10

    RevelationCuzPageSurah
    92 477Nisa(4)

١٠

اِنَّ الَّذينَ يَاْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامى ظُلْمًا اِنَّمَا يَاْكُلُونَ فى بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعيرًا

(10) innellezine ye’külune emvalel yetama zulmen innema ye’külune fi bütunihim nara ve seyaslevne seiyra

şüphesiz yiyenler yetimlerin mallarını zulüm ile yedikleri ancak karınlarında ateştir çılgın ateşe girecekler

(10) Those who unjustly eat up the property of orphans, eat up a fire into their own bodies: they will soon be enduring a blazing fire

1. inne : muhakkak
2. ellezîne : onlar
3. ye’kulûne : yerler
4. emvâle : mallar
5. el yetâmâ : yetimler
6. zulmen : zulüm ile, haksızlıkla
7. innemâ : sadece
8. ye’kulûne : yerler
9. : içine, …’e
10. butûni-him : onların karınları, karınlarına
11. nâran : ateş
12. ve se- yaslevne : ve yakında yaslanacaklar, atılacaklar
13. seîran : alevli ateş

إِنَّ muhakkak kiالَّذِينَ يَأْكُلُونَ yiyenlerأَمْوَالَ mallarınıالْيَتَامَى yetimlerinظُلْمًا haksızlıklaإِنَّمَا ancakيَأْكُلُونَ yemiş olurlarفِي بُطُونِهِمْ karınlarındaنَارًا ateşوَسَيَصْلَوْنَ ve yakında gireceklerdirسَعِيرًا alevli bir ateşe


SEBEB-İ NÜZUL

Mukatil ibn Hayyân der ki: Gatafan’dan Mersed ibn Zeyd adında bir adam hakkında nazil oldu. Kardeşinin oğlu olan küçük bir yetimin malının velîsi idi de onu yedi ve Allah Tealâ onun hakkında bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Bazı müfessirler de bir yetimin velisi olan ve yetiminin maiını yiyen Hanzala ibnu’ş-Şemerdel hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

İbn Zeyd’den rivayette de kadınlara ve küçük çocuklara mirastan hiçbir pay vermeyen kâfirler hakkında nazil olduğu kaydedilmiştir.


AÇIKLAMA

Anne baba ile akrabaların geriye bıraktıklarından yetimlere ait bir mal var ise, bu malda yetimler eşittirler. Erkek ve kız arasında fark yoktur. Malın çok ya da az olması arasında da bir fark yoktur. İstediği kadar az olsun, Yüce Allah’ın hükmünde hepsi birbirine eşittir. Ölene olan akrabalığı veya evlilik bağı dolayısıyla Allah’ın, her birisi için tespit etmiş olduğu farz hisse bakımın­dan aralarında fark bulunsa bile, asıl olarak miras almak bakımından arala­rında fark yoktur. Daha sonra Yüce Allah tümüne ait olan bu hakkı, “Farz kı­lınmış bir paydır” buyruğu ile pekiştirmektedir ki, bunun herhangi bir kimse­nin eksiltme hakkı olmayan kesin ve tartışılmaz muayyen bir hak olduğu anla­şılsın.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim ruhî bir yönü ele alıp tedavi etmektedir ki, bu da mirasın paylaştırıldığı mecliste akrabaların hazır olmasını istememe husu­sudur. Yüce Allah bu şekilde mirasın paylaştırılması esnasında miras bırakan­ların akrabalarından, yetim ve yoksullardan herhangi bir kimse hazır buluna­cak olursa, az dahi olsa o maldan onlara bir şeyler vermeyi, nefislere sükûnet kazandıran kin ve düşmanlığı söküp atan ruhtaki kıskançlığı kökten kazıyan güzel sözler söylemeyi ve bir özür beyan etmeyi buyurmaktadır.

