3

٣

وَهُوَ اللّهُ فِى السَّموَاتِ وَفِى الْاَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ

(3) ve hüvellahü fis semavati ve fil ard ya’lemü sirraküm ve cehraküm ve ya’lemü ma teksibun

ve o Allah’tır semalarda ve arzda var olanı bilir sizin gizli ve açık (yaptığınız şeyleri) ve ne kazandığınızı da bilir

(3) And he is Allah in the heavens and one earth. He knoweth what ye hide, and what ye reveal, and he knoweth the (recompense) which ye earn (by your deeds).

1. ve huve allâhu : ve O Allah, O Allah
2. fî es semâvâti : göklerde
3. ve fî el ardı : ve arzda, yeryüzünde
4. ya’lemu : bilir
5. sirra-kum : sizin sırrınızı, gizlinizi, gizlediğinizi
6. ve cehre-kum : ve açıkladığınızı
7. ve ya’lemu : ve bilir
8. mâ teksibûne : kazanacağınız şeyi

وَهُوَ yalnız O’durاللَّهُ Allahفِي السَّمَاوَاتِ göklerdeوَفِي الْأَرْضِ ve yerdeيَعْلَمُ bilirسِرَّكُمْ gizlinizi deوَجَهْرَكُمْ açığınızı daوَيَعْلَمُ bilirمَا تَكْسِبُونَ ne kazandığınızı da


AÇIKLAMA

Her türlü hamd, sena, şükür ve övgü gökleri ve yeri yaratan Yüce Allah’adır. O hamde en lâyık olandır. Çünkü gökleri yaratmakla kullarına nimet ihsan etmiştir. O gökler ki geceleyin yıldız, gezegen, güneş ve ay gibi kandillere sahiptir. Aynı şekilde içinde ister hava olsun ister olmasın feza ve sesi taşıyan esir onun kapsamı içerisindedir. Mahlûkatın üzerinde yaşadığı hayır, rızık, ser­vet ve hayat ortamının kaynağı olan yeri yaratmakla da kullarına lütufta bulunmuştur. Bütün bunlar ise insanlığın hayrına ve onlara tabi olan diğer canlı varlıkların faydasınadır. Şanı yüce Allah’ın kendi zatına hamdetmesi, iman ve senayı kullarına öğretmek içindir. Burada, “Hamd Allah’adır” denilip de “Allah’a hamdediyorum” denilmeyişi bunun sabit ve devamlı oluşunu anlatmak, hamdin mahiyet ve hakikatinin Yüce Allah hakkında sabit olduğunu beyan et­mek içindir. Kişi bunu kalbinden ister hatırlayıp şuuruna vararak söylesin, isterse de böyle söylememiş olsun fark etmez. Fakat kalbi gaflet içerisinde olup da anlamını hatırında tutmaksızın şuursuz olarak, “Allah’a hamdediyorum” diyecek olursa, o vakit yalan söylemiş olur.

Semâvât’tan kasıt, bizim yukarımızda gördüğümüz yüksek âlemlerdir. Arz (yeryüzü)’dan kasıt ise üzerinde yaşadığımız şu gezegendir. Burada arz bir cins isimdir. Lafız olarak tekil gelmesi çoğul olarak zikredilmesi ayarındadır. Nur (aydınlık) da bu şekildedir. Yine: “Sonra sizi bebek olarak çıkartır” buyruğu (Mü’min, 40/67) da böyledir.

