden ayak takımlarından kimselerin dışında sana uyanı da görmüyoruz…” (Hud, 11/27). Hz. Nuh ise onlara şöyle cevap vermişti: “Ve ben iman edenleri ko­vacak da değilim. Benim ecrim ancak Allaha aittir  ben sizden buna karşı bir malda istemiyorum.  Şüphesiz onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.” (Hud, 11/29)

Daha sonra Yüce Allah şu buyruğunda da olduğu gibi böylelerinin hesap­larını yalnızca kendisinin göreceğini belirtmektedir: “Onların hesabını görmek, yalnızca Rabbime aittir.” (Şuarâ, 26/113). Çünkü müşrikler bu zayıf müminle­rin dinlerine ve ihlâslarına dil uzatmışlardı. Buna karşılık Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Onların da hesabından sana bir şey düşmez…” Yüce Allah onla­rın ihlaslarına ve amellerinde Allah’ın rızasını istediklerine dair şahitlik ettik­ten sonra böyle buyurmaktadır. Şayet durum Allah nezdinde dedikleri gibi olsa bile yine de sana düşen, sadece zahire itibar etmektir. Eğer ihlâslı olmadıkları için iç dünyaları razı olunmayan bir halde ise onların hesapları aleyhlerine ola­caktır ve onların yakasını bırakmayacaktır. Onları aşıp da zararı sana ulaşmayacaktır. Nitekim senin hesabın da senin içindir, seni aşıp onlara zarar verme­yecektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Her kişi kazandığı karşılığında rehindir” (Tür, 52/21); “Her nefis kazandıkları karşılı­ğında rehindir.” (Müddessir, 74/38); “Hiç bir nefis bir diğerinin günah yükünü yüklenmez.” (En’âm, 6/164, İsrâ, 17/15; Fâtır, 35/18, Zümer, 39/7)

“Onların da hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez.” Bu ifadedeki iki cümle aslında tek bir cümle konumundadır. Her ikisinin de ifade ettiği mana bir olmakla birlikte, ikisinin birlikte ifade edilmesi kaçınılmaz bir şeydir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Sen de onlar da birbi­rinizin hesabından dolayı sorumlu tutulmayacaksınız.

O halde, onları ne diye kovuyorsun? Çünkü kovmak bir cezadır. Ceza ise hesap ve muhakemeden sonra söz konusu olur; ayrıca hesap görmek ise Allah’a aittir, sana düşen yalnızca tebliğdir: “O halde sen hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın. Onların tepesine dikilmiş bir zorba değilsin.” (Gâşiye, 88/21-22)

Durum bu iken onları kovacak olursan, o takdirde kendilerine zulmeden­ler arasına katılmış olursun. Çünkü kovmak belirttiğimiz gibi ancak bir gü­nah dolayısıyla olur; günah dolayısıyla hesaba çekmek ise sana değil, Allah’a ait bir iştir. Özetle Yüce Allah Müslümanlardan olup sakınmayan kimseleri söz konusu etmekte ve sakınmaları için uyarılmalarını emretmektedir. Daha sonra Müslümanlardan olup takva sahibi olanları söz konusu ederek Peygamberine, onları kendisine yakınlaştırıp onlara ikramda bulunmayı, onlar hakkında bu­nun dışında uygulamalar isteyen kimselere itaat etmemesini buyurmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah müşriklerin zayıflar hakkındaki sözlerinin Allah’ın bir sınaması, bir denemesi olduğunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Biz on­lardan kimini kimisi ile böylece imtihan ettik.” Yani onların kimini kimisi ile imtihan edip denedik, sınadık. Ta ki sonunda kâfirler arasından güçlü olanlar zayıf müminler hakkında şöyle desinler: Hepimizin arasından bu büyük nimeti Allah şu köle, azat edilmiş köle ve fakirlerden oluşan yoksullara mı özel olarak verdi? Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu sözlerini andırmaktadır: “Zikir ara­mızdan ona mı verildi?” (Kamer, 54/25); “Kâfir olanlar iman edenlere onlar hakkında eğer bu bir hayır olsaydı, bizden önce onlar onu elde edemezlerdi.” Ahkaf, 46/11). Yani onlar bu şekilde sınanınca sonunda inkâr edici bir üslûpla bu sözleri söylediler ve Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade ettiği anlam onlar hakkında da gerçekleşmiş oldu: “Firavun hanedanı onu aldılar ki onlar için bir düşman ve hüzünlerine sebep olsun.” (Kasas, 28/78)

Diğer bir ifade ile, müşrikler Müslümanlara şöyle diyorlardı: Allah ara­mızdan bunlara mı lütufta bulundu. Yani hakka sahip olmayı ve kendilerini mutlu edecek şeyleri biz dururken onlara mı lütfedip bağışladı? Halbuki toplu­mun önde gelenleri ve başkanları bizleriz, onlar ise fakirler ve kölelerdir. Bu sözlerini böyle fakir kimselerin hak üzere olmalarını kabul edemediklerinden, aralarından hayrın bunlara ihsan edilmesini içlerine sindiremediklerinden söy­lüyorlardı. İşte onların bu sözü söylemelerine sebep fitneye düşmeleridir. Çün­kü böyle bir sözü ancak yardımdan mahrum edilmiş, fitneye düşürülmüş kim­seler söyler.

Daha sonra Yüce Allah, onların büyüklenmekten, istikbardan kaynakla­nan sözlerini şöylece reddedip cevaplandırmaktadır: “Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” Yani kimin iman edip şükredeceğini, dolayısıyla kimi imana muvaffak kılacağını, kimin küfür üzere sabit kalıp buna bağlı olarak onu yardımsız bırakılacağını en iyi bilen Allah değil midir?

Advertisements