43

    RevelationCuzPageSurah
    92 584Nisa(4)

٤٣

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارى حَتّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا اِلَّا عَابِرى سَبيلٍ حَتّى تَغْتَسِلُوا وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضى اَوْ عَلى سَفَرٍ اَوْ جَاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَاءِطِ اَوْلمَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْديكُمْ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

(43) ya eyyühellezine amenu la takrabus salate ve entüm sükara hatta ta’lemu ma tekulune ve la cünüben illa abiri sebilin hatta tağtesiluv ve in küntüm merda ev ala seferin ev cae ehadüm minküm minel ğaiti ev lamestümün nisae fe lem tecidu maen fe teyemmemu saiyden tayyiben femsehu bi vücuhiküm ve eydiküm innellahe kane afüvven ğafura

ey iman edenler namaza yaklaşmayın sizler sarhoşken hatta ne söylediğinizi bilinceye (kadar) cünuplu iken yaklaşmayın yola çıkmış yolcu olmanız istisna ancak yıkandıktan sonra (varın) eğer hasta olur veya yolculukta yahut birbiriniz ayak yolundan gelirse yahut kadınla temasta bulunup da su bulamazsanız o zaman teyemmüm edin temiz bir toprak (ile) mesh edin sizler yüzlerinizi ve ellerinizi şüphesiz Allah affedici, bağışlayıcıdır

(43) O ye who believe! Approach not Prayers with a mind befogged, until ye can understand all that ye say, nor in a state of ceremonial impurity (except when travelling on the road), until after washing your whole body. If ye are ill, or on a journey, or one of you cometh from offices of nature, or ye have been in contact with women, and ye find no water, then take for yourselves clean sand or earth, and rub therewith your faces and hands. for Allah doth blot out sins and forgive again and again.

1. yâ eyyuhâ : ey
2. ellezîne : onlar, olanlar
3. âmenû : âmenû oldular, îmân ettiler
4. lâ takrabû : yaklaşmayın
5. es salâte : namaz
6. ve entum : ve siz
7. sukârâ : sarhoşlar
8. hattâ : hatta, oluncaya kadar
9. ta’lemû : siz biliyorsunuz
10. : ne
11. tekûlûne : söylüyorsunuz
12. ve lâ : ve olmaz
13. cunuben : cünup olarak
14. illâ : hariç
15. âbirî : gelip geçenler, yolcular
16. sebîlin : yol
17. hattâ : hatta, oluncaya kadar
18. tagtesilû : yıkanın, gusül abdesti alın
19. ve in : ve eğer
20. kuntum : siz oldunuz
21. ev : veya
22. mardâ : hasta
23. alâ : üzerinde, …’de
24. seferin : yolculuk
25. ev : veya
26. câe : geldi
27. ehadun : biri, birisi
28. min-kum : sizden
29. min el gâiti : tuvaletten
30. ev : veya
31. lâmestum : yaklaşıp dokundunuz (cinsi temasta bulundunuz)
32. en nisâe : kadınlar
33. fe : fakat
34. lem tecidû : bulamadınız
35. mâen : su
36. fe teyemmemû : o taktirde teyemmüm edin
37. saîden : toprak
38. tayyiben : temiz
39. fe imsehû : sonra onu mesh edin, sürün
40. bi vucûhi-kum : yüzlerinize
41. ve eydî-kum : ve elleriniz
42. inne : muhakkak
43. allâhe : Allah
44. kâne : oldu, …dır
45. afuvven : affeden
46. gafûran : mağfiret eden

