4

٤

ذلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظيمِ

(4) zalike fadlullahi yu’tiyhi men yeşa’u vallahu zulfadlil’aziymi
Bu Allah’ın lütfudur onu dilediğine verir Allah büyük fazlı ihsan sahibidir

(4) Such is the Bounty of Allah, which He bestows on whom He will: and Allah is the Lord of the highest Bounty.

1. zâlike : işte bu
2. fadlu : fazl, lütuf, kerem, fazl nuru
3. allâhi : Allah
4. yu’tî-hi : onu verir
5. men : kişi, kimse
6. yeşâu : diler
7. ve allâhu : ve Allah
8. : sahip
9. el fadli : fazl, lütuf, kerem, fazl nuru
10. el azîmi : büyük

ذَلِكَ işte buفَضْلُ lutfudurاللَّهِ Allah’ınيُؤْتِيهِ onu verirمَنْ kimseyeيَشَاءُ dilediğiوَاللَّهُ şüphesiz Allahذُو sahibidirالْفَضْلِ lütufالْعَظِيمِbüyük


AÇIKLAMA
Rasulullah’ın Özellikleri:

“Göklerde ne var yerde ne varsa, O mülkün maliki, noksanlıklardan münezzeh, mutlak galip, hikmet sahibi Allah’ı teşbih etmektedir.” Yani “O’nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsra 17/) ayetinde de ifade edildiği gibi konuşanı ve konuşmayanı ile bütün yaratılmaşlar Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini ikrar ederek O’nu teşbih ve tenzih ederler. Göklerin ve yerin maliki, emir ve hikmetiyle göklerde ve yerde ta­sarrufta bulunan, noksanlıklardan ve hatıra gelebilecek her şeyden mü­nezzeh, kemal sıfatlarıyla muttasıf, hiçbir galibin galebe çalamayacağı ka­hir ve galip sıfatlarına sahip, kudret ve hikmette emsalsiz, yaratılmışların işlerini en güzel şekilde yüreten ve her şeyde hikmet sahibi olan O’dur.

Allah Tealâ o yüce zâtını tenzihten sonra Rasulünün (s.a.) temeyyüz ettiği özellikleri zikrederek şöyle buyurdu: “O, ümmiler içinde kendilerin­den bir peygamber gönderdi ki onlara Kitab’ı, hikmeti öğretir. Halbuki on­lar daha evvel hakikaten apaçık bir sapıklık içinde idiler.” Yani ümmi Arap toplumunun içinde kendi cinslerinden onu bir elçi olarak gönderen O dur. Araplar ümmi idi, çünkü çoğu okuma yazma bilmiyordu. Rasulullah (s.a.) da onlar gibi ümmi idi. Nitekim Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Nesei’nin İbni Ömer’den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.) “Biz yazma­yan, hesap yapmayan ümmi bir milletiz.” diyerek bunu ifade etmiştir. Ayet-i kerimede de “Sen bundan önce ne bir yazı okur ne de elinle onu yazardın.” (Ankebut, 29/48) buyurulmaktadır.

Rasulullah (s.a.) okuyup yazmayan bir ümmi olmakla ve hiç kimseden bir şey öğrenmemiş olmakla beraber, dünya ve ahiretin en hayırlı yoluna irşad eden Kuran ayetlerini ümmetine okuyor, onları küfrün, günahın ve cahiliye ahlâkının kirlerinden temizliyor, onlara Kuranı, sünneti, ahkâmı ve hikmetlerini öğretiyordu. İslâm’dan önce onlar akide, hüküm ve nizam ko­nusunda açık bir dalâlet ve yanlışlık içindeydiler. Zira eskiden onlar İbra­him (a.s.)’in dininden idiler sonra onu değiştirdiler, tevhidi bırakıp şirki ve putperestliği aldılar, Allah’ın asla izin vermediği birtakım şeyler icad ettiler. Ehl-i Kitap da aynı şekilde kitaplarını değiştirdiler, tahrif ve tevil ettiler.

