96

٩٦

قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذلِكَ سَوَّلَتْ لى نَفْسى

(96) kale besurtü bi ma lem yebsuru bihi fe kabadtü kabdatem min eserir rasuli fe nebeztüha ve kezalike sevvelet li nefsi
(samir’i) dedi ki ben onların görmediklerini gördüm hemen avuçladım resülün izinden bir avuç toprak sonra onu ateşe attım böylece nefsim beni (bu işe) sürükledi

(96) He replied, “I saw what they saw not: so I took a handful (of dust) from the footprint of the Messenger, and threw it (into the calf): thus did my soul suggest to me.”

1. kâle : dedi
2. basurtu : ben gördüm
3. bi mâ : şeyleri
4. lem yabsurû : göremediler
5. bi-hî : ona, onu
6. fe : o zaman, böylece
7. kabadtu : avuçladım, aldım
8. kabdaten : bir avuç
9. min eseri : izinden
10. er resûli : resûl, elçi
11. fe : sonra
12. nebeztu-hâ : onu attım
13. ve kezâlike : ve işte böyle, böylece
14. sevvelet : güzel gösterdi
15. lî nefsî : nefs için