Yüce Allah’ın karanlıkları ve aydınlığı (zulumat ve nuru) ve geceyle gün­düzü yaratmış olması kullarının menfaatine olan bir şeydir. Karanlıkların çoğul, nur’un tekil gelmesi ise karanlığın sebeplerinin çokluğundan dolayıdır. Ge­ce karanlığı, şirk ve küfür karanlıkları gibi. Nur ise kaynağı farklı olsa bile kendisi tektir. Çünkü nur daha şereflidir. Yüce Allah’ın “Sağa ve sollara…” (Nahl, 16/48) buyruğunda olduğu gibi. Burada “var etmek” yaratmak anlamındadır. Başka bir mana vermek caiz değildir. Karanlıktan kasıt, es-Süddî ile müfessirlerin cumhurunun da belirttiği gibi, gece karanlığıdır. Nur (aydınlık)’dan kasıt ise gündüzün aydınlığıdır. İşte bu ifade birisi nur (aydınlık) ve hayrın yaratıcısı diğeri ise şerrin (karanlığın) yaratıcısı olmak üzere iki ilâhın varlığını kabul eden Seneviyye (mecusiler)nin görüşünü reddetmektedir. Hasan-ı Basrî ise şöyle der: “Burada karanlıklar ve aydınlıktan kasıt, küfür ve imandır.”

Katâde karanlıkların önce söz konusu ediliş sebebi ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Şanı yüce Allah gökleri yerden önce, karanlığı da nurdan önce yaratmıştır. Cenneti de cehennemden önce yaratmıştır. Maddî karanlıkların cinsi ise nurdan önce yaratılmıştır. Önce kâinatın maddesi var edildi. Bu mad­de karanlık bir duvar yahut astronomi bilginlerinin söyledikleri gibi bir sedim (sedim teorisi) idi. Daha sonra ışık saçan yıldızlar oluştu. Manevî karanlıklar da böyledir. Bilgisizlik, küfür ve şirk gibi. Bunlar da nurdan önce var edilmişlerdir. Çünkü ilim, iman ve tevhid nuru bundan sonra ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi annelerinizin karınlarından ken­diniz hiç bir şey bilmez halde çıkardı. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi ki şükredesiniz.” (Nahl, 16/78)

Diğer taraftan kâfirler, yaratıcı Allah’ın nimetini inkâr edenler bütün bunlara rağmen başka varlıkları Allah’a denk tutuyorlar. Yani ibadet hususunda başkalarını O’na eşit ve denk kabul ediyorlar. Bu ise O’na ortak koşmak de­mektir. Halbuki ortak koştukları bu varlıklar yaratıcı değildir, kendilerine dahi bir fayda ve zararı da dokunmaz.

Daha sonra Yüce Allah başkasını kendisine denk tutan müşriklere hitap ederek onlara tevhidin ve öldükten sonra dirilişin delillerini şöylece hatırlat­maktadır: “Sizi balçıktan yaratan sonra… dır.” Yani O sizin aslınız olan atanız Adem’i çamurdan yarattı. Daha sonra onun soyundan gelenler dünyanın doğu­sunda batısında çoğalıp durdu. Nitekim yeryüzündeki diğer canlıları da yaratan O’dur. Bu canlılar ise hayat bulduktan sonra bitkiye muhtaçtırlar. Çünkü kan gıdalardan oluşur. Gıda ise ya yeryüzü bitkilerinden sağlanır yahut da yine bitkilerden beslenerek var olan canlı hayvan etlerinden elde edilir. Nihayet bütün bu gıdaların esası çamurdan çıkan bitkilerdir.

Daha sonra Yüce Allah doğumdan ölümüne kadar insanın varlığını ve ecelini belirledi. Diğer taraftan insanın, kabirlerden döndürülüşü ile başlayacak bir diğer eceli daha vardır. Buna göre Yüce Allah iki ayrı eceli hükme bağlamış olmaktadır. Birincisi, insanın yaratıldığı andan öleceği vakte kadar sürecek, ikincisi ise ölüm ve diriliş arasındaki eceldir. Bu da berzahtır. El-Hasen’in gö­rüşü budur.

İbni Abbas, Mücahid ve başkaları ise Yüce Allah’ın “Sonra bir eceli hükme bağlayandır” buyruğunu ölüm eceli, belirli bir eceli (ecel-i müsemmayı) da kıyametin vadesi olarak açıklamışlardır.

