109

١٠٩

وَلِلّهِ مَافِى السَّموَاتِ وَمَافِى الْاَرْضِ وَاِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

(109) ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard ve ilellahi türceul ümur

ne varsa Allah’ındır semalarda ve arzda bütün işler Allah’a döndürülür

(109) To Allah belongs all that is in the heavens and no earth: to him do all questions go back (for decision).

1. ve li allâhi : ve Allah için, Allah’ın
2. mâ fî es semâvâti : göklerdeki şeyler, ne varsa
3. ve mâ fî el ardı : ve yeryüzündeki, yerlerde olan ne varsa
4. ve ilâ allâhi : ve Allah’a
5. turceu : döndürülür
6. el umûru : emirler, işler

وَلِلَّهِ Allah’ındırمَا her ne varsaفِي السَّمَاوَاتِ göklerdeوَمَا فِي الْأَرْضِ ve yerdeوَإِلَى اللَّهِ ve ancak Allah’aتُرْجَعُ döndürülürالْأُمُورُ işler


AÇIKLAMA

Yüce Allah, İslâm ümmetine, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoymakla görevli bir cemaatin oluşturulmasını emretmektedir. İşte bu mü­kemmel insanlar dünya ve ahirette kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Bu ce­maatin sözü geçen anlamda uzmanlaşması iyiliği emredip kötülükten sakındır­manın her bir kimseye kendi durumuna göre farz olmasına mani değildir. Nite­kim Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den sabit olduğuna göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük (münker) görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle. İşte bu imanın en zayıf halidir.” Bir diğer rivayette de, “Bunun gerisinde imandan bir hardal tanesi kadar dahi eser yoktur.” diye buyurulmaktadır. Ahmed, Tirmizî ve İbni Mace Huzeyfe b. el-Yemân (r.a.)’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmektedirler: “Nefsim elinde olana yemin ederim, ya iyiliği emre­der münkerden alıkoyarsınız yahut da fazla zaman geçmeden Allah kendi ka­tından üzerinize bir azap gönderecektir. Sonra ona dua edeceksiniz de O da si­zin duanızı kabul etmeyecektir.”

Selef-i Salih’ten herhangi bir kimse bu görevi yapmayı ağırdan almaz, Allah yolunda kınayanın kınamasından çekinmezdi. Hz. Ömer minberde bir hutbe irad ettiği sırada şunları da söylemiştir: “Bende bir eğrilik gördüğünüz takdir­de onu doğrultunuz.” Deve çobanlarından biri kalkıp şöyle dedi: “Eğer biz sen­de bir eğrilik görecek olursak kılıçlarımızla onu doğrulturuz.”

Ey müminler! Sizler din hususunda tefrikaya düşen, bölük pörçük olan ve pek çok ayrılıklara düşen Kitap Ehli gibi olmayınız. Halbuki onlara daha önce­den kendilerine uydukları takdirde onları dosdoğru yola iletecek apaçık deliller de gelmiş bulunuyordu. Onların bu hale düşmelerinin sebebi ise iyiliği emri, kötülükten alıkoymayı da terk etmeleriydi. O bakımdan dünya ve ahirette en büyük azabı hak ettiler. Dünyadaki azapları birbirlerine karşı son derece sert ve katı olmalarıdır. Onlara horluğu, rüsvaylığı ve cezayı tattırmasıdır. Ahiret-teki azap ise cehennemde olacaktır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğundur: “İsrailoğulları’ndan kâfir olanlar Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanet olunmuşlardır. Bu onla­rın isyan etmeleri ve haddi aşmalarından ötürüydü. Onlar işledikleri kötülük­ten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Gerçekten onların yaptıkları bu çok kötü bir şey idi.” (Mâide, 5/78-79).

Kitap Ehli’ne yapılan bu tehdit karşılığında iman ehline kurtuluş, felah ve umduklarına nail olma vaadi yer almaktadır. Yasaklanan anlaşmazlık, genel meselelerde hevayı ve kişisel menfaatleri hakem kabul edip hükmüne baş vur­mak ve dinin asıl prensiplerinde anlaşmazlığa düşmektir. Mezheplerin fer*î hü-kümlerdeki ve cüz’î içtihatlardaki anlaşmazlıkları ise -mezhepler arası ibadet ve muamelâtın tafsili bir çok hükümdeki anlaşmazlıkları gibi- yerilmiş değil­dir. Çünkü Kur’anî nastan anlaşılanlar pek çok olduğundan, peygamberin fiil­leri çeşitli, haber ve rivayetlerin sübut keyfiyeti türlü türlü olduğundan dolayı bu yerilmiş bir ayrılık değildir.

