63

٦٣

لَوْلَا يَنْهيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِءْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

(63) lev la yenhahümür rabbaniyyune vel ahbaru an kavlihimül isme ve eklihimüs suht le bi’se ma kanu yasneun

bunları men etselerdi ruhbanlar ve alimler günah söz söylemelerinden ve rüşvet yemelerinden yaptıkları iş ne kötü idi

(63) Why do not the rabbis and the doctors of law forbid them from their (habit of) uttering sinful words and eating things forbidden? evil indeed are their works.

1. lev lâ yenhâ-hum(u) : onları nehy etmeli (men etmeli) değiller miydi?
2. er rabbâniyyûne : Rabbanîler, din âlimleri
3. ve el ahbâru : ve hahamlar, zâhitler
4. an kavli-him(u) : sözlerinden
5. el isme : günah
6. ve eklihim(u) es suhte : ve onların haram yemeleri
7. lebi’se mâ kânû : oldukları şey ne kötü
8. yasneûne : yapıyorlar

لَوْلَا يَنْهَاهُمْ onları alıkoysalardı yaالرَّبَّانِيُّونَ rabbanilerوَالْأَحْبَارُ ve bilginleriعَنْ قَوْلِهِمْ konuşmalardanالْإِثْمَ günah olanوَأَكْلِهِمْ ve yemelerindenالسُّحْتَharamلَبِئْسَ ne kötüdürمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ yapmakta oldukları şey


AÇIKLAMA

“Ey iman edenler…” diye başlayan 57. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak Ebu’ş-Şeyh b. Hayyân el-Ensârî el-Isfahânî İbni Abbâs’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rifâa b. Zeyd b. et-Tâbût ile Suveyd b. el-Hâris Müslüman olduklarını açığa vurmakla birlikte münafıklık ediyorlardı. Müslümanlardan bir kimse de bu ikisine oldukça sevgi besliyordu. Bunun üzerine Yüce Allah: “Ey iman edenler! Sizden önce… dininizi alay ve eğlenceye alanları ve kâfirleri veli edinmeyin.” buyruğundan itibaren “Allah gizlemekte olduklarını daha iyi bilir.” buyruğuna kadar olan buyrukları indirdi.

Yine dedi ki: Aralarında Ebu Yâsir b. el-Hattâb, Nâfi’ b. Ebi Nâfı’nin bu­lunduğu bir grup Yahudi Peygamber (s.a.)’e gelip: “Biz peygamberlerden kime iman edeceğiz?” diye sordular. O da şu cevabı verdi: “Ben Allah’a, “İbrahim’e, İsmail’e, İshâk’a, Ya’kûb’a ve Esbâta indirilenlere Musa’ya ve İsa’ya verilenlere, bütün peygamberlere Rablerinden verilenlere (iman ettim). Onlardan herhangi birisi arasında fark gözetmeyiz, biz ona teslim olmuşlarız.” (Al-i İmran, 3/84). Fakat Hz. İsa anılınca peygamberliğini inkâr ettiler ve biz İsa’ya da iman et­meyiz, ona iman edene de iman etmeyiz. Bunun üzerine Yüce Allah hakların­da: “De ki: Ey Kitab Ehli! Bizi ayıplamanızın Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamızdan ve sizin bir çoğunuzun da fasık kimseler olma­nızdan başka bir sebebi mi var?” ayetini indirdi.

Bir rivayette de şöyle denilmektedir: Hz. İsa anılınca şöyle dediler: “Biz si­zin dininizden daha kötü bir din tanımıyoruz. İbni Abbâs’tan gelen bir rivayet­te de şöyle denmektedir: Yahudilerle müşriklerden bir topluluk secdeye vardık­ları sırada Müslümanların bu durumlarına güldüler. Bunun üzerine Yüce Allah: “Ey iman edenler… kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlenceye alanları ve kâfirleri veli edinmeyin.” buyruğunu indirdi.