يَاأَيُّهَا eyالَّذِينَ آمَنُوا iman edenlerلَا تَقْرَبُوا yaklaşmayınالصَّلَاةَ namazaوَأَنْتُمْ sizlerسُكَارَىsarhoş ikenحَتَّى kadarتَعْلَمُوا bilinceyeمَا تَقُولُونَ ne dediğiniziوَلَا جُنُبًا cünüp iken deإِلَّا müstesnaعَابِرِي سَبِيلٍ yolculukta olmanızحَتَّى kadarتَغْتَسِلُوا gusledinceyeوَإِنْ كُنتُمْ eğer olmuşsanızمَرْضَى hastaأَوْ veyaعَلَى سَفَرٍ yolculukta isenizأَوْ veyahutجَاءَ gelmişseأَحَدٌ birinizمِنْكُمْ sizdenمِنْ الْغَائِطِ ihtiyaç yolundanأَوْ ya daلَامَسْتُمْ dokunup daالنِّسَاءَ kadınlaraفَلَمْ تَجِدُوا bulamamışsanızمَاءً suفَتَيَمَّمُوا teyemmüm edinصَعِيدًا topraklaطَيِّبًاtemizفَامْسَحُوا ve sürünبِوُجُوهِكُمْ yüzlerinizleوَأَيْدِيكُمْ ellerinizeإِنَّ muhakkak kiاللَّهَ Allahكَانَ olandırعَ��ُوًّا Afuvvغَفُورًا ve Ğafur

(

SEBEB-İ NÜZUL

Ebu Davud et-Tayâlisî’nin Mus’ab ibn Sa’d’den rivayetine göre o şöyle an­latıyor: Ansardan birisi yemek hazırlamış; muhacir ve ansardan bazılarını da yemeğe davet etmişti. Yedik, içtik ve sarhoş olduk. Sarhoş olunca da soyumuzla sopumuzla övünmeye başladık. Bir adam (elinde bulunan ve etini yediği) deve­nin çene kemiğini kaldırıp Sa’d’a vurdu ve burnunu yardı. Bu hadise içki haram kılınmazdan önceydi. Bu hadise üzerine “Ey iman edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.” âyeti indi.  Mus’ab’in bu rivayeti ilerde Enfâl Sûresinin birinci âyetinin nüzul sebebinde daha geniş olarak gelecektir.

İçki içip sarhoş olununca namaz kılmama hükmüne dayanak olan bu Nisa, 43 âyeti ile içkinin kesin olarak haram kılındığı hükmüne dayanak olan Mâide 90 âyetinin nüzul sebebinde en meşhur rivayet şudur;

