89

    RevelationCuzPageSurah
    112 7121Ma’idah(5)

٨٩

لَايُؤَاخِذُكُمُ اللّهُ بِاللَّغْوِ فى اَيْمَانِكُمْ وَلكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْليكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْريرُ رَقَبَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلثَةِ اَيَّامٍ ذلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا اَيْمَانَكُمْ كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ ايَاتِه لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

(89) la yüahizükümüllahü billagvi fi eymaniküm ve lakin yüahizüküm bima akkadtümül eyman fe keffaratühu it’amü aşerati mesakine min evseti ma tut’imune ehliküm evkisvetühüm ev tahriru rakabeh fe mel lem yecid fe siyamü selaseti eyyam zalike kefferatü eymaniküm iza haleftüm vahfezu eymaneküm kezalike yübeyyinüllahü leküm ayatihi lealleküm teşkurun

Allah bilmeyerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi muaheze etmez ve lakin bile bile yaptığınız yeminlerden sizi muaheze eder bunun kefareti on miskini doyurmak siz kendi ehlinize yedirdiğiniz orta derecesinde veya onları giydirmek veya köle azat etmek bunları bulamayan kimse üç gün oruç tutar işte bu kefaretidir yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizin sizler yeminlerinizi koruyun Allah ayetlerini size böyle açıklıyor umulur ki şükredersiniz

(89) Allah will not call you to account for what is futile in your oaths, but he will call you to account for you deliberate oaths: for expiation, feed ten indigent persons, on a scale of the average for the food of your families or clothe them or give a slave his freedom. If that is beyond your means, fast for three days. That is the expiation for the oaths ye have sworn. But keep to your oaths. Thus doth Allah make clear to you his sign, that ye may be grateful.

1. lâ yuâhizu-kum(u) : sizi ahaze etmez, sorumlu tutmaz
2. allâhu : Allâh (c.c.)
3. bi el lagvi : boş sözler ile
4. fî eymâni-kum : yeminlerinizdeki
5. ve lâkin yuâhizu-kum : ve lâkin, fakat sizi sorumlu tutar
6. bi-mâ : sebebi ile, dolayısıyla
7. akkadtum(u) : siz akit yaptınız
8. el eymâne : yeminler
9. fe keffâretu-hu : artık onun kefareti
10. it’âmu : yedirme, doyurma
11. aşereti mesâkîne : on yoksul
12. min evsatı : vasat olarak, ortalama
13. mâ tut’ımûne : yedirdiğiniz şeyler, yedirdikleriniz
14. ehlî-kum : sizin ehliniz, ev halkınız
15. ev kisvetu-hum : veya onları giydirme (onların giysileri)
16. ev tahrîru rakabetin : veya, ya da bir köle azâdı
17. fe men : artık kim
18. lem yecid : bulamadı
19. fe sıyâmu : o halde, o taktirde oruç tutsun
20. selâseti eyyâmin : üç gün
21. zâlike keffâretu : işte bu kefarettir (yemini bozmaya karşılıktır)
22. eymâni-kum : sizin yeminleriniz
23. izâ haleftum : yemin edip hilâfına (aksine) hareket ettiğiniz, yemininizi bozduğunuz zaman
24. ve ıhfezû : ve muhafaza edin, koruyun
25. eymâne-kum : yeminlerinizi
26. kezâlike : işte böyle, böylece, bunun gibi
27. yubeyyinu allâhu : Allâh (c.c.) açıklıyor
28. lekum : size
29. âyâti-hi : âyetlerini
30. lealle-kum : umulur ki, böylece siz
31. teşkurûne : şükredersiniz

لَا يُؤَاخِذُكُمْ sizi sorumlu tutmazاللَّهُ Allahبِاللَّغْوِ lağvden dolayıفِي أَيْمَانِكُمْ yeminlerinizdekiوَلَكِنْ ancakيُؤَاخِذُكُمْ sorumlu tutarبِمَاsebebiyleعَقَّدْتُمْ bağlandığınızالْأَيْمَانَ yeminlerفَكَفَّارَتُهُ keffareti deإِطْعَامُ yedirmekعَشَرَةِ onمَسَاكِينَ fakiriمِنْ أَوْسَطِ orta hallisindenمَا تُطْعِمُونَyedirdiğinizinأَهْلِيكُمْ ailenizeأَوْ veyaكِسْوَتُهُمْ onları giydirmekأَوْ ya daتَحْرِيرُ azat etmektirرَقَبَةٍ bir köleفَمَنْ her kimلَمْ يَجِدْ bulamazsaفَصِيَامُoruç tutmalıdırثَلَاثَةِ üçأَيَّامٍ günذَلِكَ işte buكَفَّارَةُ keffaretidirأَيْمَانِكُمْ yeminlerinizinإِذَا حَلَفْتُمْ anlaştığınız zamanوَاحْفَظُوا koruyunأَيْمَانَكُمْyeminleriniziكَذَلِكَ işte böyleيُبَيِّنُ açıklıyorاللَّهُ Allahلَكُمْ sizeآيَاتِهِ ayetleriniلَعَلَّكُمْ umulur kiتَشْكُرُونَ şükredersiniz