Bu ayetlerin konusu İslama ve Müslümanlara düşmanlık besleyen, İslâmın tertemiz sert hükümleriyle alay eden ve onları bir çeşit oyuncak edinen Kitap Ehli ve müşrikleri veli edinmekten nefret ettirmek, uzaklaştırmaktır.

Ey iman edenler! Dininizle alay eden, dininizin şeâirini, şerı hükümlerini bir çeşit oyuncak edinen Yahudi, Hristiyan, müşrik ve münafıklardan oluşan bütün kâfirleri hiç bir şekilde veliler, yani antlaşmalar, dost ve yardımcılar edinmeyiniz. Çünkü bir şey ile alay eden kimse ona karşı inat eden, onu kü­çümseyen, ona iman etmeyen, ona ve o şeye sahip olanlara düşmanlık besleyen bir kimsedir. İsterse bunlar size sevgi gösterisinde bulunsunlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İman edenlerle karşılaştıklarında: İman ettik, der­ler. Kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise: Şüphesiz ki, biz sizinle bera­beriz. Biz ancak alay edenleriz, derler.” (Bakara, 2/14).

Ey iman edenler! Eğer gerçekten siz imanınızda samimi, imanınızın hü­kümlerine saygı gösteren, onun sınırları çerçevesinde ona bağlı kalan kimseler iseniz yakut eğer sizler şu sefillerinden alay ve oyuncak edindikleri Allah’ın şe­riatına iman eden müminler iseniz, Allah’ın azabından ve tekdidinden korku­nuz.

Aynı şekilde sizler ezan ile namaza çağırdığınız vakit, namazı bir oyun ve eğlence edindiler. Çünkü onlar Allak’a ibadetin ve Allah’ın şeriatının manasına akıl erdiremiyorlar. İşte bunlar ezanı duyduğunda ezan sesini işitemeyeceği ye­re kadar kaçan şeytana tabi olanların nitelikleridir.

Daba sonra Yüce Allah onlarla tartışarak şöyle demektedir: Ey Muhammed! Şu dininizi eğlenceye alıp oyuncak edinen Kitap Ehli’ne de ki: Bizim Allah’a ve peygamberlerine sapasağlam ve sarsılmaz olan imanımız ile bize indi­rilenlere, daha önceki peygamberlere indirilen kitaplara iman etmekten başka neyimizi ayıplıyor veya reddediyorsunuz? Bunlar ayıp şeyler değildir ve bun­larda kınanacak bir taraf da yoktur. Bu durumda bu istisna, munkatı’ bir istis­nadır: Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onların berikilerden intikam alışlarının tek sebebi, Aziz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi.” (Bürûc, 85/8); “Halbuki onlardan intikam almaya kalkışmalarının tek sebebi, Allah’ın ve peygamberinin kendilerini lütfuyla zenginleştirmiş olmasıydı.” (Tevbe, 9/74)

Bir diğer sebep ise sizin çoğunuzun fasık kimseler oluşudur. Yani dinin hakikatinin dışına çıkan ve inat eden kimseler olmanızdan başka bir sebep yok­tur. Siz din namına taassup ve boş taklitlerden başka bir şeye sahip değilsiniz.

Yüce Allah’ın: “Ve sizin bir çoğunuzun da fasık kimseler olmanızdan baş­ka” buyruğu daha önce geçen “inanmamızdan”a. atfedilmiştir. Yani: Bizi ayıp­lamanızın tek sebebi, bir taraftan iman edişimiz, diğer taraftan ve aynı zaman­da sizin hakkınızda, isyan edip imanın dışına çıkışınıza dair hüküm vermemizdir. Şöyle denilmiş gibidir: Siz ancak İslâm’ın dışına çıkmış olduğunuz halde, bizim İslâm dinine girmemiz suretiyle size muhalefet edişimizi reddediyor, tep­kiyle karşılıyoruz.

Hazfedilmiş bir muzafın takdiri de mümkündür. Yani sizin bizi ayıplama­nızın sebebi, sizin fasıklar olduğunuza inanışımızdır.

