52

٥٢

فَتَرَى الَّذينَ فى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشى اَنْ تُصيبَنَا دَاءِرَةٌ فَعَسَى اللّهُ اَنْ يَاْتِىَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه فَيُصْبِحُوا عَلى مَا اَسَرُّوا فى اَنْفُسِهِمْ نَادِمينَ

(52) fe terallezine fi kulubihim meraduy yüsariune fihim yekulune nahşa en tüsiybena dairah fe asellahü ey ye’tiye bil fethi ev emrim min indihi fe yusbihu ala ma eserru fi enfüsihim nadimin

olanları görürsün ki kalplerindeki marazı onların içinde koşup dururlar korkuyoruz derler belanın başımızda dönmesinden ama umulur ki Allah fetih getirir veya tarafından bir emir (getirir de) içlerinde gizledikleri şeye nadim olurlar

(52) Those in whose hearts is a disease thou seest how eagerly they run about amongst them, saying: we do fear lest a change of fortune bring us disaster. Ah perhaps Allah will give (thee) victory, or a decision according to his will. Then will they repent of the thoughts which they secretly harbored in their hearts.

1. fe : işte, böylece
2. terâ : görürsün
3. ellezîne : o kimseler, onlar
4. fî kulûbi-him : kalplerinde vardır
5. maradun : hastalık
6. yusâriûne : koşuşurlar
7. fî-him : onların aralarında
8. yekûlûne : derler
9. nahşâ : biz korkuyoruz
10. en tusîbe-nâ : bize isabet etmesi
11. dâiratun : olayın dönmesi, zaferin hezimete, musibete dönmesi
12. fe asâ allâhu : oysa, umulur ki Allâh (cc.)
13. en ye’tiye bi el fethi : bir fethi, bir zaferi getirmesi
14. ev emrin min indi-hi : veya katından bir emr
15. fe yusbihû : o zaman, böylece olurlar
16. alâ mâ eserrû : gizledikleri şeye
17. fî enfusi-him : kendi içlerinde
18. nâdimîne : pişman olanlar

فَتَرَى görürsünالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ kalplerinde bulunanlarınمَرَضٌ bir hastalıkيُسَارِعُونَ koşuştuklarınıفِيهِم içlerindeيَقُولُونَ diyerekنَخْشَى korkuyoruzأَنْ تُصِيبَنَا bize gelmesindenدَائِرَةٌ durumunuzu çevirecek şeylerinفَعَسَىumulur kiاللَّهُ Allahأَنْ يَأْتِيَ getirir deبِالْفَتْحِ bir fetihأَوْ veyaأَمْرٍ bir emirمِنْ عِنْدِهِ katındanفَيُصْبِحُوا onlar olurlarعَلَى مَا أَسَرُّوا gizlediklerine dairفِي أَنفُسِهِمْ içlerindeنَادِمِينَ pişman


SEBEB-İ NÜZUL

1. Atiyye ibn Sa’d’den rivayet ediliyor: el-Hâris ibnu’l-Hazrec oğulların­dan Ubâde ibnu’s-Sâmit Rasûl-i Ekrem (sa)’e gelip: “Ey Allah’ın elçisi, benim yahudilerden bir çok dostum var. Onların dar zamanımda bana yardım edecek­lerinden de eminim. Ama ben, o yahudi dostlarımın dostluğunu terkedip Allah ve Rasûlü’ün dostluğuna dönüyorum. Ben Allah’a ve Rasûlü’ne dostluk besli­yorum, dedi. Orada bulunan Abdullah ibn Übeyy: “Ben, zamanın ilerde başımı­za getirebileceği felâketlerden korkan bir adamım. Onun için daha önceki dost­larımın dostluğundan ayrılacak değilim.” dedi. Rasûl-i Ekrem (sa), Abdullah ibn Übeyy’e: “Ey Ebu’l-Hubâb, yahudilerin dostluğunu Ubâde ibnu’s-Sâmit’inkine tercih ediyorsan buyur yap!” buyurdu. Abdullah İbn Übeyy: “Evet öyle yaptım.” dedi de bunun üzerine Allah Tealâ: “Kalblerinde bir hastalık olan­ların, bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz, diyerek onlara koştuklarım gö­rürsen…”e kadar olmak üzere “Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin…” âyetlerini indirdi.