SEBEB-İ NÜZUL

Hz. Aişe’den rivayete göre bu âyet-i kerime bir kimsenin “Evet vallahi, hayır vallahi” diye yemin kastı olmaksızın yemin etmesi hakkında nazil olmuş­tur. Bu âyet-i kerime, aynı zamanda yeminlerin bozulması halinde bir keffâret getirmesi sebebiyledir ki Hz. Aişe’den gelen başka bir rivayette de babası Hz. Ebu Bekr’in, bu âyetin inmesine kadar hiçbir yeminin­den dönmediği, bu âyet-i kerimenin nüzulü ile “Eğer yemin eder de yeminim­den başkasını daha hayırlı görürsem Allah’ın verdiği bu ruhsatı kabul eder ve o daha hayırlı olanı işlerim.” dediği nakledilmektedir.

İbn Abbâs’tan rivayete göre ise bundan hemen önceki âyetlerin nüzulüne sebep olan (Osman ibn Maz’ûn ve arkadaşları, ya da Abdullah ibn Revâha)’nın “Ey Allah’ın elçisi, peki bu hususta ettiğimiz yeminler ne olacak?” diye sormalan üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş ve yeminlerini keffâretlemekle emrolunmuşlardır. Hz. Aişe’den gelen rivayet sanki âyet-i kerimenin hükmüne kimlerin girdiğinin beyanı gibi iken İbn Abbâs’tan gelen riva­yet, âyet-i kerimenin öncesine göre nüzul sebebi olmaya daha uygun görünmek­tedir


AÇIKLAMA

İbni Cerîr et-Taberî, İbni Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: “Yüce Allah’ın “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın” buyruğunu kendilerine kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi haram kılan topluluk hakkında indirince o topluluk şöyle dedi: Peki ey Allah’ın rasulü! Bu hususta yapmış olduğumuz yeminlerimiz ne olacak? Bunun üzerine şanı yüce Allah “Allah yeminlerinizdeki lağvden dolayı sizi sorumlu tutmaz…” buy­ruğunu indirdi.”

Taberî bununla ilgili şu açıklamayı da yapar: İşte bu da bizim daha önce söylediğimiz “Bu topluluk kendilerine bazı şeyleri yaptıkları yeminlerle haram kılmışlardı” şeklindeki kanaatimizin lehine bir delildir. Onların yaptıkları bu yemin sebebiyle bu ayet-i kerime nazil oldu

Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyan da Ya’lâ b. Müslim’den şöyle dediğini rivayet eder: Ben Said b. Cübeyr’e bu ayet-i kerime hakkında sordum, şöyle dedi: Ondan önceki ayet-i kerimeyi oku! Ben de “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın…” buyruğundan itibaren “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz ” buyruğuna kadar okudum.

Kastî olmadan yapılan yeminlerden dolayı sorumluluk söz konusu değildir. Bunlara herhangi bir hüküm de taalluk etmez. Bu gibi yeminlere lağv ye­mini denir. Bunlar ise yemin edenin kastî olmayarak dilinden dökülüveren yeminlerdir. Hz. Aişe lağv yemini ile ilgili olarak şöyle der: Resulullah (s.a.) bu­yurdu ki: “Lağv yemini kişinin evindeki “hayır vallahi”, “evet vallahi” şeklindeki sözleridir.”

