66

٦٦

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْريةَ وَالْاِنْجيلَ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌ وَكَثيرٌ مِنْهُمْ سَاءَ مَا يَعْمَلُونَ

(66) ve lev ennehüm ekamüt tevrate vel incile ve ma ünzile ileyhim mir rabbihim le ekelu min fevkihim ve min tahti erculihim minhüm ümmetüm muktesideh ve kesirum minhüm sae ma ya’melun

velev onlar tevrat’ı doğru tutsalardı ve incil’i (de) ve Rablerinden kendilerine indirileni (de) nimetleri onların üstlerinde ve ayaklarının altından (gelen) onlardan orta yolu tutan bir ümmet fakat onlardan çoğu fena iş yapmaktalar

(66) If only they have stood fast by the law, the gospel, and all the revelation that was sent to them from their Lord, they would have enjoyed happiness from every side. There is from among them a party on the right course: but many of them follow a course that is evil.

1. ve lev enne-hum : ve eğer onlar …olsaydı
2. ekâmû : ikâme ettiler, gereği gibi uyguladılar
3. et tevrâte : Tevrat
4. ve el incîle : ve İncil
5. ve mâ unzile ileyhim : ve onlara indirilen şey
6. min rabbi-him : Rabb’lerinden
7. le ekelû : mutlaka yerlerdi
8. min fevkı-him : üstlerinden
9. ve min tahti : ve altından
10. erculi-him : ayakları
11. min-hum : onlardan
12. ummetun : ümmet
13. muktesıdetun : muktesid, mutedil, orta, evliyalık mertebesine ulaşmış henüz daimi zikre ulaşmamış olanlar
14. ve kesîrun min-hum : ve onlardan birçoğu
15. sâe : kötü
16. mâ ya’melûne : yaptıkları şey

وَلَوْ أَنَّهُمْ onlarأَقَامُوا ikame etselerdiالتَّوْرَاةَ Tevrat’ıوَالْإِنجِيلَ İncil’iوَمَا أُنزِلَ ve indirileniإِلَيْهِمْkendilerineمِنْ رَبِّهِمْ Rablerindenلَأَكَلُوا elbette yerlerdiمِنْ فَوْقِهِمْ üstlerindenوَمِنْ تَحْتِ ve altlarındanأَرْجُلِهِمْ ayaklarınınمِنْهُمْ onlardanأُمَّةٌ bir topluluk da vardırمُقْتَصِدَةٌ orta yolu tutanوَكَثِيرٌ buna rağmen pek çoğununمِنْهُمْ onlarınسَاءَ ne kötüdürمَا يَعْمَلُونَ yapmakta oldukları şey


AÇIKLAMA

Yahudiler, Yüce Allah’ı fakir, kendilerini de zengin olmakla nitelendirdiler. Onlar “Allah’ın eli bağlıdır” diyerek Yüce Allah’ı cimrilikle suçladılar. Yani Resulullah (s.a.)’ı yalanlaması sebebiyle malî bir sıkıntı ile karşı karşıya kalan Yahudi­lerden birisi böyle dedi, demektir. Bunun bütün ümmete nispet edilmesi ise, bir ümmetin kendi arasındaki dayanışması dolayısıyladır. İşte bu kimse: Allah cimri­dir, dedi. “Elin bağlı olması” mecazî olarak cimriliği ifade etmektedir. Allah’ın eli­nin açık olması ise, cömertlik ve bol ihsanından, lütuf ve kereminden kinayedir.

Onlar bu sözleriyle Allah’ın elinin bağlı olduğunu kastetmiyorlar. Onlar bununla cimri olduğunu, yani cimrilik ederek yanındaki rızık kaynaklarını alı­koyup vermediğini anlatmak istemektedirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Elini boynuna bağlı tutma! Onu büsbütün de açma! O takdirde kınanmış ve yaptığına pişman olursun.” (İsrâ, 17/29) Yani Yüce Allah hem cimrilik etmeyi, hem de. savurganlığı yasaklamaktadır. Savurganlık (tebzîr), olmadık yerde faz­la harcamada bulunmaktır. Yüce Allah söylediklerini kendilerine olduğu gibi iade etti ve uydurup iftira ettikleri sözleri ile kendilerine mukabelede bulundu. Onlara cimrilikle, rahmetinden kovulmakla beddua etti ve şöyle buyurdu: “Böyle”dediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lanet olsun onlara.” Bu cimrilik etmek, sıkıntı içerisinde bulunmak ve hayra karşı eli sıkılık etmek an­lamını ifade eden bir bedduadır. Bundan dolayı onlar Allah’ın yarattıklarının en cimrileri ve en sıkıntılıları, dar geçimlileri olmuştur. Bunun gerçek anlamıy­la ellerinin bağlanması için bir beddua olması da mümkündür. Dünya hayatın­da esir alınarak ellerinin bağlanması, ahirette de cehennemin zincirleriyle bağ­lanmak suretiyle azaplandırılmaları anlamında bir beddua olabilir.