Paylaştırmadan kasıt terekenin mirasçılar arasında pay edilmesidir. Ak­rabalardan kasıt ise hacb olundukları yahut zevil erhamdan (yakın akraba­lardan) oldukları için miras alamayan kimselerdir. Bu emre muhatap olanlar ise veli yahut da bulûğa erip malını teslim alacağı vakitteki yetimlerdir. Yüce Allah’ın, “Kendilerini o mirastan rızıklandırın” buyruğundaki zamir anne, baba ve akrabaların geriye bıraktıkları mala yahut da lafzına itibar yoluyla değil manasına itibar yoluyla paylaştırılan şey olmak üzere paylaştırmaya racidir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sonra onu kardeşinin yü­künden çıkardı.” (Yusuf, 12/76). Bundan kasıt ise “maşrapayı ondan çıkardı” demektir.

Aralarında İbni Abbas ve Said b. Cübeyd’in de yer aldığı müfessirlerin ço­ğunluğu bu ayet-i kerimenin muhkem olduğu ve emrin zahiri ile amel ederek vücup ifade ettiği görüşündedirler. Ancak insanlar bu görüşü benimsememiş-lerdir. Nitekim evlere girme esnasında izin almayı uygulamadıkları gibi. Bu­nunla muhatap olan ise mirasçıların büyüğü yahut küçüğün velisidir.

Hasan-ı Basrî ve Nehaî der ki: Burada emir taşınabilir aynî mallar ile ilgi­lidir. Arazilere gelince, onlardan bir şey vermezler. Bunlar yerine güzel söz söy­lemekle yetinilir.

İslâm âleminin değişik bölgelerinin fakihlerinin kanaatine göre böyle bir şeyler vermek menduptur. Mirasçıların yaşça büyüklerinin bunu yerine getirmeleri istenmiştir. Çünkü sözü geçen bu kimselerin eğer muayyen bir hakkı bulunmuş olsaydı, diğer hakları açıkladığı gibi, Yüce Allah bunu da el­bette açıklardı. Onlara böyle bir hak açıklamadığına göre, bu hakkın vacip olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Diğer taraftan eğer bu vacip bir hak ol­saydı, bu hakka dair bir çok dava söz konusu olurdu. Çünkü fakir ve yoksul­ların buna olan hırsları böyle olmasını gerektirir. Durum böyle olsaydı o za­man bu tür davaların da tevatür yoluyla bize nakledilmesi gerekirdi. Böyle olmadığına göre, onlara bir şeyler vermenin vacip olmadığını da öğrenmiş bulunuyoruz.

Said b. el-Müseyyeb, Dahhâk ve Atâ’nın ondan yaptığı rivayete göre İbni Abbas derler ki: Ayet-i kerime “Allah size evlâtlarınız hakkında tavsiye eder…” (Nisa, 4711) diye başlayan miras ayeti ile neshedilmiştir.

Ayet-i kerimelerde bir diğer ruhî hastalığın tedavi edildiğini görüyoruz. Söz konusu bu hastalık yetime karşı tecavüzkâr olmak ve ona karşı katı dav­ranmaktır. Yüce Allah yetimleri gözeten veli ve vasilere yetimlere güzel söz söylemelerini, onlarla kendi çocuklarıyla konuştukları gibi güzel bir şekilde ko­nuşmalarını ve onlara, “yavrum, çocuğum” ve buna benzer sözlerle seslenmele­rini emretmektedir. Ta ki kendileri de öldükten sonra çocuklarını -aradan fazla bir zaman geçmeden- terk etmiş olabileceklerini, onların ihmal edilip zayi olacaklarından korkmalarının uzak olmadığını hatırlasınlar. Elleri altında bulu­nan yetimler hususunda Allah’tan korkarak vefatlarından sonra güçsüz ve za­yıf evlâtlarına nasıl davranılmasmı istiyor iseler, elleri altındaki yetimlere de böylece davransınlar.

