126

    RevelationCuzPageSurah
    92 597Nisa(4)

١٢٦

وَلِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحيطًا

(126) ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard ve kanellahü bi külli şey’im mühiyta

Allah’ındır semalarda ve arzda ne varsa Allah’ın kudreti ile her şeyi kuşatıcıdır

(126) But to Allah belong all things in the heavens and on earth: and he it is that encompasseth all things.

1. ve li allâhi : ve Allah’ındır
2. : şeyler, ne varsa
3. fî es semâvâti : göklerde
4. ve mâ : ve şeyler, ne varsa
5. fî el ardı : yeryüzünde
6. ve kâne : ve oldu, …dır
7. allâhu : Allah
8. bi : …’i
9. kulli : her
10. şey’in : şey
11. muhîtan : kuşatan

وَلِلَّهِ Allah’ındırمَا ne varsaفِي السَّمَاوَاتِ göklerdeوَمَا فِي الْأَرْضِ ve yerdeوَكَانَ şüphesiz olandırاللَّهُ Allahبِكُلِّ herشَيْءٍ şeyiمُحِيطًا ihata edici


AÇIKLAMA

Durum ne sizin kuruntularınıza bağlıdır ey Müslümanlar, ne de sizin ku­runtularınıza bağlıdır ey Kitap Ehli! Amellerin karşılığı yapılan amele bağlıdır. Mücerret temenni ile ne size, ne de onlara kurtuluş yoktur. İtibar edilen ve de­ğer verilen husus Allah’a itaat, değerli peygamberlerinin diliyle Allah’ın tayin ettiği şeriata uymaktır.

İbni Ebî Şeybe Hasan-ı Basrî’den mevkuf olarak naklediyor: “İman temenni­den ibaret değildir. Fakat kalpte yerleşen ve amelin de kendisini tasdik ettiği şey­dir.” Yine Hasan-ı Basrî diyor ki: “Bir kavmi mağfiret aldattı. Dünyadan günahlar­la dolu olarak çıktılar. Sadık ve samimi olsalardı amellerini güzelleştirirlerdi.”

Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir. Zira verilen karşılık ame­lin eseridir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kim zerre ağırlığınca kötülük işlerse onu görür.” (Zelzele, 99/8).

İmam Ahmed Ebu Bekir b. Zübeyr’den rivayet ediyor: Haber verildiğine göre Hz. Ebu Bekir (r.a.) Peygamberimiz (s.a.)’e:

— Ya Rasulallah! “Bu durum ne sizin kuruntunuza ne de Ehl-i Kitab’ın ku­runtusuna göredir” ayetinden sonra kurtuluş nasıl olacaktır? Her işlediğimiz kö­tülükle cezalandırılacak mıyız? diye sordu. Peygamberimiz (s.a.) şöyle cevap verdi:

— Allah seni mağfiret eylesin ey Ebu Bekir! Sen hastalanmıyor musun? Yorulmuyor musun? Üzülmüyor musun? Sana bir sıkıntı isabet etmiyor mu? Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.):

— Evet dedi. Efendimiz (s.a.):

— İşte bu cezalandırıldığınız şeylerdendir buyurdu,

Said b. Mansur, Ahmed, Müslim, Tirmizî ve Nesaî Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ediyorlar: “Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” ayeti indiği zaman bu durum Müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Resulullah (a.s.):

— Doğru olun ve doğruluğa yaklaşın. Zira Müslümana isabet eden her şey­de Müslüman için kefaret vardır. Hatta ayağına batan dikende, çektiği sıkıntı­da kefaret vardır, buyurdu.

Bu hadis ve benzerleri dünyadaki hastalıklar, belâlar, musibetler ile dünya­nın dertleri ve korkulan sebebiyle Allah’ın hataları sileceğine delâlet etmektedir.

Kim kötülük işlerse kendisinin işini üstlenecek, kendisini koruyacak ve kendisinden cezayı kaldıracak hiçbir dost ve kendisine yardımcı olacak ve başı­na gelen bu durumdan kendisini kurtaracak hiçbir yardımcı bulamaz. Ölçü sa­dece iman ve amellerdir, temenni, kuruntu ve rüyalar değildir.

Buna mukabil olarak, karşılaştırma ve adalet gereği olarak bu ameli işle­yen ister kadın ister erkek olsun imanında sadık olduğu halde nefsini ıslah edecek salih amel işlerse bu şekilde amel edip Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler cennete girecekler ve amellerinin ecirlerinden, isterse bu amel gayet basit ve zerre kadar bile olsa hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.