Şanı Yüce Allah onlara verdiği cevabında söylediklerinin aksini ispat ede­rek şöyle buyurmaktadır: “Hayır, onun iki eli  de açıktır. Nasıl dilerse öyle infak eder.” Bilakis o lütfü geniş ve cömert olandır. Bağış ve ihsanı pek çoktur. Her ne varsa mutlaka her şeyin bütün hazineleri O’nun nezdindedir. Mahlûkatı üzerindeki her bir nimet yalnızca ondandır, onun hiç bir ortağı yoktur. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O size kendisinden istediğiniz her şey­den verdi. Allah’ın nimetlerini asla sayıp bitiremezsiniz. Şüphesiz ki insan çok zalim ve nankördür.” (İbrahim, 14/34)

İmam Ahmed, Buhârî ve Müslim, Ebu Hureyre’nin şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah’ın sağı dopdoludur. Hiç bir harcama onu eksiltmez. O gece ve gündüz durmadan sağnak sağnak rahmetini yağdırır. Gökleri ve yeri yarattığı günden beri bütün infak ettik­leri var ya, şüphesiz bunlar onun sağındakinden bir şey eksiltmiş değildir.” Yi­ne buyurdu ki: “Arşı da su üzerindedir. Onun diğer elinde ise feyz veya kabz vardır. Yüksektir ve alçaltın” Yine buyurdu ki: “Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “(Ey Ademoğlu) İnfak et, ben de sana infak edeyim.”

Burada, cömertlik, ellerin açık olması ile ifade edilmiştir. Çünkü cömert olan bir kimse iki eliyle verir.

Bazı insanların rızıklarının az ve dar olması ise Yüce Allah’ın ihsanının bol­luğuna aykırı değildir. Çünkü Allah’ın rızık bakımından insanlardan kimisini ki­misine üstün kılmasında bir hikmeti, bir iradesi ve bir meşieti vardır. Nitekim şanı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah kullarına rızkı yaysaydı, yer­yüzünde elbette azgınlık ederlerdi. Fakat dilediği bir miktar ile indirir. Muhak­kak ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görendir.” (Şûra, 42/27); “Allah dilediği kimseye rızkı yayar ve (dilediğine de) daraltır.” (Ra’d, 13/26)

Daha sonra Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in onlar üzerindeki etki boyutunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rabbinden sana indirilen on­lardan çoğunun azgınlığını ve küfürünü artıracaktır.” Yani Allah’a yemin ol­sun ki, sana apaçık indirilen ayetler onların tuğyanlarını, azgınlıklarını artıra­caktır. Tuğyan ise küfür ya da yalanlamak bakımından eşyada haddi aşmak ve aşırıya gitmektir. Ey Muhammed! Allah’ın sana vermiş olduğu nimet, senin düşmanların olan Yahudiler ve benzerleri hakkında bir nikmet (azap sebebi) olmaktadır. Allah’ın sana indirdikleriyle müminlerin tasdikleri, salih amelleri, faydalı bilgileri arttığı gibi, seni ve ümmetini kıskanan kâfirlerin de azgınlıkla­rını ve küfürlerini artırmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: O iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise ku­laklarında ağırlık vardır ve o, onlara karşı (kalplerinde) bir körlüktür. İşte on­lar kendilerine uzak bir yerden seslenilenler (gibi) dirler.” (Fussilet, 41144); “Biz Kur’ân’dan müminlere şifa ve rahmet olanı indiriyoruz. Zalimlerin ise ancak hüsranlarını artırırız.” (İsrâ, 17/82)

Taberî de Katâde’nin: “Andolsun ki Rabbinden sana indirilen…” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Muhammed (s.a.)’i ve Arapları kıs­kanmaları onları, Muhammed’i inkâr etmeye itti. Halbuki onlar ellerindeki ki­taplarında Hz. Peygamberin sıfatlarının yazılı olduğunu görüp biliyorlardı.