Suddî’den rivayet ediliyor; Sana içkiyi ve kumarı sorarlar…” âyeti nazil olunca bazı kimseler yine de içki içmeye devam ettiler. Nihayet bir gün Abdurrahman ibn Avf bir yemek hazırlayıp içlerinde Hz. Ali’nin de bulunduğu bazı sahabîleri yemeğe davet etti. Davette yediler, içtiler, namaza kalktılar da imam olan Abdurrahman namazda “De ki: Ey o kâfirler! Ben elbette sizin ta­pındığınıza tapınmam…” sûresini okudu ama ne kendisi anladı ne de Hz. Ali. (Bir rivayette “Sizin taptığınıza tapınmam.” âyetini “Ben de sizin taptığınıza taparım.”  şeklinde okudu.  Bunun üzerine Allah Tealâ “Ey iman edenler, sizler ne söylediğinizi bilir hale gelinceye kadar, sarhoşken namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 4/43) âyetini in­dirdi. Tirmizî’deki Hz. Alî rivayetinde ise namaz kıldırmak üzere imam olan Hz. Ali’dir ve Kâfirûn Sûresini “De ki: Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza ta­pınmam. Biz, sizin tapınmakta olduklarınıza tapınırız.” şeklinde okumuştur.  Bu âyetin inişinden sonra da içki haram kılınmamış olduğu için bazıları içmeye devam etti. Ancak sabah namazından gün yükselinceye veya öğleye kadar içmezler ve öğle namazına ayık olarak kal­karlardı. Sonra yatsı namazını kılıncaya kadar yine içmezler, ancak yatsıdan gece yarısına kadar yine içerler ve yatıp uyurlar, sabah namazına kalktıklarında da sarhoşlukları geçmiş olurdu. Bu şekilde de bir süre devam ettiler. (Bu süre zarfında namaz için ezan okunduğunda Rasûlullah (sa)’ın münâdisi çıkar: “Ey ahali, sarhoş olanlar namaza yaklaşmasın.” diye nida ederdi.  Nihayet bir gün de Sa’d ibn Ebî Vakkas yemek yapıp içlerinde ansardan birinin de bulunduğu bazı sahabîleri yemeğe davet etti. Onlara ikram etmek üze­re deve başı kızartmıştı. Yemeğe buyurun dedi; yediler, içtiler, sarhoş oldular, konuşmaya daldılar. Davette bulunan ansarî, Sa’d’in bir sözüne öfkelenerek elindeki, etini yemekte olduğu deve çene kemiğini kaldırdığı gibi Sa’d’in kafa­sına geçirdi ve Sa’d’ın burnunu kırdı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Ey iman edenler, içki, kumar, tapınmaya mahsus dikili taşlar ve fal okları şeytanın işin­den bir pisliktir…Artık onları bıraktınız değil mi?” âyetlerini indirdi.  Sa’d ibn Ebî Vakkâs’ın burnunun kırıldığı davetin Utbân ibn Mâlik tarafından verildiği, sarhoş olan Sa’d’in, içinde ansan hicveden beyitlerin de bulunduğu bir şiir okuduğu, bunun üzerine ansardan birinin hücumuna uğra­dığı, burnunun kırılması üzerine gelip Hz. Peygamber (sa)’e ansan şikâyet ettiği ve Hz. Peygamber (sa)’in de “Ey Rabbım, içki hakkında bize fayda verecek bir açıklıkla re’yini bildir.” diye dua ettiği ve bunun üzerine Allah Tealâ’nın “Ey iman edenler, içki, kumar, tapınmaya mahsus dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden bir pisliktir…Artık onları bıraktınız değil mi?” âyetini indirdiği ve bu­nun Ahzâb yani Hendek gazvesinden bir kaç gün sonra meydana geldiği rivaye­ti de vardır.

Katâde’den gelen bir rivayette de şu bilgiler veriliyor: Sana içkiyi ve ku­marı soruyorlar. De ki: O ikisinde çok büyük günah ve insanlar için bazı yarar­lar vardır…” âyeti Allah Tealâ içkiyi kötüledi ve fakat haram da kılmadı. İçkiyi daha bir şiddetle kınama zamanı gelince de Nisa süresindeki “Ey iman edenler, sizler ne söylediğinizi bilecek hale gelinceye kadar, sarhoşken namaza yaklaş­mayın.” âyetini indirdi. Bu âyetin inmesinden sonra da bazıları içmeye devam ettiler, ancak namaz vakti gelince içmezlerdi. Böylece içki değil de sarhoşluk haram kılınmış oldu. Nihayet Ahzâb (Hendek) savaşından sonra Allah Tealâ “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın İşinden bir pis­liktir. Onun İçin bunlardan sakının ki felaha eresiniz.” âyetini indirdi de bu âyet­le az olsun çok olsun, sarhoş etsin etmesin içkinin haram kılınması gelmiş oldu.

Ayet-i kerimenin ikinci fıkrasını teşkil eden “Eğer hasta veya yolculukta iseniz, yahut herhangi biriniz heladan gelirse veya kadınlara dokunup (yakla­şıp) da su bulamazsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah Afüvv’dür, Gafur’dur.’* kısmının nüzul sebebine gelince;

