22

٢٢

اِنَّ هذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا

(22) inne haza kane leküm cezaen ve kane sa’yukum meşkuren
İşte bunlar sizin mükafatınız idi sizin ameliniz makbul oldu

(22) Verily this is a Reward for you, and your Endeavour is accepted and recognized.

1. inne : muhakkak ki
2. hâzâ : bu
3. kâne : oldu
4. lekum : sizin için, sizin
5. cezâen : karşılık, mükâfat
6. ve kâne : ve oldu
7. sa’yu-kum : sizin çabalarınız
8. meşkûran : şükre değer, teşekküre lâyık

إِنَّ şüphesiz هَذَا bu كَانَ لَكُمْsizin için جَزَاءً bir karşılıktır وَكَانَ bulur سَعْيُكُمْyaptıklarınız مَشْكُورًاkarşılık


AÇIKLAMA

Yüce Allah cennetliklerin durumlarını onların içinde bulundukları kalıcı nimetleri onlara ihsan edeceği pek büyük lütufları haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Orada tahtlara yaslanırlar, orada güneş (sıcağı) da görmeyeceklerdir, soğuk da.” Allah’ın onlara mükâfat olarak vereceği cen­nette onlar tüllerle gölgelendirilmiş tahtlarda yaslanacaklar, güneş sıcağını da görmeyecekler, zemherir soğuğunu da tatmayacaklar. Oranın havası çok mutedil olacaktır. Hadiste belirtildiği gibi: “Cennet havası uzun gölgeliktir. Ne sıcak, ne de soğuktur.” Burada “uzun gölgelik: secsec,” tan yerinin ağarması ile güneşin doğması arasındaki gibi uzayıp giden gölgelik demektir.

“Gölgeleri üzerlerine yakın olup, meyveleri ise alabildiğine boyun eğ­dirilmiş halde olacaktır.” Ağaçların gölgeleri onlara yakındır. Üzerlerine gölge yapacaktır. Bu da onların nimetlerini arttırmak içindir. Orada güneş olmasa bile bu gölge olacaktır. Ayrıca bu ağaçların meyveleri onları eliyle uzatıp alacaklar için oldukça yakınlaştırılmış, onlara boyun eğdirilmiştir. Ayakta olan da, oturan da, yatıp uzanmış olan da bunları alabilir. Uzaklık ya da diken dolayısıyla ağaçların meyvelerine ellerini uzatmalarına bir en­gel yoktur. Yüce Allah’ın: “Yakın olup” buyruğu şu demektir: Yüce Allah onlara gölgeleri üzerlerine yakınlaştırılmış bir başka cenneti de mükâfat olarak verecektir.

Burada söz konusu edilen gölgenin dünyada bilinen gölge olmadığı açıktır. Söz konusu olan nurani bir aydınlıktır. Orada güneş yoktur. Göl­gelerin yakınlığı da buna göre şu olur: Cennetin ağaçları eğer orada güneş olsaydı, bu ağaçların gölgeleri cennetliklere yakın olacaktı. Bu anlamı Yüce Allah’ın: “Boyun eğdirilmiş…” buyruğu tekid etmektedir. Yani bu ağaçların meyveleri onu istedikleri gibi alıp devşirmek isteyenlere karşı koymaz, engeli yoktur.

Daha sonra Yüce Allah onların içkilerini ve içki içecekleri kaplarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır. Mik­tarlarını kendilerinin tayin ettiği gümüşten billurlar.” Yani hizmetçiler gümüşten olan yemek kaplarıyla etraflarında dolaşır. İçki kaselerini, sürahilerini de kulpları ve emzikleri bulunmayan testilere “ekvâb” denilir. Aynı zamanda bunlar da gümüştendir. Böylelikle bunlar bir taraftan gümüş gibi beyaz renkli ve billurun şeffaflığı ve arılığına sahip olacaklar­dır. Öyle ki içindekiler dışardan görülebilecektir. Bu kaplar da fazlasız ve eksiksiz olarak istedikleri büyüklük ve şekilde olacaktır.

İbni Ebi Hatim’in rivayetine göre İbni Abbas dedi ki: “Cennette her ne varsa mutlaka dünyada da onun benzeri size verilmiş bulunuyor. Ancak gümüşten billur kaplar bundan müstesnadır.”

Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Altından tabaklar ve tes­tiler dolaştırılır onlara.” (Zuhruf, 43/71) Bu onlara kimi zaman gümüş kaplarla, kimi zaman altın kaplarla içecek verileceğini göstermektedir. (Bu ayetteki “sıhat: tabaklar” bildiğimiz yemek kaplarıdır.) Kaplarla sürahiler (ekvâb) arasındaki fark şudur: Ekvâb, az önce geçtiği gibi kulpları olmayan testilerdir. Kaplar ise kulpu olanlar demektir.

Daha sonra Yüce Allah bizzat içeceklerini nitelendirerek şöyle buyur­maktadır: “Onlara orada katkısı zencefil olan kadeh(ler)le içirilir.” Yani yine bu iyi şahıslara, bu testilerde cennette zencebil katılmış bir içki verilecektir. Kimi zaman onların içeceklerine -az önce geçtiği gibi soğuk olan- kâfur karıştırılacak, kimi zaman da sıcak olan zencefil katılacaktır ki; mutedil bir içki olsun. Mukarreblere gelince onlar her ikisinden kat­kısız olarak içeceklerdir.

