151

١٥١

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لى وَلِاَخى وَاَدْخِلْنَا فى رَحْمَتِكَ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمينَ

(151) kale rabbiğfir li ve li ehiy ve edhilna fi rahmetike ve ente erhamür rahimin

dedi ya Rabbi beni ve kardeşimi bağışla bizi rahmetine koy sen merhametlilerin en merhametlisisin

(151) Moses prayed: O my Lord forgive me and my brother admit us to thy mercy for thou art the Most Merciful of those who show mercy

1. kâle : dedi
2. rabbıgfirlî (rabbi ıgfir-lî) : Rabbim beni mağfiret et
3. ve li ahî : ve kardeşimi
4. ve edhil-nâ : bizi dahil et
5. fî rahmeti-ke : senin rahmetinin içine
6. ve ente : ve sen
7. erhamu er râhımîne : rahmet edenlerin en çok rahmet edenisin

قَالَ dedi kiرَبِّ Rabbimاغْفِرْ bağışlaلِي beni deوَلِأَخِي kardeşimi deوَأَدْخِلْنَا bizi alفِي رَحْمَتِكَ rahmetineوَأَنْتَ şüphesiz senأَرْحَمُ en merhametlisisinالرَّاحِمِينَ merhamet edenlerin


AÇIKLAMA

Allahu Teâlâ, İsrailoğullarının yaptığını Musa (a.s.)’a Tur dağında iken haber verdi: “Gerçekten biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Samirî de on­ları saptırdı. Musa gazaplı ve üzgün olarak kavmine döndü. Dedi ki: “Ey kav­mim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa size vadettiğim süre uzun mu oldu? Yahut üzerinize Rabbinizin gazabının gelmesini mi istediniz de, bana olan vaadinizde durmadınız?” (Tâ-Hâ, 23/85-86).

Musa (a.s.), buluşma yerinden dönüşünde, kızgın ve çok üzüntülüydü. Kavmine şöyle dedi: Yokluğumda ne kötü iş yaptınız. Rabbimle münacat için Tur dağına gittikten sonra, bana ne kötü halef oldunuz. Ben, tevhid akidesini size açıklamış, kalblerinize o akideyi ekmiş, ruhlarınızı şirkten ve putperestlik­ten temizlemiş, inek heykelleri şeklindeki putlara tapan kavmin sapıklığından sizi korkutmuş olduğum halde, siz Allah’a ibadeti ve O’nun tevhid akidesini bı­rakıp Samirî’ye uyarak buzağıya taptınız.. Musa (a.s.), büyük bir azimle ve cesaretle onlara halis tevhidi telkin etmiş, başka milletlerin edindiği gibi, ken­dilerine de bir ilâh edinmesini istedikleri zaman, onların bu davranışını hoş karşılamamıştı.

Musa (a.s.): Rabbiniz size kırk gün vaad ettiği halde, siz buna sabrede­meyip acele mi ettiniz? dedi. Onlar, Musa (a.s.)’ın ilk otuz günde gelmediğini görünce, öldüğünü düşünmüşlerdi. Yani benim hakkımda hüküm vermek­te acele ettiniz. Zemahşerî şöyle der: “Rabbinizin emrinde -Musa’yı bekle­mek- ve size tavsiye ettiği şeyde acele mi ettiniz? Söz verilen vaktin sona er­diğini, benim dönmeyeceğimi mi, öldüğümü mü düşündünüz? Diğer peygam­berlerden sonra ümmetlerinin değiştiği gibi, siz de değiştiniz. Rivayete göre Samirî, onlara buzağı heykelini yaptığı zaman şöyle demişti: “İşte bu, sizin ve Musa’nın ilâhıdır.” Çünkü Musa öldü, asla geri dönmeyecek dedi, demek­tir.

Musa (a.s.) buzağı olayını duyunca, çok canı sıkıldı. Bu, Allah için ve dinî gayretinden dolayı idi ve levhaları elinden attı. Musa (a.s.) çok öfkeli, Harun (a.s.) ise, ondan daha yumuşaktı. Onun için de İsrailoğulları, onu Musa (a.s.)’dan daha çok seviyorlardı.

Rivayet olunduğuna göre, Tevrat yedi parçaydı. Musa (a.s.) levhaları bıra­kınca kırıldılar. Onlardan altı parça kaldırıldı, tek bir parça kaldı. Kaldırılan­larda, her şeyin açıklaması, geri kalanda da hidayet ve rahmet vardı. İbni Ebî Hatim’in rivayetine göre, İbni Abbas şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah, Musa (a.s.)’a merhamet etsin, görülen, haber verilen gibi değil­dir. Rabbi ona, kavminin kendinden sonra fitneye düştüğünü haber verdi, lev­haları atmadı. Onları o halde görünce levhaları attı.”

Olayın şiddetinden dolayı, kendini kaybederek ve kardeşinin kendisine halife olmakta, insanları buzağıya tapmaktan alıkoymakta kusurlu olduğunu zannederek, kardeşinin başını kendine doğru çekmeye başladı. Çünkü halefin, selefin yoluna tabi olması gerekirdi: “Musa Harun’a: “Onları sapıklıkta gördü­ğünde, seni bana uymaktan alıkoyan neydi? Yoksa benim emrime asi mi ol­dun?” dedi.” (Tâ-Hâ, 20/92-93).

Musa (a.s.), yaptığında mazurdu. Çünkü o, hak için kızıyordu. Peygambe­rimiz (a.s.) de, kendi nefsi için değil, Allah’ın emirleri, mukaddesat çiğnendiği zaman kızardı.

Harun (a.s.), Musa (a.s.)’a şöyle cevap verdi: Ey anamın oğlu! Beni kına­mak, azarlamak ve Allah’a karşı görevimde kusurlu davranmakla suçlama ko­nusunda acele etme. Ben onların bu hareketini tasvip etmedim. Onlara nasi­hat ettim. Fakat onlar beni zayıf buldular, tek kişi kaldım. Sözüme kulak ver­mediler, neredeyse beni öldüreceklerdi.

Ey anamın oğlu! Beni düşmana güldürme, onların arzusunu -tahkir ve kö­tüleme- yapma, onlara kızdığın gibi, bana da kızma. Beni onlarla aynı kefeye koyma. Beni buzağıya tapanlardan sanma, ben onlardan ve onların düştükleri zulüm hatasından uzağım.

Musa, kardeşi bu şekilde özür dileyince kalbi yumuşadı ve şöyle dedi: Rabbim! Kardeşime karşı sert ve katı söz ve davranışla kusur işlediysem beni ba­ğışla. Bana hilafeti esnasında işledikleri günah ve suçtan dolayı insanları en­gellemede kusur işlediyse kardeşimi de bağışla. Bizi engin rahmetinin içine koy. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Dünya ve ahirette rahmetini biz­den ayırma.

Musa, kardeşini memnun etmek ve insanlara, ondan razı olduğunu göster­mek için böyle dua etti.

Bundan anlaşılıyor ki Harun, azim ve irade kuvveti, meseleleri sağlam bir şekilde ele alma konusunda, Musa’dan daha hafif kalmaktaydı.

Harun, buzağının ilâh edinilmesi suçundan uzak olduğunu, onlara nasihat etme hususunda kusurlu olmadığını açıkladı. Allah da onu bağışladı. Bu, bu­günkü Tevrat’ta bulunan, Harun’un, onlara buzağı yaptığı şeklindeki anlayışa terstir

Advertisements