1. İbrahim en-Nehaî’ye göre hastalar hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Hz. Peygamber (sa)’in ashabından bazılarında yaralar çıkmış, bu yaralar yayılmış ve su kullanımını imkânsız hale getirmişti. Bu arada bir de başlarına cünüblük gel­di ve gusül yapmaları gerekti. Bu durumlarını Hz. Peygamber (sa)’e ilettiler de bu âyet-i kerime nazil oldu.  Ebu Davud’daki rivayette bu âyetin nüzul sebebi olduğu kaydedilmemekle birlikte olay daha açık bir şekilde anla­tılmaktadır. Şöyle ki: Câbir’den rivayet ediliyor: Bir sefere çıkmıştık. Yolda içimizden birisine bir taş isabet etti ve başı yarıldı. Sonra o arkadaşımız ihtilâm oldu ve arkadaşlarına sordu: “Benim için teyemmüm etmeme ruhsat var mı?” Arkadaşları: “Su varken ve sen su kullanabilirken sana teyemmüm ruhsatı bul­muyoruz.” dediler. O da su ile gusletti ve (yarasına su değdiği için yarası azdı ve) öldü. Hz. Peygamber (sa)’e geldiğimizde durumu haber verdik, “Kahrolasıcalar onu öldürdüler. Madem bilmiyorlar sorsalardı ya. Cahilliğin şifası sormaktır. Teyemmüm etmesi ve yarasının üzerine bir hırka sarması, son­ra da o hırkanın üzerine meshedip geri kalan bedenini yıkaması ona yeterdi.” Buyurdular. Kurtubî tefsirinde yarala­nanın ve yaralı iken cünüb olanın Abdurrahmân ibn Avf olduğu ve kendisine teyemmüm ruhsatı verildiği, daha sonra da bu ruhsatın bütün ümmete şâmil kı­lındığı kaydedilmektedir.

Mucâhid der ki: Ansardan birisi hastalandı. Kalkıp abdest alamadı. Kendi sine yardım edecek bir hizmetçisi de yoktu. Gelip Hz. Peygamber (sa)’e duru­munu anlattı da bu âyet-i kerime nazil oldu.

2. Buhârî’nin Abdullah ibn Yusuf, Müslim’in Yahya ibn Yahya, Nesefnin Kuteybe kanalıyla Hz. Peygamber (sa)’in zevcesi Aişe’den rivayetlerinde o şöy­le demiştir: Seferlerinden birinde (Kurtubî’de Mureysf gazvesinde ki Benî Mustalik gazvesi de denilmektedir olduğu tasrih edilmektedir.) Allah’ın Rasûlü (sa) ile birlikte çıkmıştık. Beydâ’da veya Zâtu’1-Ceyş’de iken (Medine ile Hayber arasında iki yer adıdır. Ammâr rivayetinde bu tereddüt olmayıp hadisenin Zâtu’1-Ceyş’de meydana geldiği zikredilmektedir. Ammâr hadisi de Neseî’de aynı kitabın 196. babında olup yerin adı “Ulâtu’1-Ceyş” olarak geçmektedir ki “Ulât” kelimesi “Zât”ın çoğulu­dur. O mevkiye “Ulâtu’1-Ceyş” de “Zâtu’1-Ceyş” de denmektedir. Kurtubî ise bu yerin adını es-Sulsul şeklinde verir. gerdanlığım kopup düşmüş. Allah’ın Rasûlü (sa) onu aramaya koyuldu. İnsanlar da onunla birlikte aramak üzere orada kaldılar. Bir su başında değillerdi. İnsanlar Ebu Bekr es-Sıddîk’e geldiler ve: “Görmez misin Aişe ne yaptı? Allah’ın Rasûlü (sa)’nü ve insanları burada bıraktı, bir su başında değiller, yanlarında su da yok.” dediler. Allah’ın Rasûlü (sa) başım dizime koymuş uyur olduğu halde (babam) Ebu Bekr yanıma geldi, “Rasûlullah’ı ve insanları burada hapsettin; bir su başında değiller, yanlarında su da yok.” deyip beni azarladı, söyliyeceklerini söyledi ve eliyle böğrüme dürtmeye vurmaya başladı. Beni hareketten alıkoyan sadece Hz. Peygamber (sa)’in başının bulunduğu uyluğumdu. Sabah olduğunda Hz. Pey­gamber (sa) yanında su olmadığı halde uyanıp kalktı ve Allah Tealâ teyemmüm âyetini indirdi de teyemmüm ettiler. Useyd ibn Hudayr dedi ki: “Ey Ebu Bekr ailesi, bu sizin ilk bereketiniz değil!” Benim üzerinde olduğum deveyi kaldırdık ve kaybolan gerdanlığımı altında bulduk.

