35

    RevelationCuzPageSurah
    92 583Nisa(4)

٣٥

وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ اَهْلِه وَحَكَمًا مِنْ اَهْلِهَا اِنْ يُريدَا اِصْلَاحًا يُوَفِّقِ اللّهُ بَيْنَهُمَا اِنَّ اللّهَ كَانَ عَليمًا خَبيرًا

(35) ve in hiftüm şikaka beynihima feb’asu hakemem min ehlihi ve hakemem min ehliha iy yürida islahay yüveffikillahü beynehüma innellahe kane alimen habira

eğer korkarsanız karı kocanın arasının açılmasından onlara bir hakem (gönderin) erkeğin ailesinden bir hakem de kadının ailesinden eğer barışmak isterlerse Allah ikisinin arasında muvaffakiyet verir şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberi olandır

(35) If ye fear a breach between them twain, appoint (two) arbiters, one from his family, and the other from hers if they wish for peace, Allah will cause their reconciliation: for Allah hath full knowledge, and is acquainted with all things.

1. ve in hıftum : ve eğer korkarsanız
2. şıkâka : ayrılık, açılma
3. beyni-himâ : onların ikisinin arası
4. fe ib’asû : o taktirde görevlendirin, gönderin
5. hakemen : bir hakem
6. min ehli-hî : onun (erkeğin) ailesinden
7. ve hakemen : ve bir hakem
8. min ehli-hâ : onun (kadının) ailesinden
9. in yurîdâ : ikisi isterse
10. ıslâhan : ıslâh etme, düzelme
11. yuveffikı : muvaffak eder, başarılı kılar
12. allâhu : Allah
13. beyne-humâ : ikisinin, onların araları
14. inne : muhakkak
15. allâhe : Allah
16. kâne : oldu, idi, …dır
17. alîmen : en iyi bilen
18. habîren : haberdar olan

وَإِنْ خِفْتُمْ korkarsanızشِقَاقَ açılmasındanبَيْنِهِمَا aralarınınفَابْعَثُوا gönderinحَكَمًا bir hakemمِنْ أَهْلِهِ erkeğin ailesindenوَحَكَمًا bir hakem deمِنْ أَهْلِهَا kadının ailesindenإِنْ يُرِيدَا eğer isterlerseإِصْلَاحًا düzeltmekيُوَفِّقْ uyum oluştururاللَّهُ Allahبَيْنَهُمَا onların arasındaإِنَّ muhakkak kiاللَّهَ Allahكَانَ olandırعَلِيمًا Alîmخَبِيرًا Habir


AÇIKLAMA

Erkek, kadının reisi, büyüğüdür, onun üzerinde hakimdir. Eğrilip yanlış yapınca onu tedip eder. Himayesini ve onun menfaatini gözeterek ihtiyaç ve ge­çimini sağlar. Cihad kadına değil erkeğe düşen bir görevdir. Kadının masrafla­rını ve geçimini sağlama mecburiyetinde olmasından ötürü mirasta erkeğin hissesi kadınınkinden bir kat fazladır.

Kıvâme (hâkim olma) sebepleri iki tanedir:

1- Yaratılıştan gelen fiziki özelliklerin bulunması: Erkeğin yaradılışı ve id­raki daha güçlü, aklı daha kuvvetli, duygu yönü daha dengeli, bünyesi daha sağ­lam olduğu için akıl, görüş, azim ve kuvvet bakımından kadına üstün kılınmış­tır. O yüzden Allah Teâlâ peygamberlik, rasul olma, imamet-i kübrâ (devlet baş­kanlığı), hakimlik ve ezan, ikamet, hutbe, cuma, cihad gibi dinin temel prensip­lerini ifa etme özelliklerini erkeklere vermiştir. Talak hakkının elinde olması, dörde kadar eş almasının mubah olması, cinayet ve had cezalarında şahitlik yap­ması, mirastaki hissesinin fazlalığı, gibi hususiyetler de erkeğe aittir.