Şafiînin görüşü de budur. Diğer mezhep imamları (cumhur) ise şöyle derler: Lağv yemini, kişinin doğru olduğunu zannederek geçmişte veya halihazırda olmuş bir durumla ilgili olarak olumlu ya da olumsuz şekilde haber vermesidir. Bu tarifin delili de İbni Abbas’tan lağv yemini ile ilgili olarak söylediği rivayet edilen şu sözlerdir: Lağv yemini, bir iş böyle olmadığı halde onun böyle olduğuna dair yemin etmektir. Bu tarif aynı zamanda Mücahid’den de rivayet edilmiştir: Durumun zannettiği gibi olmamasına rağmen, kişinin bir şey hakkında o şekilde olduğuna dair yemin etmesi demektir.

“Fakat Yüce Allah sizleri bağladığınız (mün’akide) yeminden dolayı sorumlu tutar.” Mün’akide yemin ise kişinin geleceğe dair belli bir maksat ve ka­rarlılık ile bir işi yapacağına ya da yapmayacağına dair ettiği yemindir. Üçüncü bir yemin türü daha vardır ki, buna da “yemin-i gamûs” denir. Hanefîlerin görüşüne göre bu, kasten geçmişe dair yahut halihazırdaki bir durum hakkında yalan yere edilen yemindir. Buna göre yeminler üç türlüdür: Lağv yemini, mün’akide yemin ve gamûs yemin. Taberî, Ebu Malik’ten şöyle dediğini rivayet eder: Yeminler üç türlüdür: Kefareti olan yemin, kefareti olmayan yemin ve ye­min edenin sorumlu olmasını gerektirmeyen yemin.

Kefareti olan yemin şudur: Kişi bir işi yapmayacağına dair yemin eder, sonra da yaparsa o takdirde kefarette bulunması gerekir. Kefareti bulunmayan yemine gelince, kişinin bir şey hakkında kasten yalan söyleyerek ettiği yemindir. Bunda kefaret söz konusu değildir. Sahibinin sorumlu tutulmadığı yemine gelince, kişinin herhangi bir durum hakkında yemin ettiği şekilde olduğu kanaatinde bulunarak yapılan ve ancak durumun sanılanın aksine olduğu yemin­dir. Böyle bir yemin için de kefaret söz konusu değildir. İşte lağv yemin de budur.

Mün’akide (bağlanmış) yemine gelince: Allah adına yahut Allah’ın sıfatla­rından herhangi birisi zikredilerek yapılan yemindir. Çünkü Hz. Peygamber, Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahiplerinin İbni Ömer’den yaptıkları rivayete göre şöyle buyurmuştur: “Her kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin, yahut sussun.” Allah’tan başka herhangi bir varlık adına, Peygamber yahut bir veli adına da olsa yapılan yemin yemin olmaz. Aksine böyle bir şey haramdır.

Fakihler gamûs yemin hakkında birbirinden farklı iki görüşe sahiptirler. Hanefîlerle Malikîler şöyle derler: Gamûs yeminde kefaret yoktur. Çünkü ga­mûs yeminin cezası cehennemi boylamaktır. Şafiîler ile bir grup ilim adamı ise böyle bir yeminde kefaret icap edeceğini söylerler. Çünkü Yüce Allah “Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar.” (Bakara, 2/225) diye buyurmaktadır. Yaptığı yeminde kasten yalan söyleyen bir kimse ise kalbiyle bir günah kazanmış olur ve o bundan dolayı sorumlu tutulur. Çünkü kalbi yemin ederken yalan söylemeyi kararlaştırmış ve kastetmiştir. Yüce Allah ise böyle bir yemin ile ilgili olarak “Bunun kefareti…” diye buyurmaktadır.

Hanefîlerle Malikîlerin görüşüne göre kalplerin kazandıklarından dolayı sorumlu tutulması, ahiretteki bir cezadır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu buy­ruğudur: “Şüphesiz Allah’a olan ahitlerini ve yeminlerini az bir pahaya satan­lar, işte onlar için ahirette hiç bir nasip yoktur.” (Âl-i İmran, 3/77). Burada Yüce Allah ahiretteki azap ile tehdidi söz konusu etmekle birlikte, kefareti söz konusu etmemektedir. Beyhakî ve Hakim Hz. Câbir”den Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğunu rivayet ederler: Her kim benim bu minberimin üzerinde günah yere (yalan yere) yemin ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.” Hz. Peygamber bu şekilde buyurmakla kefareti söz konusu etmemektedir.

Buharî, Müslim ve başkaları Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet ederler: “Her kim zor ve baskı altında yalan yere yemin ediyor ve bu yemini ile Müslüman bir kişinin malının alınmasına sebep oluyorsa, Allah’ın huzuruna Allah kendisine gazap etmiş olarak çıkar.”

