152

١٥٢

فَاذْكُرُونى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالى وَلَا تَكْفُرُونِ

(152) fezküruni ezkürküm veşküru li ve la tekfürun

Beni zikredin sizi zikredeyim bana şükredin ve beni inkar etmeyin

(152) Then do ye remember Me I will remember you. Be grateful to Me, and reject not Faith.

1. fe : o halde, öyle ise
2. uzkurû-nî : beni zikredin
3. ezkur-kum : ben sizi zikrederim (zikredeyim)
4. ve uşkurû : ve şükredin
5. : bana
6. ve lâ tekfurû-ni : ve beni inkâr etmeyin (ni’metlerimi inkâr edip küfürde olmayın)

فَاذْكُرُونِيo halde beni anın ki أَذْكُرْكُمْben de sizi anayımوَاشْكُرُوا لِيve bana şükredin وَلَا تَكْفُرُونِيbana küfür (nankörlük) etmeyin


AÇIKLAMA

Bu ayet-i kerimeler, Kabe’ye yönelmek, inkarcıların iddialarını çürütmek hususunda Resulullah (s.a.)’ın takındığı tavrı desteklemeye devam etmektedir. Şanı Yüce Allah her bir ümmete has özel bir kıblenin bulunduğunu zikretmek­tedir. Yahudiler için bir kıble, Hristiyanlar için bir kıble, müslümanlar için bir kıble vardır. Bütün ümmetler için tek bir kıblenin varlığı söz konusu değildir. Farz olan, vahyin emrine teslimiyettir. Kıble dinin esası değildir. Önemli olan hayırlı işlerde yarışmaktır. Herkesin ameline uygun karşılığı verecek olan ise Allah’tır. Yüce Allah’ın nazarında bütün mekânlar birdir. O bakımdan kıblenin değiştirilmesi hususunda birbirinizle tartışmayınız. Bu konuda itiraz etmeyi­niz. Yeryüzünün dört bir yerinde karada, denizde ve havada bütün müslüman-ların kıblesi aynıdır. Kıble hususunda müşriklere karşı delil ortaya koymanın bir faydası yoktur. Bunun yerine siz Allah’tan korkunuz, O’nun herhangi bir emrine karşı gelmeyiniz. Her nerede olursanız olunuz Kıyamet gününde Allah, hepinizi bir araya getirip toplayacak, amellerinizden dolayı sizi hesaba çeke­cektir. Allah her şeye kadir olandır.

Özetlediğimiz bu hususu şöylece açabiliriz:

Her bir ümmetin namaz kılarken yüzünü döndürdüğü bir yön vardır. İbra­him ve İsmail Kabe’ye doğru yöneliyorlardı. İsrailoğulları da Beytülmakdis’teki kayaya yöneliyorlardı. Hristiyanlar doğu tarafına dönüyorlardı. Allah müslü­manları ise Kabe’ye yönelme hususunda hidayete erdirmiştir. O halde ümmet­ler değişik olduğu kadar kıbleleri de değişiktir. Dönülen cihet, Allah’ın vahda­niyetinin kabulü, ahiret gününe iman gibi dinde bir esas değildir. Allah’ın istediği, vahyin emrine teslim olmak, Allah’a itaat olan emir ve buyrukları yerine getirmektir.

O halde çeşitli hayırları işlemek hususunda elinizi çabuk tutunuz. Herkes bu konuda daha önce hareket etmeye kötülük ve sapıklıktan uzak durmaya gayret göstersin. Bütün mesele iyilik işlemek olmalıdır. Ülkeler, cihetler, Yüce Allah’a yakın olmaya esas teşkil etmez. Allah nezdinde bunlar arasında bir fark yoktur. Nerede ikamet ederseniz ediniz, Allahü Teâlâ sizi hesabınızı gör­mek üzere bir araya getirip toplayacaktır. Bunun delili ise aradaki mesafeler ne kadar uzak olursa olsun hesap günü için insanları toplamanın Allah’ı aciz bırakacak bir durum olmadığıdır. Bu gerçeği dile getiren ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu da hatırlatmaktadır: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin etmişizdir. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O size verdiği ile sizi imtihan etmek için böyle yaptı. Öyle ise hayırlı işlere koşu­şun. Hepinizin dönüşü Allah’adır.” (Maide, 5/48)..