Ayet-i kerimeden maksat ise, velileri yetimlerin mallarını korumaya, onla­ra güzel söz söylemeye teşvik etmektir. Bu ise kendilerinden sonraki bizzat kendilerinin ve çoluk çocuklarının hallerini hatırlatmakla yapılmaktadır. Ta ki onlar da bunu tasavvur edebilsinler ve bundan ibret alabilsinler. Bu ise öğüt ve ibret almaya götüren en güçlü ifade tarzıdır. Çünkü insan başkasına nasıl dav­ranırsa öyle karşılık görür ve çünkü başkalarının kendisine ne şekilde davran­malarını arzu ediyor ise, diğerlerine de öylece davranması istenir.

Ayet-i kerime aynı zamanda kendisinden önceki buyruklarla da alâkalıdır. Çünkü Yüce Allah’ın, “Erkekler için bir pay… vardır.” buyruğu mirasçılara emir anlamındadır. Yani onlara haklarım veriniz, vasiler de kendilerine verileni ge­reği gibi korusunlar ve bizzat kendi çocukları için korktukları gibi bunlar için de korksunlar, anlamındadır.

Daha sonra Yüce Allah bundan önceki emir ve yasakları pekiştirmekte, vurgulamakta, haksız yere zulmen yetimin malını alan kimselere çetin azaba uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Bu azap cehenneme girip ateşte yakılmala­rıdır. Cehennem ise aşırı derecede yakan alevli bir ateştir. Onun yakıtı insan­lar ve taşlardır. Allah bizleri ondan muhafaza buyursun.

Yemek, netice olarak karından başka bir şeye gitmemekle birlikte, karın­ların söz konusu edilmesinden kasıt, ya bu kimselerin sonuna kadar karınları­nı ateşle dolduracaklarıdır yahut da tekit ve mübalağa içindir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler.” (Âl-i İm-ran, 3/167). Zaten söylemek ağızdan başkasıyla olmaz ki. Yüce Allah’ın şu buy­ruğu da böyledir: “Fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/45). Yüce Allah’ın, “Ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki… ” (En’am, 6/38) buyruğu da böyledir. Çünkü kuş ancak iki kanadıyla uçar. Bütün bunlardan maksat te­kit ve mübalağadır. Aynı zamanda bu ifadelerde yetimin malını yeme zalimliği­nin ne kadar çirkin olduğu anlatılmak istenmiştir.

Yemenin “zulüm” ile kayıtlandırılması yetimin malını hak ile almanın meşru olduğunu ifade etmektedir. Yapılan bir işin ücreti ve karz gibi. Bu ise bir zulüm sayılmaz. Bunu alıp yiyen de zalim değildir.

“Yemek” tabiri ile bütün faydalanmalar, telef ve tüketme yolları kastedil­mektedir. Ancak bu tabirin kullanılması yararlanma yollarının en önemlisi oluşundan dolayıdır.

“Bir ateş” tabiri ise müfessirlerin cumhuruna göre mecaz-ı mürseldir. Yani sebep kastedilmekle birlikte müsebbebin söz konusu edilmesi kabilindendir. Çünkü bu ayet-i kerimede işaret her kişiyedir. Ayetin zahirine göre hüküm, ye­timin malını yiyen herkes hakkında umumidir. Bu ister mümin, ister kâfir ol­sun fark etmez. Ayet-i kerimenin müşrikler hakkında nazil olduğu söylenecek olsa bile, sebebin özelliği hükmü tahsis etmez. Nazarı itibara alınan ise sebe­bin hususiliği değil, lafzın genelliğidir.

Ayrıca bazı haberlerde varit olduğuna göre bu ayet-i kerime nazil olunca herkes yetimlerle birlikte bulunmaktan çekinmeye koyuldu. Öyle ki bu bizzat yetimlerin kendilerine ağır geldi. Bunun üzerine Yüce Allah, “Şayet onlarla bir arada yaşarsanız (onlar) sizin kardeşlerinizdir.” (Bakara, 2/220) buyruğunu in­dirdi.

Advertisements