Daha sonra Yüce Allah mün’akide yeminin sorumluluk şeklini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Bunun kefareti” ifadesindeki zamir ya siyaktan (ifadenin akışından) anlaşılan yemini bozmaya aittir, ya da bir muzaf takdiri ile fi­ilin kapsamında bulunan yemin akdine döner. Yani bu yemini bozmanın kefa­reti… Yeminini bozan kişinin ister kasten ister yanılarak ve unutarak, ister ha­ta ederek, ister uykulu iken, ister baygın, deli ya da zor altında kalarak boz­muş olsun, kefarette bulunması gerekir.

Gücü yeten kimsenin yemin kefareti şu üç husustan birisini yapmaktır; o bunlardan birisini seçebilir: Cumhurun görüşüne göre her bir yoksula bir müd (675 gram) buğday olmak üzere on yoksula yemek yedirmek. Bu buğdayın o belde halkının genel olarak yediği ortalama türden olması gerekir. Ne en kali­telisi ne de en kalitesizi olmalıdır. Kefaret, bir defalık ekmek ve onunla birlikte et yiyeceği de olur. Çünkü Hasan-ı Basrî ve Muhammed b. Şîrîn şöyle demekte­dir: On fakire bir defa et ve ekmek yedirmesi yeterlidir. Hanefîler ise fıtır sadakası olarak ödenmesi gereken miktar diye bunu tespit etmişlerdir. Bu da yarım sa’ (2751 gram) buğday veya bir sa’ hurma, arpa veya unu ya da bunların kıy­metidir. Bu da öğle ve akşam iki defa doyuracak kadar yemektir. Çünkü Hz. Ali “Öğle ve akşam ve yemek yedirir” demiştir.

“Veya onları giydirmek…” Yani ülke ve zaman farklılığına uygun olarak fakirleri giydirir. Yedirmekte olduğu gibi orta hallisini seçer. Her bir fakire baştan aşağı bir entari gibi ortalama bir elbise veya bir gömlek ya da pantolon verir. Hanefiler ise pantolon ve sarık ile giydirmeyi yeterli görmezler. Çünkü onlara göre giyimin asgari miktarı bedenin tümünü örten miktardır.

‘Yahut bir köle azat etmektir.” Yani, eğer köle varsa bir kişiyi hürriyetine kavuşturmaktır. Cumhurun görüşüne göre -hata ile öldürme ve zihar kefaretinde olduğu gibi- kölenin mümin olması şartı vardır. Onlar bu kanaati mutlak olan (bu buyruktaki köleyi) diğer kefaretleri öngören buyruklardaki kayıtlı ifadeye hamletmişlerdir. Hanefiler ise kölenin mümin olmasını şart görmezler. Onlara göre kâfir bir köleyi azat etmek de yeterlidir. Bu görüşlerini burada varit olan nassın mutlak ifadesine dayanarak ileri sürmüşlerdir. Yemin kefaretinde lafzın gereğini mutlak olarak bırakmak icap eder. Bu gibi durumlarda her nas ile ayrıca amel edilir. Çünkü hata yoluyla öldürme kefaretinde kölenin mümin olma şartının koşulmasının manası aklen idrak edilemez. O bakımdan nas bu hususta neye dair varit olmuş ise o kadarıyla yetinilir, dışına çıkılmaz.

“Fakat kim bulamazsa üç gün oruç tutsun.” Yani her kim on fakiri yedire-mez yahut giydiremez yahut bir köle azat edemezse veya her kim bu üç husus­tan herhangi birisini yerine getirme imkânını bulamazsa, o takdirde üç gün oruç tutması icap eder. Hanefilerle Hanbelîlerin görüşüne göre bu üç gün oru­cun peşpeşe olması gerekir. Ancak Malikîlerle Şafiîlerin görüşüne göre orucun peşpeşe olma şartı yoktur.

Birinci görüşün delili Hâkim, îbni Cerîr et-Taberî ve başkalarının sahih bir yolla kaydettikleri şu rivayettir: Übeyy b. Ka*b bu buyruğu, “Aralıksız üç gün oruç tutsun” diye okurdu. Bu aynı zamanda İbni Mes’ud’dan da gelmiş bir rivayettir. Süfyan es-Sevrî’nin belirttiği gibi er-Râbiî’in mushafmda da böylece tespit edilmiştir. İbni Merdûveyh de bunu İbni Abbas’tan şöylece rivayet et­mektedir: “Fakat kim bulamazsa aralıksız üç gün oruç tutsun.”