Cennetin ve saadetin yolu imanla birlikte salih amel işlemektir. Cehenne­min yolu ise kötü ameldir. Allah’ın şeriatı ve dinine uyulmadığı müddetçe övünmek bir millete veya gruba ya da peygambere mensup olmak hiçbir yarar sağlamayacaktır.

Cenab-ı Hak bundan sonra kemal derecelerini zikrederek devam etti ve şöyle buyurdu: Kalbini sadece Allah’a ihlâsla teslim eden, dua veya dileğinde O’ndan başkasına yönelmeyen, gönlünü O’ndan başka rab veya mabud tanımaksızın sa­dece Allah’a teslim eden kimseden din yönünden daha güzel kim olabilir?

Ayette kalbin yönelmesi ve maksat “yüzü teslim etmek” şeklinde ifade edil­miştir. Zira yüz kalpte bulunan duygu ve düşüncelerin aynasıdır.

O kimse bu kalbi ihlâs ile ve kâmil imanla birlikte güzel amel işler, yani iyilikleri yapar, kötülükleri terk eder, faziletli ahlâk ve hasletlerle muttasıf olur. Şirkten yüz çevirmekle, putperestlik ve putperestlerden uzak durmak su­retiyle tevhid dini olan Hz. İbrahim (a.s.)’in dinine tabi olur. Hak din olan İs­lâm dinine sarılır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: Ben sizin tapmakta olduğunuz bütün ilâhlardan kesinlikle uzağım. Ancak beni yaratan müstesna. Be­ni O hidayete ulaştıracaktır. İbrahim bu tevhid kelimesini kendisinden sonrakilere onlar hakka dönsünler diye, ebedî bir kelime olarak bıraktı.” (Zuhruf, 43/26-27).

“De ki: Hayır! Biz hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Bakara, 2/135).

“Allah İbrahim’i kendine dost edinmiştir.” Bu cümle ara cümlesi olup me­cazi bir mana taşır. Yani Allah İbrahim (a.s.)’i seçti, O’na samimi dostun sami­mi dostuna yaptığı ikramına benzer özel ikramda bulundu. Allah katında Allah’ın kendisini samimi dost edinecek kadar yakın bir dereceye sahip olan kim­se dinine ve yoluna tabi olmaya lâyık bir kimsedir.

Yani Allah İbrahim (a.s.)’e selim bir fıtrat ve inanç, kuvvetli bir akıl ve terte­miz bir ruh, Allah’ı kâmil manada tanıma iradesi, güçlü bir azim, putperestlik ve şirkle savaşma hususunda yüce bir gayret vermek suretiyle lütufta bulunmuş; böylece İbrahim (a.s.) ulü’l-azm (son derece azimli ve yüksek mertebeli) peygam­berlerden biri olmuştu. O Rahman’ın samimi dostu ve şeytanın düşmanıdır.

Cenab-ı Hak bundan sonra itaat etmenin sebep ve hikmetini zikrederek şöyle buyurdu:

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ın mülkü, O’nun kulları ve yara­tıklarıdır. Bütün hepsinde tasarrufta bulunan sadece O’dur. O’nun takdir ettiği kaderi geri çevirecek bir güç, verdiği hükmü reddedecek bir kuvvet yoktur. Azameti ve kudreti, adaleti, hikmeti, lütfü ve rahmeti sebebiyle O’nun yaptı­ğından sual edilmez. O’nun kudretiyle birlikte ilmi her şeyi kuşatıcıdır, hepsin­de nüfuz sahibidir. Kullarından hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O’nun ilminde göklerde ve yerde bulunan zerre ağırlığınca bir şey, zerreden küçüğü de büyü��ü de gizli kalmaz. Kullarının amellerini bilen kimse hayırlı ve şerli amellerinin karşılığını onlara verecektir. Kulların üzerine düşen kendileri için en güzel ola­nı tercih etmektir.

Bu ayet salih amel işleyenlerle kötü amel işleyenlerin zikredildiği ayetle sı­kı irtibat halindedir. Mana şu şekildedir: Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O’na itaat etmek onların üzerlerine vaciptir. Kâinatı çevreleyen yüce kudret sa­hibi olmak, vaad ettiği ve tehdit ettiği şeyleri yerine getirmek sıfatıyla muttasıf olması sebebiyle her şeyde kendisine yönelmeye lâyık olan Allah Teâlâ’dır. Hatta İbrahim Halil (a.s.) ve diğer peygamberler de Allah’a yönelmek zorundadırlar.

Advertisements