Kabe’ye ya da Mescid-i Haram’a yönelmek, bütün zaman ve mekânlarda geçerli bir serî hükümdür. Her nerede olursanız olunuz, Mescid-i Haram tarafı­na yöneliniz. Yüce Allah bu ayet-i kerimede Kabe’ye yönelme emrini üç defa tekrarlamaktadır. Bundan önce ise 144. ayet-i kerimede bu emri iki defa tek­rarlamış idi. Bundan maksat bu hükmün bütün zaman ve mekânları kuşatan genel bir hüküm olduğunu ifadedir. Kur”an-ı Kerim her bir emir ile birlikte uy­gun olan bir ifadeyi de söz konusu etmektedir:

144. ayet-i kerimedeki ilk emir ile birlikte aynı ayette Yüce Allah kendile­rine kitap verilenlerin hakkı bildiğini tespit etmektedir.

149.  ayet-i kerimede yer alan ikinci emir ile birlikte Yüce Allah bunun Allah tarafından sabit olan bir hak olduğunu açıklamaktadır. Bu hususta her­hangi bir nesh veya değişiklik söz konusu olamaz. Peygamberin bu hak olan kıbleye yönelmesi hikmet ve maslahata uygun olandır. Allah insanların yaptık­larından ve din ile ilgili getirmiş olduğu bütün emirlerde Peygamber (s.a.)’e ihlâs ve samimiyetle tabi oluşlarından gafil değildir. Amellerinin karşılığını en güzel şekilde onlara verecektir. Bu itaat eden müminlere fiillerinin mükafatına nail olacaklarına dair bir vaaddir. Aynı zamanda amellerinin cezasını görecek­lerine dair isyankârlara da bir tehdittir.

150.  ayet-i kerimede yer alan üçüncü emir ile birlikte Yüce Allah kıblenin değiştirilmesindeki hikmeti söz konusu etmektedir ki, şu üç faydalı husus bu hikmetin kapsamı içerisindedir:

1- “Ta ki… insanların size karşı bir delilleri kalmasın.” Kitap Ehli ve müş­riklerin müslümanlara karşı ileri sürecek bir delilleri olmasın. Kitap Ehli Hz. ismail’in soyundan gönderilecek olan peygamberin Hz. İsmail’in kıblesi olan Kabe’ye yöneleceğini biliyorlardı. Buna göre namazında Beytülmakdis’e doğru yönelmeye devam etmesi peygamberliğinde tenkit edilecek bir nokta olurdu. Yine onlar bu ümmetin niteliklerinden birisinin Kabe’ye yönelmek olduğunu da biliyorlardı. Müslümanlar bu niteliği kaybedecek olsaydı belki de bu kendi aleyhlerine delil olabilirdi. Müşrikler ise atasının dinini ihya etmek üzere İbra­him (a.s.) soyundan gelmiş bir peygamberin, atası İbrahim’in oğlu İsmail ile birlikte inşa ettiği Rabbinin Beyti’nden başka bir tarafa yönelmemesi gerektiği görüşünde idiler. Nitekim kıblenin değişikliği bu konuda onların görüşlerine uygun bir şekilde gerçekleşti. Böylelikle her iki kesimin de ileri sürebilecekleri bir delil ortadan kalktı. Buna bağlı olarak da münafıkların söyleyebilecek bir şeyleri de kalmadı.

