107

    RevelationCuzPageSurah
    92 595Nisa(4)

١٠٧

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ اِنَّ اللّهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَثيمًا

(107) ve la tücadil anillezine yahtanune enfüsehüm innellahe la yühibbü men kane havvanen esima

mücadele etme ihanet edenler namına kendi nefislerine şüphesiz Allah sevmez hainleri, günahkarları

(107) Contend not on behalf of such as betray their own souls for Allah loveth not one given to perfidy and crime

1. ve : ve
2. lâ tucâdil an : mücadele etme
3. ellezîne : onlar
4. yahtânûne : açıkça ihanet ederler
5. enfuse-hum : nefslerine, kendilerine
6. inne : muhakkak
7. allâhe : Allah
8. lâ yuhıbbu : sevmez
9. men : kim, kimse, kimseleri
10. kâne : oldu, …dır
11. havvânen : ihanette israr eden
12. esîmen : günahkâr

وَلَا تُجَادِلْ mücadele etmeعَنْ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ hainlik eden kimselerden yanaأَنفُسَهُمْ nefislerineإِنَّ muhakkak kiاللَّهَ Allahلَا يُحِبُّ sevmezمَنْ kimseyiكَانَ خَوَّانًا çok hain olanأَثِيمًاgünahkar olan


SEBEB-İ NÜZUL

Muhammed ibn İshak’ın… Katâde ibnu’n-Nu’mân’dan rivayetinde o şöyle anlatıyor: Bizde, Ubeyrık oğulları denilen Bişr, Beşîr, Mübeşşir’den oluşan bir aile vardı. Bunlardan Beşîr  ki ona Ebu Tu’me de denilmektedir münafık idi. Rasûlullah (sa) ve ashabını hicveden şiirler söyler, sonra bunları araplardan bir şaire nisbet eder, “Filân şair şöyle şöyle söyledi.” diyerek okurdu. Rasûlullah’in ashabı onun bu türden bir şiir okuduğunu işittikleri zaman bunun aslında Beşîr tarafından söylenmiş bir şiir olduğunu anlar ve: “Vallahi bu şiiri olsa olsa bu habis söyler.” derlerdi. Bu aile cahiliye devrinde de islâmî devirde de yoksul bir aile idiler. Zaten Medineliler de çok zengin kimseler değillerdi. İnsanların ço­ğunun yiyeceği hurma ve arpa idi. Ancak zenginler Şam’dan beyaz un getiren bir kervan geldiği zaman beyaz un satın alır, bunu kendileri yer, aileleri yine hurma ve arpa yemeye devam ederlerdi. Yine bir keresinde Şam’dan bir kervan geldi ve beyaz un getirdi. Amcam Rifâa ibn Zeyd bir yük beyaz un satın aldı ve içinde silâhlarının, iki zırh, iki kılıç ve diğer savaş levazımatının da bulunduğu bir odaya koydu. O gece odanın duvarında bir delik açılarak girilmiş, silâhlar ve un çalınmış. Sabah olunca amcam Rifaa bana geldi ve: “Ey kardeşimin oğlu, biliyor musun bu gece evimize hırsız girmiş, kilerimizin duvarını delmiş, silâh ve yiyeceğimizi alıp götürmüş. Evde bir soruşturma yaptık, bize denildiğine göre Übeyrık oğullarının gece ışıkları yanıyormuş ve bizim yiyeceklerimizi on­larda görmüşler. Übeyrık oğulları da suçu, Medine’de doğruluğu ve güzel ahlâkı ile tanınan Lebîd ibn Şehrin üzerine atmışlar.” dedi. Lebîd bunu duyunca kılı­cını çektiği gibi Übeyrık oğullarına vardı ve: “Ben mi hırsızlık yapmışım? Allah’a yemin ederim ki ya bu hırsızlığı kimin yaptığını ortaya çıkarır, söylersiniz, ya da hepinizi şu kılıcımla doğrarım.” dedi. “Bizden uzak ol be adam, sen bunu yapacak kişi değilsin.” dediler. Biz evde sorduk soruşturduk ve artık bu işi Übeyrık oğullarının yaptığından hiç şüphemiz kalmadı da amcam: “Ey karde­şimin oğlu, Allah’ın Rasûlü (sa)’ne gitsen de bu durumu bir de ona anlatsan.” dedi. Katâde anlatmaya şöyle devam eder: Allah’ın Rasûlü (sa)’ne geldim, ona durumu anlattım ve: “Ey Allah’ın elçisi, bizde yaramaz bir aile var, gece amcam Rifâa’nın evine kastetmişler, kilerlerinin duvarını delip silâhını ve yiyeceğini al­mışlar. Aldıkları