Bir mecrura atfedilmiş olması da mümkündür: Sizler ancak Allah’a ve bi­ze indirilenlere iman ettiğimizden dolayı, bir de sizin çoğunluğunuzun fasıklar oluşunuzdan ötürü bizi ayıplıyorsunuz.

Burada “çoğunuz” tabirinin kullanılış sebebi kimi Kitap Ehli kimselerin hâlâ tevhid, ibadet, hak ve adalete bağlılık, hayrı sevmek gibi dinin esaslarına sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etmeleriydi.

Daha sonra Yüce Allah onların alay etmelerine şu buyruğu ile cevap ver­mektedir: Ey Muhammed! Onlara de ki: Ey “dininizden daha kötü bir şey bil­miyoruz” diyerek, dinimizle alay edenler! Ben sizlere bu din sahibi kimselerden daha kötü yahut da Allah’ın lanetlediği kimsenin dininden daha kötü bir kim­seyi haber vereyim mi?

Bu ise onların, bu daha kötünün mahiyeti ile ilgili bir diğer soru sormala­rını gerektirdiğinden Yüce Allah şöylece cevap vermektedir:

Bundan daha kötü olan ise: “O kimseler ki, Allah onlara lanet etmiş, aleyh­lerine gazap etmiş, onlardan maymunlar, domuzlar ve tâğûta ibadet edenler kılmıştır.” Yani söylediklerinizden ve hakkımızda zannettiklerinizden daha kö­tü olanı size haber vereyim mi? Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemekte­dir: “De ki: Ben size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? O ateştir.” (Hacc, 22/72). Böylelikle alay edilip oyunlarına karşı delil getirmek suretiyle azarlanışlarından daha ağır bir azar ve bir ayıplamaya geçilmektedir. Bu ise geçmişlerinin peygamberlerine karşı kötü durumlarını Allahu Teâlâ’nın da fasıklıklarına karşı onları cezalandırmalarını hatırlatmaktır.

“Allah’ın lanetlediği”, rahmetinden kovup uzaklaştırdığı kimse demektir. Lanet, ilâhî gazabı, ilâhî gazap da laneti gerektirir. Çünkü lanet, Allah’ın gaza­bına uğrayan kimseler için sorgulanmanın nihâî noktasıdır.

Allah’ın kendisine gazap ettiği kimse, bir daha kendisinden ebediyyen razı olmamak üzere gazap ettiği kimse demektir.

Onlara olan gazap ve öfkesi dolayısıyla aralarından domuz ve maymunlar kıldığı kimseler. İşte Allah böylelikle dünya hayatında onları rezil etmiş, ibretli bir şekilde cezalandırmıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktır: “Andolsun ki, aranızda Cumartesi de haddi aşanları bilmişsinizdir. Biz de on­lara haydi aşağılık maymunlar olun, demiştik.” (el-Bakara, 2/65) Daha sonra gelecek şu buyruğu da andırmaktadır: ‘Ne zaman ki onlar kendilerine kılınan yasağa karşı baş kaldırdılar, biz de onlara: Aşağılık maymunlar olunuz! de­dik.” (A’râf, 7/166) Cumhur onların hakikaten mesholunduklarına (hilkatleri­nin değiştirildiğine) kanidir. Onlar maymun ve domuzlara döndürüldüler, son­ra da yok olup gittiler. Maymunlara dönüştürülenler cumartesi yasağını çiğne­yenler, domuzlara dönüştürülenler ise Hz. İsa’ya indirilen sofrayı inkâr ederek kâfir olanlardı. Yine rivayet edildiğine göre, her iki mesh de cumartesi yasağını çiğneyenler hakkında olmuş ve onların gençleri maymunlara, yaşlıları da do­muzlara dönüştürülmüştü. Nesillerinin yok olduğunun delili ise Müslim ve başkalarının İbni Mes’ûd’dan yaptığı şu rivayettir: “Resulullah (s.a.)’a may­munlar ve domuzlar hakkında: Bunlar Allah’ın mesh ettiği kimselerden midir? diye sorulmuş o da şöyle buyurmuştu: “Allah helak ettiği yahut mesh ettiği di­ye buyurmuştur bir kavme bir nesil ve arkalarından gelecek bir zürriyet takdir etmemiştir. Şüphesiz ki, maymunlar da domuzlar da bundan önce de var idi­ler.”