Yüce Allah’ın onların bu olumsuz hallerine karşı verdiği cezalarından bi­risi de buyurduğu şekliyle: “Aralarına Kıyamet gününe kadar kin ve nefret sal­dık” diye belirttiği cezadır. Yani biz bütün Yahudi ve Hristiyan kesimleri ara­sında düşmanlık ve nefreti saldık. Onların her bir fırkası, kesimi, diğerine muhalefet etmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen onları toplu ve birlikte sanırsın, halbuki onların kalpleri darmadağınıktır.” (Haşr, 59/14)

Tarihte sık sık meydana gelen kavmiyetçi çatışmalar, dinî ihtilâflar ve sö­mürgeci menfaatler için ortaya çıkan değişik savaşlar bunu ispat etmektedir. Herhangi bir kimse Yahudilerin Filistin’deki oyunlarına aldanmasın; bu geçici bir durumdur.

Bunlar Allah’ın Rasulüne ve samimi müminlere tuzak hazırlamak, top­lumlar arasında fitne ve savaşları körüklemek istedikleri her seferinde Allah onları başarısızlığa uğratmış, hile ve tuzaklarını başlarına geçirmiştir. Ya onla­rın çabaları boşuna çıkar veya müminlere, onlara karşı zafer ihsan eder.

Yahudiler bütün yaptıklarıyla yeryüzünde fesada koşarlar. Yani yeryüzün­de fesat çıkartıp ıslâh etmemek, onların her zamanki seciyyelerinin bir parça­sıdır. Yüce Allah ise bu nitelikte olanları sevmez. Aksine buğzeder, cezalandırır ve azap eder.

Daha sonra Yüce Allah yine de umut ve tövbe kapılarını önlerinde açık tu­tarak şöye buyurmaktadır: “Eğer Kitap Ehli iman edip de sakınsalardı…” yani onlar Allah’a ve rasulüne iman edip işlemekte oldukları günah ve haramlardan sakınacak olsalar, şüphesiz işlemiş oldukları kötülüklerini örterdik, onları ni­mete garkolacakları Naîm Cennetlerine koyardık. Yani şu hoşlarına gitmeyen hallerini üzerlerinden kaldırır ve maksatlarına nail olmalarını sağlardık. Şa­yet onlar asıl olarak tevhidi bildiren ve İsmail soyundan gelecek son peygambe­ri müjdeleyen Tevrat ve İncil’de bulunanlar gereğince herhangi bir tahrif, de­ğişiklik ve değiştirme (tebdil ve tağyîr) söz konusu olmaksızın amel edip Mu­hammed (s.a.)’e indirilen Kur’an-ı Kerîm gereğince amel etselerdi, şüphesiz ki Allah rızıklarını genişletir, semavî hayırları üzerlerine indirir, yeryüzü bere­ketlerinden onlara ihsan ederdi. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Şayet ülkeler ahalisi iman edip takva sahibi olsalardı, biz de üzerlerine semadan ve arzdan bereketlerin kapılarını) açardık.” (A’râf, 7/96) İbni Abbâs da şöyle demektedir: “Hem üstlerinden hem de ayaklarının altın­dan… yiyeceklerdi.” buyruğu, üzerlerine gökten bol bol yağmur yağdırır ve yer­yüzü bereketlerinden bol bol ihsan ederdi, demektir.

Daha sonra Yüce Allah itikatlarında olsun davranışlarında olsun Kitap Ehli’nin birbirlerine eşit olmadıklarını söz konusu ederek şöyle buyurmakta­dır: “içlerinden orta yolu tutan bir ümmet vardır. Onlardan bir çoğunun yap­makta oldukları şey ise pek kötüdür.” Yani Yahudilerden Abdullah b. Selâm ve arkadaşları, Hristiyanlardan da Necâşî ve benzerleri din hususunda mutedil olan bir topluluk vardır. Bunlar dışındaki büyük çoğunluğu ise dinin esasları­nın dışına çıkan fasık kimselerdir. Onların yaptıkları iş ne kadar kötüdür!

Bazı Kitap Ehli’nin mutedil olduklarına tanıklık eden bu ayete benzer başka bir takım ayetler de vardır. Yüce Allah’ın kimi Yahudiler hakkındaki şu buyruğunda olduğu gibi: “Musa’nın kavminden hak ile hidayet bulan ve onunla adaletli olan bir topluluk vardır.” (A’râf, 7/159). Hz. İsa’ya uyanlar hakkındaki buyruğu da bu kabildendir: “Aralarından iman edenlere ecirlerini verdik; onla­rın pek çoğu ise fasıklardır.” (Hadîd, 57/27).

Advertisements