2. Zuhrî’den gelen rivayette olay, Bedr Gazvesi ile ilişkilendiriliyor. Şöyle ki: Mekke müşrikleri Bedr’de bozguna uğrayınca müslümanlar, dostları olan (veya aralarında velâ antlaşması olan) yahudilere: “Bedr günü müşriklerin başı­na gelenler sizin de başınıza gelmeden gelin iman edin.” dediler. Yahudilerden Mâlik ibn Sayf: “Savaşmayı bilmeyen bir grup Kureyşliyi yenmek sizi gurur­landırıp aldatmasın. Biz, size karşı gücümüzü bir toparlıyacak olursak bizimle hiçbir şekilde  savaşamazsınız.” dedi.  Bunun üzerine Ubâde  ibnu’s-Sâmit Rasûlullah (sa)’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim dostum olan yahudiler gerçekten güçlü kuvvetli ve tepeden tırnağa silâhlı kimselerdir. Ama ben, onları dostluğundan teberrî ile Allah ve Rasûlü’nün dostluğuna dönüyorum. Benim için Allah ve Rasûlü’nden başka dost yok!” dedi. Orada hazır bulunan Abdullah ibn Ubeyy: “Ben, yahudilerin dostluğunu terketmiyorum. Ben, onlara ihtiyacı olan bir adamım.” dedi. Efendimiz (sa)’in: “Ey Ebu Hubâb, Ubâde’den kıskan­dığın yahudi dostluğunun ona değil de sana olabileceğini mi sanıyorsun?” bu­yurdu da İbn Ubeyy: “Evet, öyle kabul ediyorum.” dedi ve Allah Tealâ da: “Allah, seni insanlardan korur…” (âyet: 67)’ye kadar olmak üzere “Ey iman eden­ler, yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin…” âyetlerini indirdi.

3. Suddî’den     gelen     rivayette     de    hadise    Uhud    Gazvesi     ile ilişkilendirilmektedir.  Şöyle ki:  Uhud’da müslümanlar bozulunca bu, bazı müslümanlara ağır geldi, devletin ve hakimiyyetin kendileri aleyhine müşrikle­rin eline geçeceğinden korktular. Onlardan birisi arkadaşına: “Ben, gidip filân yahudiye sığınacağım; onun emanını alacağım ve onunla birlikte ben de yahudi olacağım.” derken bir başkası meselâ: “Ben de Şam’daki filân hristiyana gidip onun emanını alacağım ve hattâ gerekirse onun yanında hristiyan da olacağım.” diyordu.   İşte   bunun   üzerine  Allah  Tealâ  “Ey   iman  edenler,   yahudi   ve hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden her kim onlara dostluk beslerse o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.” âyetini indirdi.

Bu iki farklı rivayete nazaran âyet-i kerimeler ya Bedr ya da Uhud gazve­sinden sonra nazil olmuş olmalıdır.

4. Kurtubi, görüş sahibini belirtmeksizin ayet-i kerimenin Ebu Leheb hakkında nazil olduğuna dair bir görüşe de yer vermiştir.

Bu arada özellikle “Kalplerinde hastalık olanların, “Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz” diyerek onlara koşuştuklarını görürsen; olur ki Allah bir fetih verir veya katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerinden dolayı pişman olurlar.” ayet-i kerimesinin nüzul sebebinin ise münafıklar veya  Abdullah ibn Übeyy ibn Selül olduğuna dair rivayetler vardır. Bunlara göre Yahudi ve Hristiyanlar münafıklara yemek getirirler, onlara yiyecek ve borç verirler, böylece onların dostluklarını elde ederlerdi. Ne zaman ki, “Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin…” ayet-i kerimesi nazil oldu, münafıklar: “Bir kıtlık olduğunda bize yardım eden ve elimizi bollaştıran kimselerle dostluk ilişkilerimizi nasıl koparır, onların dostluğunu nasıl terkederiz?!” dediler de bu ayet-i kerime nazil oldu. Bu, Ebu Salih kanalıyla İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir

Advertisements