109

    RevelationCuzPageSurah
    52 12233Hud(11)

١٠٩

فَلَا تَكُ فى مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هؤُلَاءِ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ ابَاؤُهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصيبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ

(109) fe la tekü fi miryetim mimma ya’büdü haüla’ ma ya’büdune illa kema ya’büdü abaühüm min kabl ve inna le müveffuhüm nesiybehüm ğayra menkus

şüphe içinde olma o halde onların taptıkları şeylerden ibadet ediyorlar sadece babalarınızın önceden ibadet ettiği gibi şüphesiz biz onlara verenleriz nasiplerini kısmadan

(109) Be not then in doubt as to what these men worship they worship nothing but what their fathers worshipped before (them): but verily we shall pay them back (in full) their portion without (the least) abatement

1. fe : o zaman, böylece, artık
2. lâ teku : sen olma
3. fî miryetin : şüphe içinde, kuşku içinde
4. mimmâ (min mâ) : şeyden (dolayı)
5. ya’budu : ibadet ediyor, kulluk ediyor, tapıyor
6. hâulâi : bunlar, onlar
7. mâ ya’budûne : onların taptıkları şey, ibadet ettikleri şey
8. illâ : ancak, başka
9. kemâ : gibi, nasıl ki
10. ya’budu : ibadet ediyor, kulluk ediyor, tapıyor
11. âbâu-hum : onların ataları, babaları
12. min kablu : önceden
13. ve in-nâ : ve muhakkak biz
14. le muveffû-hum : elbette onlara ödeyen (vefa eden)
15. nasîbe-hum : onların nasipleri
16. gayre menkûsin : eksiltmeksizin (tenkis etmeksizin)


AÇIKLAMA

Bu surede geçen, kâfirlerin helak olduğu ve müminlerin kurtulduğu konu­larını ihtiva eden bu kıssalar, bunlara iman edip zikredilen azaptan korkan kimse için, Allah’ın ahiretteki vaadinin doğruluğuna gayet açık bir delil ve kuvvetli bir hüccettir. Bundan dolayı dünyada küfür, zulüm ve isyandan çeki­nir. Çünkü peygamberlerin haber verdiği öldükten sonra dirilme ve amellerin karşılığının verilmesinin şüphesiz bir gerçek olduğunu, dünyada zalimlere azap verenin onlara ahirette de azap vermeye kadir olduğunu ve mücrimlere dünyada isabet eden azabın ahiret azabının sadece küçük bir örneği olduğunu gayet iyi bilmektedir.

Zemahşerî diyor ki: “Burada vardır” ifadesiyle Allah’ın zikrettiği, günah­ları sebebiyle helak olan ümmetlerin kıssalarına işaret edilmektedir. “Ayet” ya­ni ahiret azabından korkan kimse için ibret vardır. Çünkü böyle bir kimse Allah’ın mücrimlere dünyada verdiği azaba ve bunun onlar için ahirette hazırla­dığı azaptan sadece bir örnek olduğuna bakar. Bunun büyüklüğünü ve şiddeti­ni görünce bununla vaad edilen azabın büyüklüğü hususunda kanaat sahibi ol­maya çalışır. Ve bu onun için bir ibret, bir öğüt ve daha fazla takva ve Allah korkusu içinde bulunması hususunda bir lütuf olur. Bu ayetin bir benzeri de “Bunda Allah’tan korkan için ibret vardır.” (Naziat, 79/26) ayetidir.

Bu gün, amellerinin hesabı görülmek ve buna göre karşılığı verilmek üzere ilk insandan sonuncusuna kadar bütün insanların toplandığı ahiret günüdür.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Biz hiç bir kimse bırakmadan bü­tün insanları bir araya toplayacağız.” (Kehf, 18/47).

Bu gün “yevm-i meşhud “dur. Yani meleklerin de hazır olduğu, peygamber­lerin de toplandığı insan, cin, kuşlar, vahşi hayvanlar ve diğer canlı mahlûkatın topyekün mahşer yerine toplandığı ve zerre kadar zulmetmeyen, adil olan Rabbü’l-âleminin hüküm vereceği ve güzel amellere kat kat ecir vereceği bir gündür.