Fakat aralarından inad ile nefislerine zulmedenler ki bunlar kıt akıllı kimseler olduklarından dolayı herhangi bir kitap ile hidayet bulmayan ve hiç bir belgeye iman etmeyen Kureyş müşrikleridir. Kabe’ye yönelmek hususunda işte bunlardan korkmayınız. Çünkü bunların sözleri aklen kabul edilebilir bir delile dayalı değildir. Sizler yalnızca hak sahibinden korkunuz. Yahudilerin şu sözleri bu sapık ve zalimlerin şu sözlerindendir: O Kabe’ye ancak kavminin di­nine meylettiği ve kendi doğup büyüdüğü şehrini sevdiği için dönmüştür. Hak üzere olsaydı kendisinden önceki peygamberlerin kıblesinden ayrılmazdı. Müş­rikler ise şöyle demişlerdi: Şimdi kıblemize döndü,  pek yakında dinimize de dönecektir. Münafıklar ise şöyle demişti: O herhangi bir kıble üzerinde karar kılamıyor. Tereddüt ve kararsızlık içerisindedir. Bütün bunlar sıhhatli bir deli­le dayanmayan, akıl tarafından kabul edilebilecek bir dayanağı olmayan görüş­leridir. Bunlar sadece Allah’ın dini hakkında tartışma doğurması maksadıyla ileri sürülmüş Muhammed (s.a.)’in risaletine iman etmemek için kullanılan yollardır. O bakımdan ey müminler, siz kıbleniz üzere sebat gösteriniz. Kabe’ye yönelmek hususunda zalimlerden korkmayınız. Çünkü onların sözlerinin aklî ya da semavî bir hidayetten gelen bir dayanağı yoktur.

Allah’tan korkunuz. Allah’ın rasulünün size getirdiklerine muhalefet et­meyiniz. Size vadettiğini yerine getirecek olan O’dur. Bununla korkulması ge­reken zatın hak sahibi olan olduğuna, batıl üzere olana ise aldırış edilmeyece­ğine bir işaret vardır.

2- “Ta ki size olan nimetimi tamamlayayım.” Atanız İbrahim’in inşa ettiği, put ve heykellere tapınmaktan arındırdığı, insanların kalplerinin kendisine sevgiyle yöneldiği Rabbinizin evini yalnızca sizin için bir kıble kılmakla, bu kıbleyi size tahsis etmekle üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım diye. Bu, aynı zamanda sayısız maddî ve manevî faidelerin gerçekleştirilmesine de sebeptir. Abdullah’ın oğlu Muhammed’in Hz. İbrahim’in soyundan gelen aslen Arap bir peygamber olması, Kur’an-ı Kerim’in apaçık Arapça bir lisanla ona indirilmesi, Kabe’ye doğru yönelmeyi arzulayan akrabaları ve aşireti arasında ortaya çık­ması da bu nimetler cümlesindendir. O bakımdan kıblenin Kabe’ye doğru değiştirilmesi Yüce Allah tarafından müslümanlar ve Araplar üzerindeki eksiksiz bir nimetidir.

3- “Olur ki hidayete kavuşursunuz.” Hak üzere sebat göstermek ve ona karşı çıkmamak suretiyle hidayet bulasınız diye. Çünkü kıblenin değiştirilme­siyle ilgili olarak kıt akıllıların körükledikleri fitne, hak ve imanın ne kadar güçlü olduğunu, batıl ve küfrün de ne kadar zayıf olduğunu ortaya çıkartmış, müminlerin imanlarını daha bir pekiştirip arındırmış, münafıkları açık seçik bir şekilde ortaya çıkarmış, kâfirleri de yardımsız ve desteksiz bırakmıştır.