İkinci görüşe göre bu kıraet delil olarak kullanılmayacak şaz (istisnaî) bir kıraettir, ancak mütevatir kıraet delil olur.

“Güç yetirmek” kişinin aile halkının bir gün bir gecelik yiyeceğinden fazlasına sahip olması demektir. İbni Cerîr’in tercih ettiği görüş budur. Kişi, içinde bulunduğu günün kendisinin ve aile halkının yiyecek ihtiyacından arta kalanından yemin kefaretini çıkartıp verir.

İbni Cerîr, Saîd b. Cübeyr ve Hasan-ı Basrî’den şöyle dediklerini rivayet eder: Her kim üç dirhem bulacak olur ise yoksul doyurması gerekir, aksi tak­dirde oruç tutar.

Kefaretin belli bir vakti yoktur. Ancak, erken yerine getirilmesi müstehaptır. Şayet hastalanacak olursa gücü yettiği vakit oruç tutar. Eğer oruç tutmakta acizliği devam ederse, Allah’ın onu affedip merhamet edeceği umulur. Mirasçı kişi, (miras bırakanın) kefaretini teberru yoluyla verme hakkına sahiptir.

“İşte bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur.” Yani Allah adına yahut onun isim ya da sıfatlarından birisi ile yemin edip yemininizi bozduğunuz takdirde şer’î yemin kefareti budur. Ayet-i kerimede ayrıca yeminin bozulmasından söz edilmeyişi, kefaretin bizzat yemin ile değil de yeminin bozulması halinde vacip oluşundan dolayıdır. Hanefilere göre yemini bozmadan kefarette bulunmak caiz değildir. Şafiîye göre ise eğer yemin eden kişi yeminini bozmakla asi olmayacaksa, malıyla bozmadan önce kefarette bulunması caizdir.

“Yeminlerinizi koruyun yeminlerinize bağlı kalın, yeminlerinizi bozmayın. Kurtubî’nin tercih ettiği açıklamaya göre ise, “Yemininizi bozduğunuz takdirde kefareti yerine getirmek suretiyle yeminlerinizi koruyunuz” demektir. İbni Cerîr ise şöyle der: Bunun anlamı yeminlerinizi (bozduğunuz taktirde) ke-faretsiz bırakmayın şeklindedir. Burda kastedilen ise yemini bozmanın masi-yet olduğu ve hakkında yemin edilen şeye muhalefet bulunduğu durumlardaki yeminlerdir.

“Allah size ayetlerini… böyle açıklıyor.” İşte Yüce Allah bu açıklamada ol­duğu gibi, sizlere şeriatının belirgin özelliklerini, dininin hükümlerini beyan ediyor, yani geniş geniş açıklıyor, vuzuha kavuşturuyor.

“Şükredesiniz diye.” Yani O, böylelikle sizleri size öğrettikleri ile nimetine şükretmenizi ve bu gibi hallerden kurtuluş yolunu bulmanızı istiyor.

Yapılan yemin vacip olan bir işi yapmaya yahut bir haramı terk etmeye dair ise o yemini bozmak haram olur. Eğer mendup ya da mubah olan bir işi yapmaya yemin edilmiş ise o yemine bağlılık menduptur, yemini bozmak da mekruhtur. Masiyet olan bir işe veya haram bir işe yemin ettiği takdirde onu bozmak ve kefaretini yerine getirmek icap eder. Çünkü -İbni Mace dışında- Kütüb-i Sitte sahiplerinin Abdurrahman b. Semura’dan rivayetlerine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir hususta yemin eder de baş­kasının ondan hayırlı olduğunu görürsen hayırlı olanı yap ve yemininin kefare­tini öde.” Ayrıca İbni Mace tarafından rivayet edilen Hz. Aişe yoluyla gelen şu hadis de bunun delilidir: “Her kim bir akrabalık bağını koparma yahut uygun olmayan bir şey hakkında yemin ederse, doğru olan, onun yeminine bağlı kalması değil, yaptığı bu yeminin gereğini yapmamasıdır.” Yani yeminine bağlılık göstermemesidir. Fakat bu durumda da kefarette bulunması icap eder.

Yapılan yemin ister itaatte ister masiyette ister mubah hususta olsun, bozulduğu takdirde kefaretin yerine getirilmesi icap eder

Advertisements