28

٢٨

اِذْهَبْ بِكِتَابى هذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

(28) izheb bi kitabi haza fe elkih ileyhim sümme tevelle anhüm fenzur maza yarciun
Bu mektubumu götür onlara ver sonra yanlarından ayrıl neye karar vereceklerine bak

(28) Go thou, with this letter of mine, and deliver it to them: then draw back from them, and (wait to) see what answer they return.

1. izheb bi
(izheb)
: götür
: (git)
2. kitâbî : benim kitabım, benim yazım, benim mektubum
3. hâzâ : bu
4. fe : o zaman, böylece
5. elkıh : at, bırak
6. ileyhim : onlara
7. summe : sonra
8. tevelle : geri dön
9. an-hum : onlardan
10. fenzur (fe unzur) : sonra bak
11. mâzâ : ne, neye
12. yerciûne : döner, dönecekler


AÇIKLAMA
Hz. Süleyman İle Hüdhüd Kuşu Kıssası

20.ayetten 28. ayete kadar;

“Süleyman kuşları araştırıp dedi ki: Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yok­sa kayıplara mı karıştı?” Yani Hz. Süleyman (a.s.) ordusu arasında Hüdhüd’ü aradı. Hz. Süleyman kuş dili hakkında bilgi sahibi idi. Kuşlar da rüzgâr v.b. gibi Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine verilmişti.

Hz. Süleyman (a.s.): “Hüdhüd’ü neden göremiyorum?” dedi. Zira O Hüd­hüd’e izin vermemişti. Ben O’nun ayrılacağını bilmeden kayıplara karıştı. Bu ifadede değişiklik vardır. Yani Hüdhüd’e ne oluyor ki ben onu göremiyorum de­mektir. Bu ifade aynen: “Bana ne oluyor ki seni kederli görüyorum? Yahut sana ne oluyor?” sözü gibidir.

Müfessirler zikrediyorlar ki Hz. Süleyman’ın (a.s.) Hüdhüd’ü aramasının sebebi şu idi: Hüdhüd yer altında suyun bulunduğu yeri gagalayarak gösteri­yordu. Hz. Süleyman da (a.s.) cinler ve şeytanlar vasıtasıyla oradan suyu çıkarıyordu. Ayrıca çölde yürürken suyu yakın olan yerle uzak olan yer arasını ayı­rıcı sınırı Hz. Süleyman’a (a.s.) ve ordusuna işaret ediyordu.

Hz. Süleyman (a.s.) Hüdhüd’ün bulunmadığını kesin olarak tespit edince makbul bir özrü olmadığı takdirde onu azaba uğratmakla tehdit etti: “Bana (mazereti için) apaçık bir delil getirmezse onu mutlaka çetin bir azaba uğrata­cağım veya onu muhakkak keseceğim.” Yani Hz. Süleyman (a.s.) açık bir delil getirmesi dışında Hüdhüd’ü öldürmek, azaba uğratmak veya tüylerini yolmak gibi şiddetli bir ceza ile tehdit etti. Üçüncü teklifi -yani açık bariz özrü- getir­mezse ilk iki durumdan biriyle tehdit ve vaîdde bulundu.

“Çok geçmeden Hüdhüd geldi ve Süleyman’a şöyle dedi: Ben senin bilmedi­ğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim.”

Hüdhüd bir müddet kaybolmuştu. Sonra geldi. Hz. Süleyman ona görülmemesinin sebebini sordu. Hz. Süleyman’a: Ben senin ve senin askerlerinin bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında bilgi edindim. Sana Sebe şehrinden doğ­ru ve yakînî bilgi getirdim, dedi.

Alimlerin çoğunluğu “Sebe” kelimesinin belde ismi olması sebebiyle gayra munsarıf olmadığı görüşündedirler. Sebe’ halkı ise Hımyer kabilesidir ki bun­lar Yemen’in krallarıdır. Yine çoğunluğa göre ‘mekese’ fiilindeki zamir Hüd-hüd’e racidir. Süleyman’a raci olması da ihtimal dahilindedir. Buna göre mana “Süleyman araştırdıktan ve tehditte bulunduktan sonra çok beklemedi.” de­mektir.

Hüdhüd bakışları kendine çevirmek ve sözüne kulak verilmesi ve kendisi­ni nezaketle müdafaa etmesi hususunda mahir idi. Hüdhüd Sebe’ ülkesi için ve halkının krallık ve dindarlık durumları hakkında bilgi sahibi olmak üzere ilmi keşif gezisi yapıyordu. Sonra ilim ve bilginin daha zayıf bir kimsede olabilece­ğine dikkat çekmek için ve alimlerin mütevazi olmasının zaruretine işaret et­mek için Hz. Süleyman’a (a.s.) peygamberlik hikmet ve pek çok ilimler verilme­sine rağmen yeni malumat getirdi.