2- Karısına ve yakın kadın akrabaya bakması, onların masraflarını karşı­laması erkeğe vaciptir. Kadına verilen değer ve şerefin sembolü, alâmeti olmak üzere mehir ödemek de erkeğe lâzım gelmektedir.

Bunlar dışında erkekler ile kadınlar hakları ve sorumlulukları açısından eşittirler. Bu nokta da İslâm’ın güzelliklerinden, iyi taraflarındandır. Allah Te­âlâ buyuruyor ki: “Erkeklerin maruf (meşru) şekilde kadınları üzerindeki (hak­ları) vardır. (Ancak) erkekler kadınlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye sahiptirler.” (Bakara, 2/228). Bu üstünlük evi idare etmek, ailenin işlerini kontrol edip yürütmek, çekip çevirmek bakımındandır. Bunların hepsi birer borç ve gö­revdir ki erkeğin sorumluluk almak, hayatın yük ve sıkıntılarını onaylamak gi­bi kudretiyle münasip surette bulunmaktadır. Kadın ise bağımsız bir malî so­rumluluğa sahiptir ve tam bir hürriyet içinde mallarında tasarrufta bulunabilir.

Sonra Allah Teâlâ, evlilik hayatında kadının iki durumunu beyan etmek­tedir: Kadın ya itaatkâr (kânitât), ya da isyankâr, serkeş (nâşizât) durumda bulunur.

1- İyi Kadınlar (Sâlihât):

Bunlar Rablerinin emirlerine uyarlar, kocalarına itaat ederler. Kocaları­nın yokluğunda kendilerini, namuslarını, mallarını, çocuklarını, aile sırlarını korurlar, kocalarının hakkına riayet ederler.

“Allah kendi (hak)larını koruması dolayısiyle…” cümlesi, korunmasını Allah’ın emretmesi sebebiyle manasınadır. Allah Teâlâ, kocalar karşısında kadın­ların mehir, nafaka, güzel bir şekilde geçim sağlama gibi haklarını koruması karşılığında onlara kocalarına itaat etmelerini, haklarını korumalarını emret­mişler. Yani bu emir ve görev o hakları mukabilindedir. Cenab-ı Hak, kadınlara bu itaatleri ve kocanın yokluğunda haklarını korumaları üzerine büyük sevap­lar vaad etmiş, ama ihmal ve kusurlu davranmaları durumunda pek ağır ceza­lara çarptıracağını bildirmiştir. Beyhakî, İbni Cerîr ve başka hadis imamları Ebu Hureyre (r.a.)’den tahric ediyorlar: Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu: “Ka­dınların en hayırlısı öyle bir kadındır ki ona baktığında gönlüne sevinç dolar, emrettiğin zaman sana itaat eder, ondan uzakta iken senin malın ve kendisi üzerindeki hakkını koruyup gözetir.” Sonra Resulullah (s.a.) “Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler” ayetini “…göze görünmeyeni koruyanlardır” cümlesine kadar okudu. İmam Ahmed, Buharî ve Müslim tarafından Ebu Hureyre’den nakledilen sahih hadiste de: “Deveye binmiş olan kadınların en hayırlıları Kureyş kadınlarıdır. Çocuğa küçükken en çok şefkat gösteren, kocanın elindekileri en iyi koruyup gözeten onlardır.” buyurulmuştur.

2- İsyankâr, Serkeş Kadınlar (Nâşizât):

Bunlar evlilik esaslarına, haklarına ve sorumluluklarına karşı çıktığını sandığınız veya bildiğiniz kadınlardır ki koca onlara karşı şu yolu izler:

1- Gönüllerine tesir edecekse öğüt ve irşadda bulunmak: Koca, karısına “Allah’tan kork, senin üzerinde benim hakkım vardır. Şu halinden vazgeç, ba­na itaat etmen farzdır” gibi sözler söyler. Allah’tan korkutarak, Allah’ın cezası ile tehdit ederek, sonunun kötü olacağı, mesut bir evlilik hayatında mahrum kalacağı şeklinde ona nasihat eder. Böyle bir korkutma ve öğüt verme, belki onun nüşûz (isyan) ve serkeşliğini terk ettirir.

