7

RevelationCuzPageSurah
511Fatihah(1)

٧

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَاالضَّالّينَ

(7) Gayril mağdubi aleyhim ve lad dallin
Gazab üzerlerinde olanlar ve dalalette olanların değil
(7) The way of those on whom Thou hast bestowed Thy Grace, those whose (portion) is not wrath, and who go not astray.

1. gayri : başka, hariç, değil
2. el magdûbi : gadap, öfke duyulanlar
3. aleyhim : onlara, onların üzerine
4. ve : ve
5. lâ ed dâllîne : dalâlette olanlar değil

غَيْرِdeğilالْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْgazaba uğrayanların وَلَاالضَّالِّينَve sapanlarınkine


AÇIKLAMA

Yüce Allah bizlere bütün iş ve sözlerimize besmele ile başlama yolunu gös­termektedir. Bu bizatihi istenen bir şeydir. Kendi büyük ismiyle Allah’tan yar­dım istemedir. Yüce Allah ayrıca bizlere bize yaptığı ihsan ve verdiği nimetleri­ne karşılık ne şekilde hamd edeceğimizi öğretmektedir. Çünkü O gerçek mana­da öğülme hakkına sahip olandır. Bütün övgüler yalnız O’nundur. Çünkü mül­kün mutlak mâliki, bütün âlemlerin ve varlıkların Rabbi O’dur. Onları var eden, terbiye eden, onlara inayet eden (gözeten) O’dur. Sürekli ve kapsamlı rahmetin sahibi O’dur. Kullar arasında mutlak adaleti gerçekleştirmek üzere ceza ve hesap gününün de maliki O’dur. İyilik yapan kimseye sevabını, kötülük işleyene de cezasını verecektir. İşte bu sıfatlar bizim ibadetimizi yalnızca Allah’a tahsis etmemizi, yardımı yalnızca O’ndan istememizi, tam ve eksiksiz bir şekilde O’na boyun eğmemizi, O’ndan başka hiçbir kimseden yardım istememe­mizi, O’ndan başkasına güvenmeyip O’ndan başkasına ibadet etmememizi, di­nimizi yalnızca O’na halis kılmamızı gerektirmektedir. Çünkü her türlü tazimi hak eden yalnızca O’dur. Faydaları var eden, zararları bertaraf eden yalnızca O’dur.

Bazen şiddetli bir şekilde heva ve heves fırtınaları eser, nefisleri etkisi al­tına alır, kalpleri haktan uzaklaştırır. İşte bu durumda şehvetlerin ve sapma­nın uçsuz bucaksız uçurumlarına düşmekten Allah’tan başkası koruyamaz. Bundan dolayı Cenabı Hak bizlere hidayeti ve tevfiki kendisinden nasıl isteye­ceğimizi göstermiştir. Ta ki hak ve adalet yolu üzerinde yürüyelim, istikamet ve kurtuluş yolundan ayrılmayalım. Bu ise şanı Yüce Allah’ın kendisiyle Peygamberlere, sıddîklara ve salihlere, nimet ve ihsanda bulunduğu kadim İslam yoludur. Kendisinin ne olduğu ve ne olacağını bilen, ibadet eden ve aklını kul­lanan kulun yapacağı iş bu iştir. Sapkın ve inkarcı kâfirin durumu ise böyle değildir. Bunlar ya inatla veya nefislerinin arzularına uyarak veya bilgisizlik ve sapıklık sonucu dosdoğru yoldan yüz çevirmişlerdir. İlahi gazabı hak eden, dosdoğru yoldan sapıp hidayet yolundan uzaklaşanlar ne kadar da çoktur!

Allah’ım, hidayet yolunda kalmayı bize nasib et! Devamlı olarak bizim öv­gülerimizi, dualarımızı kabul buyur! Sapıklıktan, azgınlıktan bizleri koru!

Bununla insanların iki grup olduğu ortaya çıkmaktadır. Birisi hidayet bu­lanlar, diğeri ise dalâlette kalanlar.  Yüce Allah kendileri aracılığıyla mutlu­luğa ulaşabilecek beş tür hidayeti, doğru yolu bulma yöntemini insana lütfet­miş bulunmaktadır.