Özetle, Yüce Allah sizin için Beytullah’ı kıble tayin etmek suretiyle üzeri­nizdeki nimetini tamamlamıştır. Nitekim sizden bir peygamber göndermek su­retiyle de üzerinizdeki nimetini tamamlamıştı. Söz konusu bu peygamber Muhammed (s.a.)’dir. O size hakka götüren ve doğruluğa ileten Allah’ın ayetlerini okur, Allah’ın vahdaniyetine, kudretinin büyüklüğüne dair kesin delilleri orta­ya koyar. Sizi putperestliğin pisliklerinden arındırır. Nefislerinizi yüceltecek ve arındıracak en şerefli bilgileri ve akla saygı duymayı, kör taklidi bir kenara at­mayı, her türlü sapma ve sapıklıktan koruyucu olarak dini esas kabul etmeyi öğretir. Nitekim O, kız çocukları diri diri gömmek, masraflarından kurtulmak maksadıyla çocukları öldürmek, en basit ve önemsiz sebepler yüzünden kanlar dökmek gibi çirkin cahili adetlerden de sizi arındırmaktadır.

Size Kur’an-ı Kerim’i öğretiyor, şer”î hükümleri beyan ediyor. Kur’an-ı Kerim’in bir hidayet ve bir nur olmasına neden olan teşriî sırları açıklıyor.

Aynı zamanda o peygamber size hikmeti de öğretiyor. Hikmet; şer*î hü­kümlerin sırlarını, amaçlarını amele ve itaata iten gerekçelerini bilmektir. Di­ğer taraftan o peygamber size peygamberin sünneti, barış ve savaş gibi azlık, çokluk, yolculuk ve ikamet gibi hayatın çeşitli durumlarında izlenecek övülme­ye değer yolu da öğretmektedir. Nihayet teşriin sırlarına, dinin derinliğine bi­linmesini (fıkhedilmesine) nasip ettiği peygamberin ashabı, hikmetli, bilgin ve oldukça üstün zekâlı kimseler haline geldiler. Onlardan her birisi bir ülke yö­neticisi, bir ümmet lideri oldu. Yönettiği ülkede ve ümmet arasında adaleti uy­guluyor, güzel bir siyaset takib ediyordu. Bununla birlikte o belki Kur’an-ı Kerim’in ancak bir kısmını ezberlemiş idi; fakat Kur’an’ın sırrını bilmiş, amacını kavramıştı.

Bu peygamber sizlere bilmediğiniz gayba dair haberleri, peygamberlerin «iretlerini, geçmişteki kavimlerin kıssalarını, yok olmuş ya da Araplar tarafın­dan da ve hatta onların dışında Kitap Ehli tarafından da bilinmeyen ümmetle­rin durumlarını size öğretmektedir. Bu bakımdan yüce Allah müminleri bu ni­meti itiraf etmeye ve buna Allah’ı zikrederek, şükrederek karşılık vermeye teş­vik ederek: “Öyle ise siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” diye buyurmuştur.

Yani bana itaatle, emirlerime uymak suretiyle, salih amel ile Beni zikredi­niz. Hamdetmek, teşbih getirmek, şükretmek, Kur’an-ı Kerim’i okumak, ayet­leri üzerinde düşünmek, kainattaki deliller üzerinde Benim varlığıma, kudreti­me ve vahdaniyetime dair tefekkür etmek, size verdiğim emirlere bağlı kal­mak, yasakladıklarından kaçınmak, peygamberlere iman edip onlara uymak suretiyle Beni zikrediniz. Ben de sizleri kendi nezdimde sevap ve ihsan ile, bol bol hayırlar vermekle, mutluluk ve izzetinizin devamı ile sizi anayım. Sizinle meleklere karşı övüneyim. Size ihsan ettiğim nimetime karşı kalp ile dil ile ve her organı yaratılış sebebini teşkil eden hayır ve menfaate uygun olarak kul­lanmak suretiyle şükrediniz. Bütün bu nimetlere karşı onları şeriatın kabul etmediği ve selim aklın da onaylamadığı yollarda kullanmak suretiyle nankör­lük etmeyiniz. Şüphesiz ki Ben dünyada iken yaptıklarınızın karşılığını verece­ğim. Hayır işlediyseniz hayır, kötülük işlediyseniz kötülük. Nitekim bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Şunu da hatırlayın ki, Rabbiniz şöyle bildirmiştir: Andolsun ki şükrederseniz elbette size fazlasını da veririm. Fakat nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7).

Advertisements