“Orada Selsebil diye adlandırılan bir pınar vardır.” Cennette selsebil adında bir pınardan içerler. Ona bu adın veriliş sebebi suyunun rahatlıkla içilebilmesi, kolay bir şekilde boğazlarından akıp geçmesinden dolayıdır. İbnü’l-Arabi Selsebil hakkında: Ben bunu Kurandan başka bir yerde duy­muş değilim, demiştir.

İbni Abbas dedi ki: Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen her bir şeyin dün­yada isminden başka bir benzerliği yoktur.

“Zencebil”den sonra “Selsebil” adının söz konusu edilmesindeki fayda şudur: Onda Zencebil tadı ve lezzeti vardır; fakat rahat içim ile bağdaş­mayan, dili yakıcı özelliği yoktur.

Daha sonra Yüce Allah hizmetçilerini anlatarak şöyle buyurmaktadır: “Etraflarında ölümsüz, yeni yetişmiş çocuklar da dolaşır. Onları gördüğün zaman kendilerini saçılmış inci sanırsın.” Yani cennet ehli etrafında onlara hizmet etmek üzere cennetin yetişmiş çocukları dolaşacaklardır. Bu çocuk­lar orada hep aynı şekilde genç, taze ve alımlı kalacaklardır. Asla yaşlan­mayacak, değişmeyecek, ölmeyeceklerdir. Sen başkalarının ihtiyaçlarını görmek üzere etrafa yayılmalarına ve yüzlerinin güzelliğine, renklerinin, elbiselerinin, süslerinin çekiciliğine bakacak olursan, onları etrafa saçılmış inci sanırsın. İbni Kesir der ki: Bundan daha güzel benzetme olamaz. Güzel yer üzerine saçılmış inciden daha güzel görünümlü bir şey de yoktur.

Onları etrafa dağılmakla nitelendirmiş olması hizmetteki çabuk hareketlerinden dolayıdır. Huru’lıyn ise bunların aksine sarınıp sarmalan­mış incilere benzetilmişlerdir. Çünkü hizmet etmekle onların değerleri düşürülmez.

Arkasından Yüce Allah içinde bulundukları nimetleri toplu ve özlü bir şekilde söz konusu etmektedir. Çünkü bu öncekilerden daha üstün ve daha büyüktür. Ayrıca nimetler sayılıp dökülmesi mümkün olmayan, kimsenin dünyada olduğu sürece hatırına gelmeyen türdendirler. Bu sebeple Yüce Allah peygamberine yahutta gören herkese şu buyruklarıyla hitap etmektedir:

“Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve pek büyük bir saltanat görürsün.” Sen cennette uzağa doğru ve nimetlerine, genişliğine, yüksekligine, içindeki neşe ve sevince bakacak olursan anlatılması mümkün ol­mayan nimetler, ölçüleri tespit edilemeyen pek büyük bir mülk ve saltanat görürsün. İbn Ömer’den gelen rivayete göre Rasulullah (s.a) şöyle buyur­muştur: “Cennettekilerin en alt mertebede olanları ikibin yıllık mesafe kadar mülkünün uzaklığına bakandır. O en yakın olan yerini gördüğü gibi, en uzak yerini öylece görür.”

Giydikleri elbiseleri ve süslerini de söz konusu ederek şöyle buyur­maktadır:

“Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Elbiselerinin dışa görünen kısmı yeşil ve ince ipek ile kalın ipektir. Gümüşten bileziklerle de süslenirler. Bir başka ayet­te: “Orada altın bileziklerle süslenirler.” (Kehf, 18/31; Fatır, 35/33) diye buyurulmaktadır. Yani süsleri kimi zaman gümüş, kimi zaman altın olacaktır.

Daha sonra Yüce Allah, kâfur ya da Zencefil karıştırılmış içkinin dışında bir başka içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir.” Rableri onlara öncekilerden farklı, içlerini kıskançlıktan, kinden, rahatsızlık verici husus­lardan ve diğer kötü huylardan tertemiz edecek bir şarap içirecektir. Nitekim Ali (r.a)’den böyle rivayet edilmiştir. “Tahûr” tahir (temiz)in mübalağalı ifadesidir. Onun necis olmadığı, insan tabiatının ondan tiksin­mediği, sonunda necasete dönüşmeyeceği kastedilmektedir. Ancak vücut­larından misk kokusu gibi ter halinde dışarıya atılacaktır.

Ebu Kilâbe ve İbrahim Nehaî dedi ki: Onlara yemek sunulur. Yemek bitince onlara tertemiz şarap getirilir. Ondan da içerler. Mideleri bunu haz­meder ve bedenlerinden misk kokusu gibi ter çıkar.

Daha sonra Yüce Allah bu pek büyük lütuf ve nimetlerin sebebini söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.” Yani cennet nimetlerinden yararlanan bu hayırlı kimselere, lütuf ve ihsan olmak üzere şöyle denilecektir: Sözü edilen bu türlü nimetler sizin amellerinizin bir karşılığı, bir mükâfatıdır. Allah size az amele karşılık pek çoğuyla mükâfat vermiş, itaatinizi kabul etmiştir. Yüce Allah’ın kulunun amelini teşekkür ile karşılaması, itaati sebebiyle onu kabul etmesi demektir.

Şu buyruklar da bu ayete benzemektedir:

“Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin için.” (Hakka, 69/24); “Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılın­dığınız cennet işte budur, diye onlara seslenilir.” (Araf, 7/43).