Mahlûkat hakkında tasarrufta bulunmak, isterse bu ümmetleri ve benzer­lerini helak etmek gibi dünyada olsun, isterse ahirette olsun, bu ancak ümmet­leri terbiye etmek için Allah’ın iradesi ve ihtiyarı ile olur. Yoksa “Tufan veya tu­fanda boğulmak, gök gürültüsü, yerin batması veya deprem gibi olaylar, ilâhî değil, tabii olaylardır” diyen maddecilerin iddia ettikleri gibi hakim kuvvet ta­biat değildir.

Bu gibi kimselere verilecek en basit cevap bu cezaların peygamberlerin kavimlerini uyardıktan sonra meydana gelmesidir. Hatta kavimlerine belirli bir vakit bile tayin etmişlerdi.

Nitekim Hz. Salih (a.s.) “Evlerinizde üç gün daha yaşayın. Bu yalanlanamayacak bir tehdittir.” (Hûd, 65) ve Hz. Lût (a.s.) kavmi için “Onların yok olma vakitleri bu sabahtır.” (Hûd, 81) demiştir.

Daha sonra Cenab-ı Hak kıyamet gününün ve azabının belirli bir müddete ertelendiğini bildirerek şöyle buyurdu: “Biz o günü ancak sayılı bir süreye ka­dar erteliyoruz.” (Hûd, 104). Yani biz kıyamet gününün meydana gelişini bizim ilmimizde belirli bir müddetin bitmesine kadar erteliyoruz. Bundan fazla da ol­maz, eksik de olmaz. Bu, dünyanın ömrüdür. Böylece insanlara amellerini ıs­lah etmeleri ve inançlarını düzeltmeleri için yeterli firsat verilmiştir.

Nitekim bir ayet-i kerimede “Rabbin çok mağfiret edicidir, rahmeti boldur. Eğer Allah, onları işledikleri yüzünden cezalandırmak isteseydi, hemen azabı indiriverirdi. Fakat onlar için vaad edilen bir zaman vardır ki, ondan kaçıp kurtulacak bir yer bulamayacaklardır.” (Kehf, 18/58) buyurulmaktadır.

“O gün gelince..” Yani kıyamet günü gelince Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Emir ve nehiy sahibi O’dur. O gün O’nun izni olmadan bir kimsenin bir söz söylemesi veya harekette bulunması imkânsızdır. Nitekim Ce­nab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Cebrail ve meleklerin saf saf dizildikleri gün, Rah­man olan Allah’ın izin verdiği ve doğru konuşan hariç O’nun huzurunda kimse konuşamaz.” (Nebe, 78/38).

Bir başka ayet-i kerimede de şöyle geçmektedir: “O gün insanlar, kendile­rini Allah’ın huzuruna davet edene (İsrafil’e) uyacaklar, kimse yan çizemeyecektir. Rahman olan Allah’ın azameti karşısında bütün sesler kısılacak, fısıltıdan başka hiçbir şey işitmeyeceksin.” (Tâ-Hâ, 20/108).

“O gün insanların bir kısmı bedbaht, bir kısmı ise mesuttur.” Yani mahşer günü insanların bir kısmı bedbaht, mutsuz, küfrü ve isyanı sebebiyle azaba uğ­ramış kimselerdir. Diğer bir kısmı ise mesuttur, mutludur, imanı ve doğru yol­da yürümesi sebebiyle cennetlerde nimet içindedir. Aynen Yüce Allah’ın bildir­diği gibi: “Bir grup cennette, diğer bir grup ise alevlerin içindedir.” (Şûra, 42/7)

Kimin için şer murad edilmiş ve o da o kötü amelleri işlemişse o bedbaht kimseler arasındadır. Kimin için de hayır murad edilmiş ve o da hayırlı amelleri işlemişse o da saadet ehli arasındadır. Herkese yaratıldığı akibet kolaylaştırılır.

Tirmizî ve Hafız Ebu Ya’la Müsned’inde Hz. Ömer (r.a.)’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “O gün insanların bir kısmı bedbaht, bir kısmı ise mesut­tur.” (Hûd, 105) ayeti nazil olduğu zaman Peygamberimiz (s.a.)’e sordum: ‘Ya Rasulallah! Niçin çalışıyoruz? Bitmiş, sonucu kararlaştırılmış bir şey için mi, yoksa henüz bitmemiş bir şey için mi?” Peygamberimiz (s.a.) “Tamamen bitmiş bir şey için, ya Ömer! Kalemler yazdılar. Ancak herkese yaratıldığı akıbet ko­laylaştırılır” dedi ve sonra da şu ayetleri okudu: “Kim Allah yolunda harcar ve O’ndan korkar ve en güzel olanı “İslâm inancını” tasdik ederse biz onu en kolay olana muvaffak kılacağız. Fakat kim de cimrilik eder ve Allah’a ihtiyacı olmadı­ğını iddia eder ve en güzel olan “İslâm inancını” yalanlarsa, biz onu en zor ola­na sürükleriz.” (Leyi, 92/5-10).