Bunun üzerine Allah Tealâ sadece Araplar değil bütün aleme şamil ol­mak üzere kâmil bir din ile rasulü Muhammedi (s.a.) gönderdi. Onun getir­diği bu dinde, onları cennete ve Allah’ın rızasına yaklaştıracak şeylere da­vet, cehenneme ve Allah’ın gazabına yaklaştıracak şeylerden nehyetme dahil beşerin dünyada ve ahirette muhtaç olduğu her şeyin beyanı mevcuttur.

Özellikle ümmi Arapların zikredilmesi Rasulullah’ın (s.a.) hususi ola­rak onlara, umumi olarak da bütün insanlara gönderilmiş olmasındandır. Nitekim “Ben seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdim.” (Enbiya, 21/106) ve “De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın elçisiyim” (Araf, 7/158) gibi ayet-i kerimelerde onun bütün beşere gönderildiği ifade edil­mektedir.

“Onlardan henüz kendilerine katılmamış bulunan diğerlerine de (kita­bı ve hikmeti öğretir.) O mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” Yani Allah Tealâ, ister Arap isterse Fars ve Rum gibi Arap olmayanlardan olsun diğer mümin nesillere de şamil olmak üzere Arap kavminden bir peygamber gönderdi. Bu “nesiller”den maksat henüz sahabe zamanında mevcut olma­yıp da onlardan sonra kıyamete kadar gelecek olan ve müminler ordusuna katılacak olan nesillerdir. Allah Tealâ kudret ve kuvvet sahibidir, İslâm ümmetini yeryüzüne hakim kılmaya kadir olan O’dur. Din koymada, ezeli takdirinde, fiil ve sözlerinde ve kâinatı idare edişinde derin hikmet sahibi olan O’dur.

İmam Buhari’nin rivayetine göre Ebu Hureyre şöyle dedi: Rasulullah’ın (s.a.) yanında oturuyorduk, ona Jumu’ah suresi indi, sureyi okudu. “Onlardan henüz katılmamış bulunan…” ayetine gelince ashab-ı kiram “Ya Rasulallah! Bunlar kim oluyor.” dediler. Cevap vermedi. Soru üç defa tek­rar edildi. Selman Farisi’de aramızda idi. Rasulullah (s.a.) elini onun omuzuna koydu ve “İman Süreyya yıldızında bile olsa bunlardan birtakım adamlar ona ulaşacaklar.” dedi. Bu hadiste bu surenin Medine’de indiği­ne, ayrıca Rasulullah’ın (s.a.) peygamberliğinin bütün beşeriyete şamil ol­duğuna delâlet vardır. Çünkü ayetteki “diğerleri” sözünü Fars (İran) mille­tine işaret ederek tefsir etmiştir. İşte bu sebeple Fars, Rum ve diğer millet­lere mektuplar göndererek onları Allah’a ve kendisinin getirdiği dine tabi olmaya çağırmıştır.

İbni Ebi Hatem’in Sehl b. Sa’d es-Saidi’den rivayet ettiğine göre Rasu­lullah (s.a.) “Benim ümmetimin (ashabımın) sulbünde birtakım erkekler ve kadınlar vardır ki bunlar cennete hesapsız gireceklerdir.” demiş ve peşin­den “Onlardan henüz katılmamış bulunan…” ayetini okumuştur. Bununla ümmet-i Muhammed’den gelecek nesilleri kastetmiştir.

Sonra Allah Tealâ İslâm’ın ve Muhammed (s.a.)’in gönderilmesinin kendisinin bir ihsanı ve rahmeti olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuş­tur: “Bu, Allah’ın kimi dilerse ona vereceği bir lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir.” Yani bu İslâm ve vahyin, Muhammed (s.a.)’e bu büyük peygam­berliğin verilmesi Allah’ın fazl ve ihsanındandır, bunu kullarından dilediği­ne verir. Allah Tealâ hiçbir lütfün erişemeyeceği büyük ihsan sahibidir. O, dünyada kullarına Kitabı ve hikmeti öğreten, ahirette amellere kat kat mükâfat verecek olan büyük ikram sahibidir.