Taberî de Mücahid ve başkalarından Yüce Allah’ın: “Aşağılık maymunlar olunuz.” buyruğu hakkında, yani zelil ve küçülmüş maymunlar olunuz, açıkla­masını yaptıklarını nakletmektedir.

Tâğût’a ibadet edenler, yani aralarından Allah’ı bırakıp tâğûtu mabud edi­nen kimseler kıldığı kesim ve topluluklar, demektir. Tâğût ise Allah’tan başka kendisine ibadet olunan put, şeytan, buzağı gibi şeylerdir. Onların buzağıya ta­pınmaları ise şeytanın kendilerine güzel gösterdiği şeylerdendi. Böylelikle on­ların o buzağıya ibadetleri gerçekte şeytana yapılmış bir ibadetti.

İşte sözü geçen bu gülünç ve ayıp niteliklere, kusurlara sahip olanlar, si­zin hakkımızdaki kanaatlerinden daha kötü bir durumdadırlar. Zira böylelerinin ahirette cehennemden başka gidecek yerleri yoktur ve böyleleri mute­dil ve orta yol olan doğru yoldan sapmış kimselerdir. “Kötü… ve sapık” tabir­lerinin birlikte kullanılması üstünlük ifade etmek için değildir. Çünkü bu din, katıksız bir hayırdır. Bu, karşı tarafta bulunmayan şeyler hakkında ismi tafdilleri kullanmak kabilindendir. Böyle bir ifade onların lafızlarına müşakele (kullandıkları lafızlara benzer lafızlar kullanmak) ve kendi kana­atlerini doğru farz ederek onlara cevap vermek kabilindendir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “O günde cennetlikler hem yerleştikleri yer bakı­mından daha hayırlıdır, hem de dinlenecekleri yerleri daha güzeldir.” (Furkân, 25/24)

Daha sonra Yüce Allah, münafıkların durumlarını açıklayacak: “Size gel­diklerinde…” diye buyurmaktadır. Yani Yahudi münafıklar size geldikleri va­kit, biz peygambere ve ona indirilene iman ettik, derler. Oysa onlar küfür ile beraberdirler ve kalplerinde küfür üzere karar kılmışlardır. Ey Muhammed! Yanına veya yanınıza girdiklerinde yahut yanınızdan çıkıp gittiklerinde du­rumları aynıdır onlar, Asla küfürlerinden vazgeçmemişlerdir. Bu ise Yahudi münafıkların bilinen bir niteliğidir. Zahiren müminlere karşı iyi görünürler.

Kalplerinde ise küfür gizlidir. Onların bütün işleri aldatmak, hile ve tuzak kur­maktır. Yüce Allah’ın buyruğunda olduğu gibi: “İman edenlerle karşılaştıkla­rında: İman ettik, derler, fakat biribirleriyle başbaşa kaldıklarında ise: Allah’ın size açtığını Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil getirsinler diye mi haber ve­riyorsunuz, derler.” (Bakara, 2/76) Onların tümü ahmaktırlar. Çünkü Yüce Allah gizlediklerini daha iyi bilir. Yani onların kalplerinde sakladıklarını, gizle­diklerini O çok iyi bilendir. İsterse insanlara gerçeğe muhalif olanı izhar etsin­ler. Şüphesiz ki, Allah gizli olanı da aşikar olanı da bilir. Onları kendilerinden daha iyi bilir. Bu hallerine karşılık olarak da onları tam anlamıyla cezalandıra­caktır. Peygamber (s.a.)’in olsun, müminlerin olsun yanına girdiklerinde ve yanlarından çıkıp gittiklerinde, içlerinde sakladıkları kin, hile, desise, kötü ni­yetler, yalan ve hainlik olduğu gibi kalmıştır. Asla değişiklik göstermemiştir: “Yahudilerden yana alabildiğine kulak veren ve başka bir kavim için dinleyen­ler vardır.” (Mâide, 5/41).