2- Yalnız bırakmak, yatağından uzak durmak: Bu, cinsel ilişkiyi terk et­mekten kinayedir veya onunla aynı yatakta yatmamak demektir. Üç günden daha fazla konuşmamak ise helâl değildir. Böyle davranmak, kadının yalnızlık hissetmesini, durumunu gözden geçirip yaptıkları üzerinde iyice düşünmesini en etkili şekilde sağlayacaktır. İbni Abbas diyor ki: Kadın yatakta kocasına ita­at ediyorsa kocanın onu dövme hakkı yoktur.

3- Fazla acıtmayacak derecede dövmek. Bu, acıtacak şekilde olmamalıdır. Meselâ omuzuna el ile veya misvak yahut hafif bir çubukla hafif şekilde üç ke­re vurulabilir. Çünkü maksat İslah etmek olup başka bir gaye yoktur. Cessâs’ın Cabir b. Abdillah yoluyla tahricine göre Hz. Peygamber (s.a.) Arafat’ta vadide hutbe irad edip şöyle buyurdu: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Şüphe­siz ki onları Allah’ın emanetiyle aldınız ve Allah’ın kelimesi (nikâh akdi) ile ferclerinden helâl olarak yararlandınız. Sizin onlar üzerindeki hakkınız yatağı­nızı yabancılardan korumalarıdır. Hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmele­rine izin verirlerse onları hafif şekilde dövünüz. Onların sizin üzerinizdeki hak­ları da yemelerinde ve giyimlerinde onlara iyi bakmanızdır.” İbni Cerir et-Taberî de bunun benzeri bir hadisi rivayet etmiştir.

İbni Cüreyc de Atâ’nın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Fazla şiddetli ol­mayan dövme misvak ve benzeri şeyle olur. Aynısı İbni Abbas’tan da nakledil­mektedir. Katade, bunun iz bırakmayacak hafif bir dövme şeklinde olduğunu söylemektedir.

Dövme helake götürecek şekilde olursa kocasının tazminat ödemesi lâzım gelir. Kur’an öğretirken, eğitim sırasında meşru olmayacak şekilde çocuğu dö­ven hocanın tazminat ödemesinin vacip olması gibi.

Kocanın peşpeşe aynı yere vurmaması, yüze vurmaktan da sakınması ge­rekir. Çünkü yüz, güzelliklerin toplandığı bir yerdir. Vururken bir şey kullan­mamalı, hafif bir şekilde vurmaya dikkat etmelidir. Zira gaye o fiilden vazge­çirmek ve te’diptir, yoksa bazı cahillerin yaptığı gibi acıtmak, eza ve işkence et­mek değildir.

Hafif şekilde dövmek mubah olduğu halde alimler terk edilmesinin daha faziletli olduğunda ittifak etmişlerdir. İbni Sa’d ve Beyhakî’nin Hz. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.)’in kızı Ümmü Gülsûm’den, şöyle dediğini tahric etmişlerdir: Er­kekler kadınları dövmekten nehyedilmişlerdi. Sonra Resulullah (s.a.)’a kadın­ları (cüretlerini artırdıkları) şikayet edince o da dövme hususunda erkekleri serbest bıraktı ve şöyle buyurdu: “Hayırlılarınız dövmeyecektir.” Hz. Ömer (r.a.) de bu konuda: “Onları hayırlılarınız olarak bulmayacaksınız.” buyurmuş­tur. Muamelede iyiliği emreden: “Ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle salmak…” (Bakara, 2/220) ayetinin de gösterdiği şekilde hadis ve eser (sahabi sözü), döv­meyi terk etmenin daha iyi ve evlâ olduğuna delâlet etmektedir. Başka bir ha­dis de bu hususu teyit etmektedir. “Biriniz karısını köle döver gibi dövüyor, sonra da günün sonunda onunla aynı döşekte mi yatıyor!..”

