15

١٥

وَلَوْ اَلْقى مَعَاذيرَهُ

(15) ve lev elka me’aziyrehu
Bütün mazeretini (meydana) çıkarsa da

(15) Even though he were to put up his excuses.

1. ve lev : ve olsa bile
2. elkâ : ilka etti, ortaya attı, belirtti, beyan etti
3. meâzîre-hu : onun mazeretleri, özürleri, sebepleri

وَلَوْ أَلْقَىortaya koysa bileمَعَاذِيرَهُbütün mazeretlerini


AÇIKLAMA

“Hayır, kıyamet gününe yemin ederim. Yine hayır, kendini kınayan nef­se yemin ederim.” Yani kıyamet gününe de, kusurları dolayısıyla kendisini kınayan nefse de yemin ederim ki… Elbette öldükten sonra diriltileceksi­niz. Buyrukta yeminin cevabı zikredilmemiştir. Çünkü ondan sonra gelen buyruklar zaten bunu göstermektedir. O da: “İnsan biz onun kemiklerini asla toplayıp bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?” buyruğudur. Kınayıcı nefs (nefs-i levvâme) müminin nefsidir. O geçenler için üzülür ve ken­disini kınar. Kötülüğü niçin işledi diye, hayrı da niçin daha çok işlemedi­ğinden dolayı kendisini kınar.

Bir şeye yemin onun azametini bildirmek ve şanının büyüklüğüne dik­kat çekmek içindir. Yarattıklarından dilediğine yemin etmek de Yüce Allah’ın bir hakkıdır. Qiyamah gününün gerçekleşeceğine dair kıyamet günü­ne yemin etmek ise, onun gerçekleşeceğini ortaya koymak ve daha da vurgulamak içindir. Çünkü olmayan bir şeye yemin etmenin anlamı aklen kavranılamaz. Kınayan nefse de bununla birlikte yemin edilmesi, kıyamet­ten maksadın nefsin hallerini, onun mutluluk ve bedbahtlıktaki farklı mer­tebelerinin ortaya çıkarılacağına dikkat çekmek içindir.

Sahih olan Yüce Allah’ın her ikisine bir arada yemin ettiğidir. Nitekim Katade -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de böyle demiştir.  Yani Yüce Allah kemikleri biraraya getirecek, sonra her insanı hesaba çekmek ve amel­lerinin karşılığını vermek için diriltecektir.

Hasan-ı Basri dedi ki: Allah’a yemin ederim ki; biz müminin nefsini kınamaktan başka bir halde görmüyoruz. Ben o sözü söylemekle ne yap­mak istedim? O yemeği yemekle ne yapmak istedim? Kendi kendime tasar­ladıklarımla neyi istedim (diye kendisini kınar.) Günahkâr ise adım adım ilerler, fakat kendisini kınamaz. Yine Hasan-ı Basri der ki: Qiyamah gü­nünde gerek sema ehlinden, gerek yer ehlinden olup da nefsini kınamaya­cak hiç kimse yoktur.

Said b. Cubeyr dedi ki: İbni Abbas’a Yüce Allah’ın: “Hayır, kıyamet gününe yemin ederim” buyruğu hakkında soru sordum. O Rabbin yarattık­larından dilediği şeye yemin eder, dedi.

Ferrâ dedi ki: İster iyilik yapsın, ister kötülük yapsın kendisini kına­mayacak hiçbir nefis yoktur. İyilik yapan kendisini keşke daha çok iyilik yapsaydı diye kınar, kötülük işleyen de keşke yaptığı kötülüklerden vazgeçseydi, diye kendisini kınar.

Özetle, buyruğun zahirinden anlaşılma ihtimali daha yüksek olan İbn Kesir’in dediği gibi şudur: Nefs-i levvâme (kınayıcı nefs); hayır sebebiyle de şer sebebiyle de kendisini kınayan ve geçmişten dolayı pişmanlık duyan nefistir.