Hadisenin Taberî’deki rivayeti şöyledir: Hz. Aişe’den rivayette o şöyle an­latıyor: Hz. Peygamber (sa)’le birlikte bir yolculukta idik. (İbn Abbâs’tan gelen rivayete göre Ebvâ gecesi) Zâtu’1-Ceyş denilen mevkiye geldiğimizde benim bir gerdanlığım kayboldu. Durumu Allah’ın Rasûlü (sa)’ne haber verdim, o da ger­danlığın aranmasını emretti. Arandıysa da bulunamadı. O arada Hz. Peygamber (sa) devesini ıhtırdı, beraberindekiler de develerini ıhtırdılar ve geceyi orada konaklıyarak geçirdik. Konakladığımız yer bir su başı değildi ve yanımızda su da kalmamıştı. Hz. Peygamber (sa) benim dizime yatmış uyurken babam Ebu Bekr geldi, benim böğrümü dürtmeye başladı ve: “Gerdanlığın için Allah’ın elçisini burada hapsettin.” dedi. Beni acıtacak şekilde dürtüyordu. Ben ise Hz. Peygamber (sa) uyanır korkusuyla hareket etmemeye çalışıyordum. Benim ken­disine cevap vermediğimi görünce yanımdan ayrılıp gitti. Allah’ın Rasûlü (sa) uyandığında sabah namazı vakti olmuştu. Namaz kılmak üzere abdest almak için su aradı, bulamadı da Allah Tealâ bu teyemmüm âyetini indirdi. Bunun üzerine nakîblerden (ashabın ileri gelenlerinden) birisi olan Useyd ibn Hudayr: “Ey Ebu Bekr ailesi, bu zaten sizin ilk bereketiniz değil ki!” dedi. Başka bir rivayette o seferde bulunanların Hz. Aişe hakkında: “Bu kadından daha bereketli başka birisini görmedik.” demişler. Yola çıkılacağında bir de bakmışlar ki Hz. Aişe’nin gerdanlığı devesini ıhtırdıkları yere düşmüş.  Yine başka bir rivayette Useyd ibn Hudayr’ın Hz. Aişe’ye: “Allah senin hayrını ver­sin; Ne zaman senin başına hoşlanmıyacağın bir şey gelse mutlaka Allah sana ve müslümanlara onda bir hayır yaratmıştır.” demiş. Yine başka bir rivayette de Hz. Aişe’nin, kaybolan gerdanlığı Esma’dan ödünç almış olduğu, kaybolan ger­danlığı aramak üzere Efendimiz (sa)’in gönderdikleri kişilerin gerdanlığı arar­larken namaz vaktinin girdiği, onların da namazı kaçırmamak için abdest alma­dan namaz kıldıkları ve gerdanlığı bulup getirdiklerinde abdest almadan namaz kılmak zorunda kaldıklarını Hz. Peygamber (sa)’e bildirmeleri üzerine teyem­müm âyetinin nazil olduğu kaydedilmektedir Bu rivayet Hz. Aişe’den rivayetle Buhârî Ve Müslim’de de yer almaktadır.  Ebu Davud, gerdaalığı aramak üzere yanında bir kaç kişiyle Useyd ibn Hudayr’ın gönderildiğini kaydediyor.  Ebu Davud’daki Ammâr ibn Yâsir rivayetinde kaybolan gerdanlığın Zıfar taşından kıymetli bir gerdanlık olduğu ayrıntısına da yer veriliyor.  Bazı rivayetlerde bu teyemmüm âyeti nazil oldu de­nilirken bazılarında da “Ey iman edenler namaza kalktığınızda…” (Mâide, 5/6) âyeti indi denilmektedir.  Bu anlatılanlara göre bu Teyemmüm âyeti hicretin beşinci senesi Şa’ban ayında nazil olmuş ve teyemmüm meşru kılınmıştır.