Şayet size itaat ederlerse artık onlar aleyhine onları dövmek için, zarar vermek için bir yol, bahane aramayın. Yahut işkence ve eziyet verecek bir yol kullanarak onlara zulümde bulunmayın.

Şüphesiz ki Allah Teâlâ, evvelden de, halen de çok yüce ve çok büyüktür. Kahhâr ve Kadîr sıfatlarına maliktir. Kadınlara karşı da adildir, onların hakları­nı da tam olarak alır. Siz erkekler kuvvetiniz, makam ve mevkiniz, dereceniz se­bebiyle gurura kapılmayınız. Bu, kadınlara zulmetmeleri durumunda kocalara yönelik bir tehdittir. Denilmiştir ki: Bundan maksat kocaları, kadınların tevbelerini kabul etmeye teşviktir. Yüce ve büyük Allah Teâlâ asi kulların tevbesini ka­bul ettiğine göre sizlerin kadının tevbesini kabul etmeniz daha uygun ve lâzımdır.

Yukarıdaki cezalar sırasına göre mi meşru kılınmıştır?

Bazı alimlere göre, bu cezalar toplam olarak meşru kılınmıştır, aralarında bir sıra ve tertip gözetilmemiştir. Çünkü “vâv” harfi tertibi (sıralamayı) gerek­tirmez.

Diğer bir kısım alime göre ise lafzın zahiri her ne kadar mutlak olarak toplamını gösterse de ayetin özü tertibe delâlet etmektedir. Zira “vâv” harfi, kuvvet yönünden farklı olan ve zayıftan kuvvetliye doğru giden öğüt, yatakta terk etme ve dövme şeklinde sıralanmış cezaların başına gelmiştir. Açıkça tederrüç (basamak basamak çıkma) yolunu iltizam eden bir üslûp kullanılmıştır. Bu görüş Hz. Ali (r.a.)’ye rivayet olunmuştur.

4- Hakem tayin etmek: Allah Teâlâ bu safhada hakemlere karı ile kocaya ve akrabalarına hitap ederek buyuruyor ki: Karı-koca arasında ihtilâf, çekişme ve düşmanlık bulunduğunu öğrendiğinizde iki hakem gönderin. Birisi erkeğin ailesinden, öteki kadının ailesinden olsun. Görevleri karı-koca arasında duru­mu gerçek yönüyle anlayıp ihtilâf sebebini öğrendikten sonra onları barıştır­mak, aralarını bulmaktır. Hakemler sıdk ile barışmayı isterler, halisane bir ni­yetle çalışırlar ve Allah rızası için nasihatte bulunurlarsa, Allah onları bu mü­him işte muvaffak kılar, hayıra eriştirir, uyuşmalarını ve anlaşmalarını sağlar. Karı-kocanm eski sevgi, şefkat ve ülfetlerine yeniden dönmeleri mümkün olur, aracılıklarına bereket ihsan eder. “Barıştırmak isterlerse” cümlesinde kastedi­lenler hakemler, “aralarında onları (uyuşmaya) muvaffak eder” cümlesinde kastedilenler karı ile kocadır.

Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ önceden de, halen de hakkıyle bilici, her şey­den haberdardır; ihtilâfa düşenlerin arasının nasıl bulunacağını, ayrılanların nasıl bir araya getirileceğini çok iyi bilir. Nitekim diğer bir ayette de: “Sen yer­yüzünde olan (her) şeyi tamamen harcamış olsan yine onların gönüllerini (böy­le) birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı.” (Enfâl, 8/63) buyurmaktadır.