Bundan sonra Yüce Allah bedbahtların durumunu da, mesut olacakların durumunu da beyan etti. Birinci grup yani bedbaht olanlar batıl inançları ve kötü amelleri sebebiyle yerleşecekleri ve varacakları yer olan cehennemdedir­ler. Onlar endişe, keder ve gönül darlığından dolayı zorlukla nefes alıp vermek­tedirler.

İbni Kesir’in zikrettiği gibi içinde bulundukları azap ve işkence sebebiyle soluk almaları soluk verme, soluk vermeleri de soluk alma şeklinde bir ızdıraba dönüşmüştür. Halbuki normal olarak “zefir” soluk vermek, “şehîk” ise soluk almaktır. Yani cehennemdekiler ızdıraplı bir şekilde, süratle ve zorlukla soluk alıp vermektedirler.

Onlar orada devamlı olarak yer ve göklerin aynen kaldığı müddetçe kala­caklardır. Burada maksat ebedî kalacaklarının ve arada kesintisinin olmama­sının temsil tarzında ifade edilmesidir. Arapların “Sebir dağı ayakta kaldığı müddetçe, yıldızlar parladığı müddetçe, kuşlar öttüğü müddetçe şöyle yapaca­ğım veya yapmayacağım” tarzındaki ifadelerinde olduğu gibi.

Buradaki maksat ahiretteki yer ve gökyüzü manası da olabilir. Çünkü bunlar sonsuza kadar devam edecektir. Ahiretin gökyüzünün (yani mahlûkatın üstünde bulunan şeyin) ve yeryüzünün (yani onların üzerinde durdukları bir zeminin) bulunduğuna delil Cenab-ı Hakk’ın:

‘Yaşadığınız yeryüzünün bir başka yeryüzüne, göklerin de başka (göklere) çevrileceği… o gün” (İbrahim, 14/48) ve “Onlar da “Bize verdiği vaadinde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamd olsun. Cennette istediğimiz yeri yurt edinebiliyoruz. İyi amellerde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş, derler.” (Zümer, 39/74) ayetleridir.

Ayrıca ahiret halkını gölgesi altına alacak, üstlerinde şemsiye gibi dura­cak bir gökyüzü mutlaka olacaktır. İbni Abbas diyor ki: “Her cennetin yeri ve göğü vardır.

“Ancak Rabbinin dilemesi müstesnadır.” Bu istisnadan maksat sabitliğe ve devamlılığa delâlet etmektir. Çünkü cennet ve cehennem ehlinin orada ebedi­yete kadar istisnasız kalacakları kesindir. Bundan maksat ise orada ebedî kal­manın Allah Tealâ’nın iradesiyle olacağının, dünya ve ahirette hiçbir şeyin ilâ­hî iradenin dışında olmayacağının beyan edilmesidir. Bu ayet aynen şu ayetle­re benzemektedir:

“… Allah da (buyurucak ki:) “Sizin durağınız cehennemdir. Orada Allah’ın dilemesi müstesna ebedî kalacaksınız.” Şüphesiz Rabbin Hakim’dir (Hüküm ve hikmet sahibidir), Alîm’dir (Her şeyi çok iyi bilendir).” (En’am, 6/128).

“De ki: Allah’ın dilediğinin dışında ben kendim için bir fayda elde etmeye ve bir zarar vermeye muktedir değilim.” (Araf, 7/188).

“(Ey Muhammed) Sana Kur’an’ı biz okutacağız ve onu asla unutmayacak­sın. Ancak Allah’ın dilediği müstesna…” (Ala, 87/6-7).

Bütün bu ayetlerde maksat hükümlerin sadece Allah’ın iradesiyle kayıtlı bulunduğunu bildirmektir, yoksa bu hükümlerin umumi olmadığını ifade etmek için değildir. Tercih edilen ve kuvvetli olan görüş de budur.