Aslında her bir ecel Yüce Allah nezdinde müsemmadır (belirlenmiştir). Ya­nı bu ecelin sınırlı bir başlangıcı ve sonu vardır, artmaz ve eksilmez. O’ndan başkası da bunu bilmez. İsterse bu gönderilmiş bir peygamber yahut mükarreb bir melek olsun. İki ecelden kasıt dünya ve insan eceli ile kıyamet ecelidir. Yüce Allah birincisi hakkında şöyle buyurmaktadır: “Onların ecelleri geldiğinde ne bir an geri bırakılırlar, ne de bir an öne alınırlar.” (Nahl, 16/61)

“Sonra siz hâlâ şüphe edersiniz.” Yani Allah’ın vahdaniyetine, öldükten sonra dirilişe dair bunca delilin varlığına rağmen, siz ey kâfirler, ikinci defa ya­ratılacağınız hususunda yani öldükten sonra diriliş ve kıyamet hakkında şüp­he içerisindesiniz. Şunu bilmek gerekir ki, şanı yüce Allah sizi ilk olarak bir ça­murdan yarattı. Daha sonra insan nesli çoğalıp durdu. Yüce Allah bundan sonra insanın aslını hakir ve değersiz bir su olan bir nutfe olarak takdir etti ve bunu oldukça sağlam bir karargâha tevdi etti. Orada yaşama şartlarına hazırladı; ay hali kanı ile nefes alıp gıdalanmasını sağladı. Bu cenin şayet normal hava ile nefes alacak yahut da kandan başka bir şeyi yiyecek olsa, hemen oluverir. İnsanı ilk baştan var etmeye kadir olan elbette ki onu tekrar diriltmeye (insan mantığına göre) daha bir kadir olmalıdır.

Şanı yüce Allah varlığına ve birliğine dair bir diğer delili daha dile getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “O göklerde ve yerde Allah’tır…” Yani Allah diye çağrılan, kendisine ibadet ve dua edilen O’dur. Göklerde ve yerdeki mabud, ulûhiyyeti bilinen O’dur. Göklerde ve yerde bulunan herkes O’na ibadet eder, O’nu birler. O’nu Allah adıyla çağırır. Umut ve korku ile O’na ibadet ve dua ederler. Şu kadar var ki, cinlerden ve insanlardan kâfir olanlar, bunlar dışında­dır. Yani bilinen bu sıfatlara sahip olan, göklerde ve yerde bu sıfatlara sahip olduğu kabul olunan O’dur. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu ayet-i kerime­dir: “O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır.” (Zuhruf, 43/84). Yani göklerde bulunanların da yerde bulunanların da ilâhı O’dur.

“Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir.” Bu ayet bundan önceki buyrukları pe­kiştirmekte ve bir daha vurgulamaktadır. O gizliyi de açığı da bilir. Gizli ya da açık şeylerin O’nun bilgisi açısından hiç bir farkı yoktur. Şöyle de açıklanmış­tır: Bundan kasıt, göklerde ve yerde bulunan gizli ve açık her şeyi bilen ilâh O’dur demektir. Buna göre Yüce Allah’ın “Bilir” ifadesi “göklerde ve yerde” buy­ruğuna taalluk eder ki takdiri şöyle olur: O Allah’tır. Gizlediğinizi de açıkladı­ğınızı da, göklerde veya yerde olsun, bilir. Aynı şekilde kazandığınızı da bilir. Taberî üçüncü bir görüşü şöylece tercih eder: Yüce Allah’ın: “O göklerde Allah’tır” buyruğu tam bir vakıftır. Daha sonra bunun haberi şöyle başlamaktadır: ‘Yerde de neyi gizleyip neyi açıkladığınızı bilir.”

“O ne kazanacağınızı da bilir.” Yani hayrıyla, şerriyle O bütün amellerinizi bilir ve size amellerinizin karşılığını verecektir.

Advertisements