“Hakem gönderiniz” ayetindeki emir, bunun vacip mi, mendup mu, yoksa müstehap mı olduğunu ifade etmektedir. İmam Şafiî’ye göre emir vücup içindir. Çünkü bu da zulümleri kaldırmak kabilindendir. Zulmü önlemek ise geneldir ve hakim üzerine düşen kuvvetli farzlardandır. Emrin zahiri de öyledir.

Hakemlerin karı ile kocaların akrabaları arasından olması ise müstehaptır. Yabancılardan olmaları da caizdir. Çünkü hakemlerin görevleri karı-koca arasındaki gerçek durumu öğrenip barıştırma ve hangisinin haksız olduğuna şahitlik etme işlerini yürütmektir; bu akraba olan kişiyle gerçekleştiği gibi ya­bancı bir şahıs vasıtasıyla da gerçekleşir. Lâkin evlâ olan her iki hakemin de karı-kocanın akrabalarından olmalarıdır. Böylelikle evlilik hayatının sırları muhafaza edilmiş, isimlerinin lekelenmesi önlenmiş olur. Çünkü akrabalar karı-kocanın halini yabancılardan daha iyi bilirler, ıslâh ve barıştırmak için daha titiz davranırlar, eşlerden birine meyletmekten daha uzaktırlar ve insan gönlü onlara daha çok emniyet duyar.

Hakemler, İmam Malik ve Şabî’ye göre ki bu aynı zamanda Hz. Ali ve İb-ni Abbas’ın da görüşüdür eşleri birleştirir veya ayırabilirler. Karı-kocanın izni bulunmaksızın aldıkları ayırma kararı iki tarafı da bağlayıcıdır. Boşama veya kadının malından bir miktar fidye ödemesi şekillerinden hangisi maslahata uygun ise onu yaparlar. Bir bâin talak’tan fazla bir yetkileri de yoktur. Malikîlerden İbnül-Arabi “Erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir ha­kem” ayeti hakkında der ki: Bu, iki hakemin vekil değil, kadı (hakim) konu­munda oldukları hususunda Allah Teâlâ tarafından irad edilmiş bir nastır.

Şafiî ve Hanbelilere göre, karı-kocanın rızası bulunmadan hakemler onla­rın arasını tefrik edemezler, ayrılma kararı veremezler. Onlara göre hakemler eşlerin vekilleri konumundadırlar.

Hanefilere göre ise hakemler uygun gördükleri kararı kadıya arz ederler, onların raporuna göre ancak hakim, bir bain talak ile boşama kararı verir. Karı-koca vekâlet vermeden hakemler karar alamazlar. Şu halde Hanefîler ile Şa­fiî ve Hanbelîlerin görüşleri aynı olmaktadır.

Ayette iki görüşten birini tercih ettirecek bir taraf bulunmamaktadır. Ak­sine her iki görüş lehine şehadet edecek yönler vardır. Hakemlerin bu ismi al­ması birinci görüş lehine sayılabilir. Çünkü hakem, hakim demektir, hakim de hüküm verme imkânına sahip olan kişidir. İkinci görüşe delâlet eden husus ise Allah Teâlâ’nın hakemlere sadece ıslah ve barıştırma görevini vermesi, onun dışında başka bir şeyi onlara havale etmemesidir. Meselede içtihat cereyan et­tiğine göre kıyas, ikinci görüşün tercih edilmesini gerektirir. Çünkü eşler, hakem tayininden önce talaka veya fidye ödemeye mecbur değildirler. Hakem ta­yininden sonra da hakem onları bir şeye mecbur kılamaz. Erkeğin talak verme­si de, kadının bir miktar mal vererek fidye ödemesi de kendi rızalarına bağlı­dır. Hakemler ihtilâfa düşerlerse sözleri geçerli sayılmaz ve karı-kocanın itti­fak ettikleri şeyden başka bir şey de lâzım gelmez. Karı-kocanın bir kişinin ha­kemliğine baş vurması da caizdir. O zaman onun vereceği hüküm, eşlerin daha önceden rıza göstermelerinden dolayı geçerlidir.

Advertisements