3. Esla’dan rivayette o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (sa)’e hizmet edi­yordum. Bir seferde: “Ey Esla’, kalk, binitimi hazırla.” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın elçisi, ben cünüp oldum.” dedim.»Gece çok soğuktu ve ben hasta olurum veya ölürüm korkusuyla suyla gusletmek istememiştim. Bir süre sustu, bir şey demedi, sonra beni çağırdı. Meğer Cibril gelmiş ve ona teyemmüm âyetini ge­tirmiş, “Ey Esla’, kalk, teyemmüm et buyurdu. Ben teyemmüm ettim, sonra binitini hazırladım da yola çıktık. Beyhakî, Dârakutnî ve Ebu Nuaym da Esla’ ibn Şerîk’ten rivayetle tahric etmişlerdir.

4. İbn Cerîr’in Yezîd ibn Ebî Habîb’den rivayetine göre ansardan bazıları­nın evlerinin kapıları Mescid-i Nebevî’de imiş. Bazan cünüb olurlar ve yanla­rında da su bulunmazsa su almaya gitmek için mecburen Mescid-i nebevi’den geçerlermiş. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Eğer yolculukta iseniz… de su bu­lamazsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin.” âyet-i kerimesini indirmiş.

Rivayetler arasındaki ihtilâf, âyetlerin isimlendiril meşinde de görülüyor. Bazıları Teyemmüm âyeti deyince bu Nisa 43 âyetini anlarken diğer bazıları da Mâide 6 âyetini anlamaktalar. Fakat meşhur olan adlandırmaya göre bu Nisa âyeti Teyemmüm, Mâide 6 âyeti de Vudû’ yani Abdest âyeti olarak bilinmekte­dir.


AÇIKLAMA

Allah Teâlâ mümin kullarına ne dediğini bilemeyecek hale düşüren sar­hoşluk durumunda namaz kılmayı, cünüp olan kişiye namazın eda edildiği yer­ler olan mescitlere yaklaşmayı yasaklamaktadır. Tabiî bu hüküm şarap, içki haram kılınmadan önceki döneme aittir.

Bu yasak etkili oldu. Ashab-ı kiram yasağı sarhoşken namaza yaklaşma­nın yasak olduğu şeklinde anladılar. O sebeple yatsı namazı sonrasına kadar sarhoşluk veren içki içmekten imtina ediyor, yatsıyı kıldıktan sonra içiyorlardı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Allahım şu içki hakkında bize şâfi ve kâfi bir açıklama yap” diye dua etti. Peşinden Maide süresindeki ayet nazil oldu. “Ey iman edenler, içki, kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.” (Maide, 5/90). Ve içkiyi tamamen bıraktılar.

Ayetin manası şöyledir: Ey müminler, sarhoş haldeyken, namazda ne dedi­ğinizi bilinceye kadar namaz kılmayın. Bu hüküm, içki ve sarhoşluğun kesin olarak haram kılınmasına bir hazırlıktı. Ayet, içkinin haram kılınmasında ta­kip edilen yoldaki adımların üçüncü safhasında inmiştir.

Müfessirlerin çoğu, namazın gerçek manası üzerinde baki olduğu husu­sunda ittifak etmiştir. Denmek isteniyor ki: Namaz kılmak istediğiniz zaman sarhoş olmayın. Sarhoş haldeyken veya yolculuk hali dışında cünüp olduğunuz zaman gusledinceye kadar namaz kılmayın. “Eğer hasta olursanız…” cümle­sinden önce bu hükmün zikredilmesi ise su bulunmadığında hükmün açıklan­masına terğib ve teşvik olur. “Ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar” cümlesi de bu görüşe delâlet etmektedir. Yani bizzat namaza yaklaşmayın, demektir. Çünkü namazda Kur’an ayetleri, dua ve zikirler bulunmakta, hepsi de uyanıklık, id­rak ve aklî güçlerin kamilen mevcut olmasını gerektirmektedir.

Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, İmam Şafiî ve Hasan-ı Basrî (r. an-hum) kelâmda muzâf olan kelimenin hazfedildiği görüşündedirler ki bu yaygın bir mecazdır. Murad, namaz kılınan yerlere yani mescitlere yaklaşmayın demek olur. “Allah bazı insanları bazısı ile defetmeseydi içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar (salavât) ve mescitler muhakkak yıkılıp giderdi.” (Hac, 22/40) ayetindeki “salavat (namazlar, dualar)” kelimesinin İbni Abbas’ın de­diği gibi Yahudi ibadethaneleri diye tefsir edilmesi de bunu göstermektedir. Yoksa “yolcu olmanız hariç” istisnası sahih olmaz. ‘Yolcu olmanız hariç” cümlesi ile

“Eğer hasta olur, ya da bir sefer üzerinde bulunursanız” cümlesi arasında tekrar olmaması için “namaz (salat)” lafzını mescid olarak tabir etmeyi uygun bulduk.

Fukahanın, cünüp kişinin mescitten geçmesi hakkındaki hükümde ihtilâf etmesi işte buradan kaynaklanmaktadır. İkinci görüşe göre, cünübün mescit­ten beklemeksizin çabucak geçmesi caizdir; ama geçmek durumu dışında mes­cide girmesi haramdır.

Birinci görüşe göre ise ayet, cünübün mescide girmesinin haram olduğuna delil değildir. O hüküm Hz. Aişe (r.a.)’nin rivayetinde olduğu gibi başka delille­re dayanır. Hz. Aişe diyor ki: Resulullah (s.a.) geldiğinde ashabının evlerinin kapıları mescide açılıyordu. “Bu evlerin kapılarını mescitten çevirin” buyurdu ve evine girdi. Ancak kendilerine bir ruhsat ve izin iner ümidiyle insanlar bir şey yapmadılar. Bir müddet sonra Peygamberimiz dışarı çıkınca emrini tekrar­ladı: “Çevirin bu evlerin kapılarını. Şüphesiz ki ben cünübe ve hayızlı kadına mescide girmeyi helâl kılmıyorum.” Hz. Peygamber (s.a.) hayatının sonunda sa­dece Hz. Ebubekir (r.a.)’in küçük kapısını bundan hariç kılmıştır.

Allah Teâlâ, yolcu olma hali dışında cünüp iken gusledinceye kadar nama­za yaklaşmama emrinden sonra bu ayette ve Maide süresindeki “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi yıkayın.” (5/6) ayetinde teyem­mümü gerektiren dört sebep zikretmektedir: Hastalık, yolculuk, hades (helaya gitmek), kadınlarla temas. Bu sebeplerden birisi bulununca yeryüzündeki ter­temiz bir toprağa yönelin, ondan yüzlerinize ve cumhura göre dirseklere kadar, İmam Malik’e göre bileklere kadar ellerinize sürün, sonra da namaz kılın.

Özür sahiplerine tanınan teyemmüm ruhsatı budur. Bu ruhsat ve kolaylı­ğın sebebi Allah Teâlâ’nın çok affedici, çok mağfiret edici, günahları örtücü olu­şudur. Yani Rabbiniz daima affedici, kolaylık sağlayıcıdır, günahların cezasını da kapatır, ceza vermez.

Dikkat edilirse suyun bulunmaması kaydı “yahut sizden biriniz heladan gelirse, yahut da kadınlara dokunup da” cümlesine aittir. O takdirde özürler üç tane oluyor: Yolculuk, hastalık, ikamet halinde su bulamamak. Hades (abdestsizlik) haline gelince, o hususta zaten söze gerek yoktur. Burada kelâm teyem­mümü mubah kılan özürler hakkındadır. Sadece su bulunmaması durumu ger­çek sebeptir. Yolculuk, teyemmüm hususunda tek başına kâfi bir özürdür, su bulunsun ya da bulunmasın.

Advertisements