yiyeceğe ihtiyacımız yok ama hiç olmazsa silâhımızı iade etsin­ler.” dedim. Allah’ın Rasûlü (sa): “Bu konuya bakacağım, bir düşüneyim.” bu­yurdu. Übeyrık oğulları benim Rasûlullah’a gittiğimi ve durumu anlattığımı haber alınca kendilerinden Esîr ibn Urve adındaki kişiye gitmişler, konuyu onunla konuşmuşlar, aile halkı çevresinde toplanmış, sonra da Rasûlullah (sa)’a gelmişler ve: “Ey Allah’ın elçisi, Katâde ibnu’n-Nu’mân ve amcası bizden müslüman ve doğruluk sahibi bir aileye, ellerinde bir delil ve isbat olmaksızın hırsızlık iftirasında bulunmuş.” demişler. Katâde der ki: Allah’ın Rasûlü (sa)’ne geldim, onunla tekrar konuştum da bana: “Müslümanlığı ve doğruluğu bana iletilen bir aileye delilsiz, isbatsız hırsızlık ithamında bulundun.” buyurdu. Rasûlullah (sa)’ın yanından ayrıldım, sanki dünya başıma yıkıldı, keşke malı­mın bir kısmı benden çıksaydı (amcamın zararını ben karşılasaydım) da bu mes’eleyi Rasûlullah’la konuşmamış olsaydım.” diye temenni ettim. Amcam Rifâa’ya vardım, “Ne yaptın ey kardeşim oğlu?” dedi, Rasûlullah’in bana söy­lediklerini naklettim, “Allah, kendisinden yardım istenecek olandır.” dedi. Çok geçmedi, Kur’ân nazil oldu: “Doğrusu Biz sana kitabı hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin. Sakın hainlerin sa­vunucusu olma…” âyetleri indi. Kur’ân’dan bu âyetler nazil olunca çalınan si­lâhlar Hz. Peygamber (sa)’e getirildi ve Efendimiz silâhı Rifâa’ya iade ettirdi. Katâde der ki: Amcam cahiliye devrinde kocamış bir ihtiyardı. Müslüman ol­muştu ama İslâmında yine de bir şüphem vardı. Silâhı kendisine getirdiğimde: “Ey kardeşim oğlu, bu silâhları Allah yoluna vakfediyorum.” dedi ve anladım ki İslâmı sahih imiş. Beşîr’e gelince; hakkında Kur’ân nazil olunca müşriklere ilti­hak etti ve Sa’d ibn Sehl (veya Sümeyye) kızı Sülâfe’nin yanına gitti. İşte Beşîr’in bu yaptığı hakkında da: “Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müzminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu dön­düğü yolda bırakır ve onu cehenneme koyarız. Ne kötü dönüş yeridir orası.” (Nisa, 4/115) âyeti nazil oldu. Beşîr’in Sülâfe’ye inip orada konakladığını du­yan Hassan ibn Sabit onu bir şiirle hicvedince Sülâfe de Beşîr’e kızarak Beşîr’in yükünü başının üzerine alıp, dışarı çıkarmış, götürüp çöle atmış ve: “Bana Has­san’in beni hicveden şiirini hediye ettin, zaten bana hiç bir hayır da getirmedin.” demiş.

Katâde’den gelen rivayette hırsızlığı yapanın adı “Tu’me ibn Übeyrık”, suçu üzerine attığı kişi de Zeyd ibnu’s-Semîn adında suçsuz bir yahudi olarak verilmektedir. İbn Abbâs’tan gelen rivayette bu Tu’me ibn Übeyrık’in ailesinin, kendi adamlarının suçlu olduğunu bile bile Rasûlullah (sa)’a gelerek suçsuz bir müslümana suçu attıkları ayrıntılarına yer verilmektedir. İkrime’den gelen riva­yette de bu Tu’me’nin Medine’de hırsızlık suçunu Ansardan Ebu Melîl ibn Ab­dullah el-Hazrecî’ye isnat ettiği, hırsızlığı âdet haline getirdiği, irtidad edip Mekke’ye gitmesinden sonra da orada hırsızlığa devam ettiği, yakalanıp Mek­ke’den de çıkartıldığı, yolda rastladığı Kuzâa’lılardan da hırsızlık yapıp kaçma­sıyla peşinden yetişip taş atarak onu öldürdükleri kaydedilmektedir. Tu’me ibn Übeyrık’in, suçu üzerine attığı kişinin Zeyd ibnu’s-Semîn veya Lebîd ibn Sehl adında yahudiler olduğu da, bunlardan Lebîd’in müslüman olduğu da rivayet edilmiştir.  Biraz sonra geleceği üzere bu Sû­renin 115. âyetinin de bu Tu’me hakkında nazil olduğu rivayet edilmekte olup yerinde anlatılacaktır.