Zemahşerî diyor ki: Burada Rafizîlerin: “İmama hiç bir şey gizli kalmaz ve onun zamanında ondan daha bilgilisi bulunmaz.” şeklindeki görüşlerinin batal olduğuna delil vardır

Hüdhüd’ün getirdiği haberin muhtevası üç husustur: Hepsi de şu ayette­dir: “Ben Sebe’ halkına hükümdarlık eden bir kadın buldum. Her şey onun em­rine verilmiş, kendisinin büyük bir tahtı da var.” Ben Sebe’ beldesinde şerefli, büyük bir krallık buldum. Onlara Belkıs b. Şerahîl isimli bir kadın hükümdar­lık ediyordu. Ondan önce melik olan babası büyük bir hükümdar idi. Bu meli­keye zenginlik, imkân, mülk ve konfor çeşitli savaş araçlarıyla donatılmış si­lâhlı bir ordu gibi dünya malından pek çok şey verilmişti.

Kısaca: Kendisine zamanında krallığın ihtiyaç duyduğu her şey verilmişti. Melikenin üzerinde oturduğu çeşitli mücevherat, inciler ve altınlarla süslenmiş büyük muazzam bir tahtı vardı. Tahtın büyüklükle tavsif edilmesi hem şekil, hem de sultanın mevkisi sebebiyledir. Tarihçiler diyorlar ki: Bu taht doğusun­da 300, batısında 300 pencere bulunan sağlam yapılmış, binası yüksek, gayet muhteşem bir sarayda bulunuyordu. Saray güneşin her gün bîr penceresinden gireceği ve bir penceresinden batacağı şekilde yapılmıştı. Sabah-akşam güneşe tapıyorlardı. Sebe halkının dinî inançlarını açıklayan şu ayetin işaret ettiği de budur:

“Kendisini de kavmini de Allah’ı bırakıp, güneşe secde eder halde buldum. Şeytan onlara yaptıkları amelleri güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alı­koymuş, bu yüzden doğru yola erememişlerdir.”

Yani bu melikenin ve kavminin Allah’a ibadet etmeyip güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan da onlara bu çirkin amellerini güzel gösterdi. Dolayısıyle kötü­yü iyi görmeye başladılar. Şeytan onları hak yoldan, bir olan Allah’a kulluktan alıkoydu. Bu sebeple hidayete eremediler.

“Göklerde ve yerde gizli olan şeyleri açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan onlara engel ol­du). “

Bu ayetin birinci kısmının benzeri şu ayettir: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın (kudretinin) ayetlerindendir. Siz güneşe de aya da secde etmeyin. Eğer sadece Allah’a kulluk ediyorsanız bu varlıkları yaratan Allah’a secde edin.” (Fussilet, 41/37).

Ayetin ikinci kısmının benzeri de şu ayettir: “İçinizden sözünü gizleyen kimse ile bunu açıklayan, gece gizlenen kimse ile gündüz yoluna devam eden kimse (O’nun ilminde) birdir.” (Ra’d, 13/10).

“O Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Yüce Arş’ın Rabbidir.”

Hüdhüd konuşmasının sonunda Allah’ın varlığı ve birliği delilini -yani bü­tün âlemin O’na muhtaç olduğunu- beyan ettikten sonra Cenab-ı Hakkı tenzih etti ve azametini beyan etti. Allah’ın hiçbir ortağı olmayan tek ilâh olduğunu, Ondan başka kendisine hakkıyla ibadet edilen hiçbir varlık bulunmadığını an­lattı. O yaratılmışlar arasında kendisinden daha büyük hiçbir mahlûk bulun­mayan Ulu Arş’ın rabbidir. Her arş, her taht ne kadar büyük olursa olsun ilâhî arşın altındadır, ondan düşüktür. Belkıs’ın arşı da böyledir. Dolayısıyla sadece Allah’a ibadet edilmelidir.

Hüdhüd Belkıs’ın tahtını nisbî olarak ya da aynı seviyedeki meliklerin tahtına izafetle “büyük” olarak tavsif etti. Allah’ın arşını ise göklerde ve yerde yarattığı varlıklara nispetle “büyük” olarak tavsif etti.

Sebe halkından ve melikesinden bilgi veren ve bu suretle kendini temize çıkarmak için savunmada bulunan Hüdhüd’e Hz. Süleyman (a.s.) şu cevabı verdi:

“Bakacağız, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?” Yani Hz. Süleyman (a.s.) şöyle dedi: Senin sözünün doğruluk derecesini bileceğiz. Sen bu verdiğin haberde doğru sözlü müsün yoksa yalancısın da sana yaptığım tehditten kurtulmak için mi böyle söylüyorsun?

Bu ayetteki isim ve fiil cümleleri arasındaki farklılık ve ikinci cümlenin isim cümlesi olması mübalağa etmek yalancılık sıfatının onun üzerinde sabit olduğunu ifade etmek ve onun yalancılığa devam edip ondan ayrılmadığını bil­dirmek içindir.

İmtihan vesilesi ise şu ayette bildirilmiştir.

“Bu mektubumu götür onlara at. Sonra da onlardan uzaklaş ve neye baş vuruyorlar, bak.”

Yani Hz. Süleyman (a.s.) Belkıs ve kavmine mektup yazdı. Bu mektubun­da onları imana ve Allah’a teslim olmaya çağırıyordu. Bu mektubu Hüdhüd’e verdi ve bunu Belkıs’ın yanına bırakmasını sonra da oradan biraz uzaklaşıp tepkilerini, birbirlerine ne şekilde sözler söyleyeceklerini ve bu konuyu nasıl tartışacaklarını incelemesini emretti.