1- Fıtri ilhamın yol göstermesi: Bu doğumundan itibaren küçük çocukta bulunan bir hidayettir. O yemeye, içmeye ihtiyaç duyar, o bakımdan anne ve babası onu unutacak olurlarsa bunları istediğini açıklayacak şekilde ağlar, feryad eder.

2- Duyuların yol göstermesi: Bu bir önceki hidayeti tamamlamaktadır. Bu iki tür hidayette insan ve hayvan ortaktır. Hatta başlangıçta bunlar hayvanda insana göre daha mükemmeldir. Çünkü hayvanın ilhamı doğumundan kısa bir süre sonra kemal derecesine ulaşırken bu, insanda tedricî bir şekilde mükem­mele doğru gider.

3- Aklın yol göstermesi: Bu önceki iki hidayetten daha üstündür. İnsanın tabiatında diğer insanlarla birlikte yaşama arzusu vardır. Toplumsal bir hayat için ise dış duyular yeterli değildir. O bakımdan hayat yolunda kendisini yönlendirecek, yanlışlık ve sapmaktan koruyacak, duyuların yanlışlıklarını düzel­tecek, nefsin arzularının etkisinde kalarak ayağını kaymaktan önleyecek bir akla sahip olmak, insan için gerekli bir şeydir.

4- Dinin yol göstermesi: Bu yanılmayan bir hidayettir. Akıl hata edebilir, nefis zevk ve arzuların etkisi ardından sürüklenip gidebilir ve nihayet bunlar nefsi helake götürebilir. O bakımdan insan nefsin arzularının tesiri altında kalmayan, doğruya ileten, doğruyu gösteren, yanıldığında doğrultan bir şeye muhtaçtır. İşte bu noktada dinin hidayeti, insanın yardımına koşmaktadır. Bu, insanın ya hataya düşmesinden önce olur veya sonra olur. Bu hidayet hayrın anahtarlarını elde etmek, şerri kilitlemek için, insanın sığındığı güvenilir bir koruyucudur. Böylelikle insan tökezlemekten kurtulur, emniyette olur, kurtu­luşa erer, nefsinin derinliklerinde kendisine boyun eğdiği Allah’ın yüce hakimi­yetine karşı yerine getirmesi gereken, uyması gereken sınırları ona tanıtır;  in­san kendisinin en güzel şekilde yaratan ve nimetler ihsan eden yüce egemenli­ğin sahibine karşı içten içe ısrarla ihtiyaç duyar. O bakımdan bu hidayet, mut­luluğunun gerçekleşmesi için insanın en çok muhtaç olduğu bir hidayettir.

Kur’an-ı Kerim bu tür hidayetlere birçok ayet-i kerimede işaret buyur­muştur. “Ve biz ona iki de yol gösterdik” (Beled, 90/10) ayeti bunlardan bir tane­sidir. Yani biz ona hayrın ve şerrin, mutluluk ve bedbahtlığın yollarını açıkla­dık.

Bir diğer ayet-i kerime: “Semûd’a gelince; biz onlara hidayet verdik; fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler” (Fussüet, 41/17). Yani biz onlara hayır yo­lunu da kötülük yolunu da gösterdiğimiz halde onlar ikincisini tercih ettiler.

5- Hayır ve kurtuluş yolunda yürümek için ilahî yardım ve tevfıkin yol göstermesi: Bu, din hidayetinden daha özel bir hidayettir. İşte Yüce Allah’ın: “Bizi dosdoğru yola ilet” buyruğunda devamlı istememizi emrettiği hidayet bu­dur. Bunun da anlamı şudur: Bizi dosdoğru yola öyle bir ilet ki, bununla bir­likte senin katından  bizi sapmaktan ve hatadan gaybî bir yardım bize eşlik etsin.

Bu hidayet, şanı yüce Allah’a hastır. Mahlukatından hiçbir kimseye böyle bir imkanı vermemiştir. Hatta şu buyruğunda Peygamber (s.a.) in dahi böyle bir hidayete sahip olmadığını belirtmektedir: “Şüphesiz ki sen sevdiğin kimsele­ri hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir”. (Kasas, 28/56);  Onları hidayete erdirmek sana düşen bir iş değildir. Fakat Allah dilediği kim­seye hidayet verir”. (Bakara, 2/272). Yüce Allah şu buyruğunda da bu tür hi­dayetin yalnız kendi zatına ait olduğunu belirtmiştir: “İşte bunlar Allah’ın ken­dilerine hidayet verdiği kimselerdir, O halde sen de onların hidayetine uy” ‘En’am, 6/90).