“İnsan biz onun kemiklerini asla toplayıp bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder? Evet, biz parmak uçlarını bile toplayıp düzenlemeye kadiriz.” Yani herhangi bir kimse kemiklerini darmadağınken toplayıp, biraraya ge­tirmeye, onları yepyeni bir varlık olarak tekrar yaratmaya güç yetiremeyeceğimizi mi zanneder? Böyle bir zan batıldır. Şüphesiz biz onları toplayıp bir araya getireceğiz. Evet, diriliş halinde en çok dağılmış, en küçük parça­lara bölünmüş, parmak uçları kemikleri ile onların eklemlerini dahi tekrar yeniden düzeltmeye, bir araya getirmeye gücümüz yeter.

Yüce Allah’ın: “Kadiriz” buyruğu onun kudretini tekid etmek içindir. Çünkü Yüce Allah’ın: “Parmak uçlarını bile toplayıp düzenlemeye” buyruğu ile dikkat çektiği mükemmel kudret olmaksızın kemiklerin bir araya geti­rilip toplanmasına imkân yoktur. Zira pek küçük ve ufak olmalarına rağmen parmak uçlarını ve eklemlerini biraraya getirmeye güç yetiren, büyük kemikleri de biraraya getirmeye daha bir muktedir olmalıdır. Özellikle parmak uçlarının zikredilmesi ise hilkati en son tamamlanan bölümün on­lar olmasıdır. Bunun da söz konusu edilmesi artık parmağın tamam ve eksiksiz olduğunu gösterir. Parmağın tamam ve eksiksiz olması da diğer or­ganların tamam ve eksiksiz olduğunun delilidir.

“Toplayıp düzenleme: Tesviye’nin şu anlama geldiği de söylenmiştir: De­venin ayağı, eşeğin toynağı gibi yakalamaya güç yetiremeyecek şekilde tek bir bütün haline getirmektir. Anlatılmak istenen de onun kemikleri ve ek­lemleri ilk haline de getirmeye, bunun aksini de yapmaya kadir olduğudur.

“Fakat insan önündekini yalanlamak ister.” Bu daha önce vurgulanan hususun bırakılıp başka bir konuya geçilmesi anlamındadır. O da şudur: İnsan aslında gelecek günlerinde de günahkârlıklarını sürdürmek ister. O önden günah işleyip tevbeyi ertelemeye çalışır. Said b. Cübeyr dedi ki: Ön­ce günah işler, tevbeyi de ölüm kendisine en kötü halinde gelip onu yakala­yıncaya kadar erteleyip durur.

Özetle, ölümden sonra dirilişi inkâr etmek iki hususta şüphe etmenin bir sonucudur. Birincisi insanın darmadağın olup çürüdükten sonra parça­larının biraraya gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmesidir. İkincisi ise hevasma uyup, ölümden sonra tekrar yaratılmayı inkâr edip günahkârlığa eğilimi dolayısıyla o alanda kendisini salıvermesinden kaynaklanır.

İşte Yüce Allah birinci şüpheye: “İnsan biz onun kemiklerini… mi zan­neder.” buyruğu ile cevap vermekte, ikinci şüpheyi ortaya koyan kimselerin bu şüphesini de şu sözleriyle reddetmektedir: Aksine insan önünde (gele­cekte) karşılaşacağı ölümden sonra dirilişi ve hesabı yalanlamak ister. Bundan maksadı ise dünyevi lezzetlerinin eksilmemesini istemesidir. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Qiyamah de ne zamanmış diye sorar. ” Yani o günün gerçekleşeceğini uzak görerek, alay ederek ve inada bin­direrek soru sorar: Qiyamah günü ne zamandır? Ölümden sonra dirilişe inanmayan bir kimse en büyük günahları işler ve yaptığına hiç aldırmadan zevk aldığı şeyleri talan edercesine tüketmekte elini çabuk tutar.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vaadiniz ne zaman gerçekleşecek, derler.” (Mülk, 67/25); “Tehdit olunduğunuz o şey uzaktan da uzaktır. O ancak bu dünya hayatımızdır. Ölürüz, diriliriz, yoksa biz tekrar diriltilecek değiliz.” (Mu’minun, 23/36-37)

Daha sonra Yüce Allah kıyametin üç alâmetini söz konusu ederek şöy­le buyurmaktadır:

“Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay biraraya getirildiği zaman o günde insan: Kaçış nereye der.” Yani göz dirilişin ve kıyamet gününün ol­dukça çetin dehşetli hallerinden dolayı şaşırıp dehşete düşüp ayın da bütün ışığı tamamen giderildiği, güneşin de, ayın da ışığı hep birlikte büsbü­tün yok olduğu ve artık ardı arkasına gelecek gece ve gündüzün olmayaca­ğı, yani kâinatın bütün belirgin özelliklerinin kaybolacağı bir zamanda, iş­te o vakit Ademoğlu kıyamet gününde bu dehşetli halleri göreceğinde şöyle diyecektir: Sığınacak ya da korunmak için gidilecek bir yer var mıdır? Allah’tan, onun hesaba çekmesinden ve vereceği azaptan nereye kaçılabilir?

“İnsan’dan maksat insan türüdür. O da Ademoğlu olup mümini de kâ­firi de kapsar. Çünkü o günde görülecek dehşetler bu sözleri söyletecektir. Kastedilenin mümin değil, özellikle kâfir olduğu da söylenmiştir. Çünkü mümin Rabbinin verdiği müjdelere güven besler.

Yüce Allah onlara bu dünyada o gün gelmeden önce şu buyruklarıyla ce­vap vermektedir: “Hayır, o gün sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer Rabbinin huzurudur.” Sizlerin kendinizi koruyabileceğiniz bir yeriniz ol­mayacaktır. Orada o gün sizi Allah’tan koruyacak ne bir dağ, ne bir kale, ne de bir sığınak vardır. O gün ancak Rabbine dönülecek, O’nun huzuruna varı­lacaktır; ya cennete veya ateşe gidilecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Şüphesiz ki son gidiş Rabbine olacaktır.” (Necm, 53/42) İşte orada kullar sürekli olarak yerlerini bulacaklardır. Yüce Allah’ın: “Rabbinin huzu­ru” buyruğunda bir muzafin varlığını kabul etmek gerekir. Rabbinin hükmü­ne ya da cennete yahut cehenneme varılacaktır, demektir.

Daha sonra Yüce Allah karşılaşılacak akıbetin türü ile dünyadaki amel arasındaki ilişkiye dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “O günde in­sana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir.” Yani kı­yamet gününde amellerin sunulması ve hesaba çekilmek esnasında insana hayır ya da şer türünden olsun önden gönderdiği, eskisiyle yenisiyle, ilkiy­le sonuncusuyla, küçüğüyle büyüğüyle bütün amelleri bildirilecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar işlediklerini de hazır bulacak­lardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf, 18/49)

Daha sonra Yüce Allah insanın kendi amellerini bileceğini açıklaya­rak şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir. Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile.” Yani doğrusu insan kendi kendisine bir şahittir. Neler yaptığını bilir. Kendi yaptıklarına bizzat kendisi apaçık bir delildir. İsterse mazeret ileri sürsün ve inkâr etsin. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöy­le buyurmaktadır: “Oku kitabını! Bugün kendine karşı iyi hesaplayın ola­rak kendin yetersin.” (İsra, 17/14) Ayet insanın amellerini haber vermek ye­rine ondan daha çok bilinen ve daha açık bir mertebeden bahsetmektedir.

İbni Abbas ve başkaları dedi ki: Maksat onun işitmesi, görmesi, elleri, ayakları ve diğer organlarıdır.

Vahidi ve Zemahşeri’nin görüşüne göre “mazeretler” lafzı “mazeret”in çoğuludur. “Mazeretlerini ortaya koysa bile.” buyruğundan maksat da: O gün batıl şeyler ileri sürerek mazeret beyan etse (özür dilese) dahi, ondan kabul edilmez. Kendi nefsi adına tartışsa dahi o kendisini çok iyi görendir diye de açıklanmıştır. “Mazeretlerini” lafzının delillerini demek olduğu da söylenmiştir. Bu da Mücahid’in görüşüdür. İbni Kesir der ki: Sahih olan Mücahid’in ve onun görüşünde olanların kanaatidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bundan sonra: Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık demelerinden başka bir mazeretleri (ileri sürecekleri bir delilleri) olmayacak.” (En’am, 6/23); “Allah onların hepsini diriltilecekleri günde size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 58/18)