Kâfirlere azabın zamanı kıyamet günüdür. Bir başka ayet-i kerimede yer aldığı gibi o günde müminlerin yüzleri ağaracak, aydınlanacak ve sevinçle par­layacaktır: “O gün bir takım yüzler apaydınlıktır. Rabbine bakacaktır.” (Kıya­met, 75/22-23).

Kitap Ehli’nden olup birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeyen, ihtilâfa düşen kimselerin yüzleri ise kendileri için hazırlanmış bulunan devamlı azabı görecekleri vakit kararacaktır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmak­tadır: “O günde asık ve karanlık nice suratlar vardır. Onlar bel kemiklerini kı­racak çok belâlı işlerin kendilerine yapılacağını bilirler.” (Kıyamet, 75/24-25); “O günde üzerlerini toprak kaplamış yüzler de vardır. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.” (Abese, 80/40-41); “Ve onları bir horluk kaplayacaktır. Onları Allah’tan kurtaracak da yoktur. Sanki yüzleri karanlık gecenin bir par­çasıyla durulmuştur.” (Yunus, 10/27).

Daha sonra Yüce Allah her iki kesimin de akıbetini açıklamaktadır. Önce ikinci kesimin kötü durumunu beyan etmekte, daha sonra da birinci kesimin durumunu açıklamaktadır ki bu da müşevveş (yani düzensiz) leff ü neşr üslû­budur. Ayrılığa düşüp anlaşmazlık çıkarmaları dolayısıyla yüzleri kararanla­rı Yüce Allah şu buyruklarıyla azarlayacaktır: Kendisine iman ettikten sonra peygamber Muhammed’i inkâr mı ettiniz. Halbuki sizler onun peygamber olarak gönderileceğini çok iyi biliyordunuz ve sizin elinizde onun nitelikleri ve geleceğine dair müjdeler vardı. Fakat kin ve kıskançlığınızdan dolayı onu inkâr ettiniz. O bakımdan küfrünüzden ötürü sizin cezanız azabı tatmak ol­muştur.

Sözbirliği edip dinde ayrılığa düşmemek suretiyle yüzleri ağaranlara ge­lince, onlar da Allah’ın rahmetinde ebediyyen kalacaklardır. Asla yerlerinin de­ğiştirilmesini istemeyeceklerdir.

Bu ayet-i kerimeler, sana açık açık okuduğumuz Allah’ın belgelerinin apa­çık ayetleridir ya Muhammedi Kendilerinde şüphe bulunmayan değişmez haktır bunlar. Bunlar dünya ve ahiretteki işin gerçek mahiyetini açıkça ortaya ko­yarak sana okunuyor.

Yüce Allah kullar hakkında zulüm istemez; yani O zalim değildir. Aksine asla haksızlık yapmayan mutlak âdil, hâkimdir. Çünkü O her şeye kadir olan­dır, her şeyi bilendir. Ve çünkü zulüm, düzende, şeriat ve hukuk düzeni ihdas etme hususunda hikmet ve mükemmellik ile çatışan bir uygulamadır. O ba­kımdan Allah’ın, yarattıklarından herhangi bir kimseye zulmetmeye ihtiyacı yoktur. O’nun emredip yasakladıklarına gelince, O bununla insanları yolların en doğrusuna hidayet etmek istemektedir. İtaat sınırları dışına çıkıp fasıldık ettikleri takdirde kendilerine zulmedenler bizzat onlar olur. Zulmeden kimse ise bizzat kendisinin ceza görmesine sebep teşkil eder. Nitekim Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “İşte Rabbin zulmeder halde bulunan memleketleri yakala­dığı zaman böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek çetindir.” (Hûd, 11/102).

“Rabbin o memleket halkını, ıslah edip durdukları halde, zulmederek he­lak edecek değildi.” (Hûd, 11/117).

Yarattıklarından herhangi bir kimseye zulmetmeye Allah’ın muhtaç olma­dığının delillerinden bir tanesi de şudur: Göklerde ve yerde bulunan bütün ya­ratıklar O’nun mülküdür, O’nun kullarıdır ve bunların hepsi O’na dönecekler­dir. Dünyada da mutlak tasarruf ve hüküm sahibi olan O’dur.

Advertisements