Hayra ve hakka delâlet anlamında hidayete gelince; Yüce Allah şu buyru­ğunda bunun Peygambere ait olduğunu tespit etmektedir: “Muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin” (Şura, 42/52).

Özetle: Hidayet, Kur’an-ı Kerim’de iki türlüdür: Genel hidayet: Bu, kulun iki dünyada da menfaatlerini göstermektir; sözü geçen bu hidayet türü, az önce işaret ettiğimiz dört türü kapsamaktadır. Özel hidayet ise doğru yolu göster­mekle birlikte hayır ve kurtuluş yolundan yürümek için gereken yardım ve ba­şarıyı da ihsan etmektir ki bu da beşinci hidayet türüdür.

Saptırmak (idlal) da iki türlüdür:

1- Bunun sebebi sapıklık olabilir. Ya sen birşeyi kaybedersin, bu durumda; Onu kaybettim, anlamında (idlâl) kökünden gelen bir fiil kullanırsın, ya da onun dalâletine hüküm verirsin. Bu iki halde dalâlet, idlâlin (kaybetmenin yi­tirmenin ve sapmanın) sebebidir.

2- İdlâlin dalalete sebep teşkil etmesi. Bu da batılın insana onun sapması için süslü gösterilmesi şeklinde olur.

Yüce Allah’ın insanı saptırması ise iki şekildedir: Ya onun hakkında dala­let hükmünü veya dalâlette kalmak imkânını vermesiyle olur.

Birincisinin sebebi sapmak yani insanın sapmasıdır. Bunun üzerine de Allah, onun hakkında dünyada buna dair bir hüküm verir. Ahirette artık cennete giden yoldan uzaklaşır, cehenneme giden yolu tutar. Böyle bir şekilde saptır­mak haktır ve adalettir. Çünkü sapan kimse hakkında verilen bu hüküm, onun sapması dolayısı iledir; aynı şekilde bu kimsenin cennet yolundan uzaklaşıp ce­hennem yoluna yönelmesi de adalet ve haktır.

İkincisinin sebebi ise insanın tercihidir. Bu da insanın sapma yolunu seç­mesi ile olur. Allah da sapıklığında onu bırakır, azgınlığında kalma gücünü ve­rir; küfür ve fesadında devam etme imkânını onun için halkeder. Bundan dola­yı şanı yüce Allah, saptırmayı kâfir ve fâsıka vesile ederken, mümine vesile et­memiştir. Aksine mümini saptırmayacağını beyan etmiştir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah bir topluluğa hidayet verdikten sonra… on­ları saptıracak değildir” (Tevbe, 9/115); “… Amellerini asla boşa çıkarmaz ve onlara hidayet edecektir.” (Muhammed, 47/4-5).

Kafir ile fasık hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Onlar yüzleri üzere dü­şüp helak olsunlar ve onların amellerini (Allah) boşa çıkarmıştır” (Muham­med, 47/8); “Onunla fasıklardan başkasını saptırmaz” (Bakara, 2/26); “İşte Allah kafirleri böylece saptırır” (Mümin, 40/74); “Allah zalimleri saptırır” (İbra­him, 14/27).

Yüce Allah’ın: “Onların kalplerini öyle bir çeviririz” (En’am, 6/110) buyru­ğunda kalplerin evrilip çevrilmesi; “Allah onların kalplerine mühür vurmuştur” buyruğunda kalbin üzerine mühür vurulması; “Kalplerinde hastalık var­dır. Allah onların hastalıklarını artırmıştır” (Bakara, 2/10) buyruğunda da has­talığın arttırılması işte bu türdendir. Sapıklığı seçen kimseyi Allah, sapıklığı içerisinde bırakır ve hidayetin kalbine nüfuz etmesini -ilahî bir ceza olmak üze­re- engeller.

]]

Advertisements