Onlar, bu özellikleriyle sapık, eşine ender rastlanır şaşkın kimselerdir. Çünkü Allah rasulü ile birlikte uyanık bir kalp ve edep ile birlikte oturup kal­kan kimsenin kalbine belki de aynı kişi, onu görür görmez ve sözünü işitir işit­mez, onu öldürme kastında dahi bulunacak bir kimse olabilirdi Allah fazla geçmeden imanın nurunu bırakırdı.

Daha sonra Kur’an-ı Kerîm sözü geçenlerden daha da kötü bir takım nite­liklerini de zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Onlardan bir çoğunun… gö­rürsün.” Yani ey Peygamber! Sen, dininle alay eden bu Yahudilerin bir çoğu­nun günahı işlemeye, zulüm ve masiyetlere, insanlara haksızlık yapmayı, batıl yollarla mallarını yemeye koşuştuklarını, bütün bunları yapmakta ellerini ça­buk tuttuklarını görürsün. Onların yaptıkları bu iş ne kadar kötü, bu haksız­lıkları ne kadar çirkin; davranışları ne kadar da berbattı!

Sonra Yüce Allah onların ilim adamlarını günahı gerektirecek sözler söy­lemekten ve yalandan kaçınmaya teşvik ederek: “Rabbaniler ve bilginler onla­rı… vazgeçirmeye çalışmalı değiller miydi?” buyurmaktadır. Kadı Beydâvî der ki: “Bu, teşvik içindir. Çünkü “değiller miydi?” anlamını ifade eden (lev-lâ) eda­tı mazi (di’li geçmiş) fiilin başına geldiği takdirde, azar ifade eder. Gelecek za­man (muzâri) ifade eden fiilin başına geldiği takdirde ise teşvik ifade eder. Yani Rabbaniler onları teşvik etmeli değil miydi? Rabbanilerden kasıt ise üzerlerin­de yetki sahibi, yönetici olan ilim adamlarıdır. Bilginler (el-Ahbâr) den kasıt ise, yönetici olmayıp sadece ilim adamı olan kimselerdir. İşte onların Rabba­nileri ve ilim adamları, kendilerine bunları işlemekten alıkoymalı değil miydi? Bunu terkedip münkere razı oluşları dolayısıyla yaptıkları bu iş ne kadar da kötüdür! Adeta onlar bizzat münkerleri işleyenlerden daha büyük günah sahi­bi gibi sunulmaktadırlar. Çünkü her bir iş yapan kimseye “yapan (sâni’)” adı verilmez ve her bir işe de sinâ’a denilmez. Kişi, bu hususta ileri dereceye varıp gereken eğitimi alıp ona nispet olunmadıkça bu tabirler kullanılmaz. Nitekim ez-Zemahşerî de böyle demektedir. Kurtubî de şöyle der: Sun’ “işlemek (amel etmek)” anlamındadır. Şu kadar var ki, yapılan işin iyi ve güzel yapılmasını ge­rektirmektedir.

İbni Abbâs (r.a.)’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bu, Kur’ân-ı Ke-rîm’deki en ağır ayet-i kerimedir. Yani Kur’ân-ı Kerîm’de ilim adamlarını bu ayet-i kerimeden daha ağır bir şekilde azarlayan başka bir ayet-i kerime yok­tur. ed-Dahhâk şöyle der: Bana göre Kur’ân-ı Kerîm’de bu ayetten daha çok korkutan bir başka ayet yoktur. Yani bu ayet-i kerime insanları doğruya ilet­mek, hidayet yolunu göstermek hususunda kusurlu davranıp ferdin de toplu­mun da hayat düzenini ifsad eden kötülük ve günahları yasaklamayı terketmeleri halinde, ilim adamlarına karşı ağır bir delildir.

Advertisements