Bu Tu’me ibn Übeyrık hadisesi Vâhıdî’nin Esbâbu’n-Nüzûl’ünde ayrıntı­larda biraz daha farklı olarak şöyle anlatılıyor: Zafer ibnu’l-Hâris oğullarından ve ansardan Tu’me ibn Übeyrık adında bir adam komşusu Katâde ibnu’n-Nu’mân’ın evinden bir zırh çalmıştı. Zırh, içinde un bulunan bir çuvalda imiş. çuval da yırtık olduğundan evine kadar un dökülerek gitmiş. Sonra çaldığı zırhı yahudilerden Zeyd ibnu’s-Semîn adında bir adamın yanına saklamış. Çalınan zırh Tu’me’nin yanında aranmış ama bulunamamış ve “Vallahi ben almadım ve onun hakkında bir bilgim de yok.” diye yemin etmiş. Zırhm sahipleri: “Hayır, vallahi zırhı o çaldı. Gece karanlıkta bize geldiğini gördük, zırhı aldı, evine gi­rinceye kadar da izini sürdük, zaten un izini de görmüştük.” dediler. Ancak Hz. Peygamber (hırsızlık suçlamasını reddeden) Tu’me’ye yemin teklif edip de o da zırhı kendisinin çalmadığına dair yemin edince zırhın sahipleri mecburen Tu’me’yi serbest bıraktılar. Ama un izini takip ederek nihayet yahudinin evine geldiler ve onu tutup Hz. Peygamber’e getirdiler. Yahudi: “Zırhı bana Tu’me ibn Übeyrık verdi.” dedi yahudilerden bir cemaat da buna şahitlik ettiler. Tu’me’nin kabilesi olan Zafer oğulları “Gelin, Rasûlullah’a gidelim.” dediler ve Efendimiz’e gelip Tu’me’nin durumu hakkında onunla konuştular, arkadaşlarını müdafaa sadedinde “Eğer bunu yapmazsan (hırsızlığı yahudinin yaptığını ilânla onu cezalandırmazsan) arkadaşımız helak olacak, rezil rüsvay olacak, yahudi de suçsuz çıkacak.” dediler. Hz. Peygamber (sa) suçun yahudiye ait olduğuna karar vermeye niyyetlendi. Arzusu onlarla aynı yönde; yahudiyi cezalandırma yönün­deydi ki Allah Tealâ bu âyetleri indirdi.

Suddî ve Mukatil kavlinde ise bir hırsızlık değil, emanete hıyanet söz ko­nusudur ve yukarda anılan Tu’me ibn Übeyrık, bir yahudi komşusunun kendisi­ne bıraktığı bir zırh emanetine hıyanet etmiş, bu hıyanetine yahudinin muttali olduğunu sezince de zırhı Ansardan Ebu Müley’in evine atmış. Tu’me’nin aile­si Hz. Peygamber (sa)’e gelerek Tu’me lehinde şehadette bulunmakla birlikte bir de yahudiye karşı kardeşlerini müdafaa etmesini ve yahudiyi iddiasında ya­lanlamasını istemişlerde bu âyet-i kerimeler nazil olmuş Suyûtî Bu hadisenin Hicretin dördüncü yılının Rebî aylarından birinde (evvel veya sânı) meydana geldiğini kaydediyor ki  âyet-i kerimenin de nüzul zamanına işaret etmektedir.

Hırsızlık veya herhangi bir suç işlendiğinde ve sanık veya sanıkların ta’yininde sıkıntı ve belirsizlik halinde hâkim’in; sanıkların din ve milliyetine bakmaksızın tam bir adalet duygusuyla konuya yaklaşması ve tarafsız bir şekil­de konuyu araştırarak hüküm vermesi gerekliliği umumî hükmünü bu hususî sebepler elbette sınırlandırmaz.

Advertisements