İbni Cerîr diyor ki: Arapların âdetlerinden biri de bir şeyin daimi olduğu­nu anlatmak istediklerinde “Bu yer ve gökler devam ettikçe devam edecektir” çekimdeki sözleridir. Yine şöyle derler: “Bu gece ile gündüz birbiri ardınca gel­diği müddetçe baki kalacaktır.”

Müfessir alimlerin bu konuda Kurtubî’nin zikrettiği gibi 11 görüşü var

Zemahşeri diyor ki: Bu ifade cehennem azabında ve cennet nimetleri için­de ebedî kalmaktan istisnadır. Çünkü cehennemlikler sadece ateş azabında ebedî kalmayacaklardır. Bilakis zemherir (soğuk) ile ateş azabından onlara başka çeşitli azaplarla da azap edilirler. Bunların hepsinden daha şiddetlisi ise Allah’ın onlara gazap etmesi ve onları basite almasıdır. Cennetlikler de böyle­dir. Onların da cennetten başka ondan daha büyük bir nimet ve daha değerli bir lütuf vardır ki bu da Allah’ın rızasıdır. Cennetliklerin cennet sevabından başka Allah’ın kendilerine lütfettiği, mahiyetini sadece kendisinin bildiği ni­metler vardır. İstisnadan murad edilen budur. Bunun delili de “kesilmeyen bir lütuf ayetidir.

Yani Rabbin bu hazırlanan nizamı değiştirmeyi, buna ilâve etmeyi ve bun­dan eksiltme yapmayı dilemediği müddetçe, onlar cennet veya cehennemde ebedî kalacaklardır. Böylece maksat, her şeyin O’nun elinde ve O’nun tasarru­funda olduğunu göstermektir. Dilerse bunu aynen bırakır, dilerse böyle yap­maz.

Ebu Hayyan diyor ki: Görünen odur ki, “Ancak Rabbinin dilemesi müstes­nadır” ayeti zamana delâlet eden “Gökler ve yer durdukça onlar ebedî olarak cennette kalacaklardır” ayetinden istisnadır. Ayetin manası şudur: Allah Tealâ’nın dilediği zaman hariç, ne ateşte ne de cennette ebedî olurlar. Eğer bu is­tisna ateşte ve cennette olmaktan istisna ise, bu istisna edilen zaman, Allah’ın kıyamet günü mahlûkatı arasında hüküm verdiği zaman olabilir. Çünkü o za­man bedbaht ve mesut olanlar henüz cennet ve cehenneme girmemişlerdir.

Ancak buradaki istisna “ebedî olmak”tan istisna ise bunun cehennemlikle­re göre olması mümkündür. O durumda bu istisna edilen zaman cehennemde olan isyankâr müminlerin oradan çıkıp cennete girmeleridir. Bu durumda on­lar ebedî cehennemde değildirler. Zira cehennemden çıkıp cennete girmişlerdir. Cennet ehline gelince, cehennemlikler hakkında meydana gelenler onlar hak­kında meydana gelmez. Çünkü cehennemlik olup da cennete girecek ve orada ebedî kalacak kimse yoktur.

“Çünkü Rabbin dilediğini tam manasıyla yapandır.” Yani ilmine uygun ve hikmetinin gereği olarak dilediğini yapar. Cehennemliklere dilediği azabı verir.

Cennetliklere kesintisiz lütfuyla ihsanda bulunur.

Cenab-ı Hak bundan sonra ikinci grup olan mesut olanların cezasını zik­retti: Mesut olanlara, saadet ehline gelince, onlar peygamberlere tabi olanlar­dır. Onların yeri cennettir. Orada yer ve gök durduğu müddetçe, Allah Tealâ’nın dilemesiyle, kesilmeyen ve mani olunmayan, sonsuza kadar uzanan lü­tuf içinde ebedî olarak kalacaklardır. “Onlar için orada arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır.” (İnşikak, 84/25).

İbni Kesir diyor ki: Buradaki istisnanın manası, onların içinde bulunduk­ları nimetlerin bizzat vacip olan bir durum olmadığıdır. Bilakis bu, Allah Tealâ’nın dilemesine havale edilmiştir. Onların üzerinde daima Onun minneti, lütuf ve ihsanı vardır. Bu sebeple nefes alma-verme imkânı verildiği gibi, teş­bih (Sübhanallah) ve tahmid (Elhamdülillah demeleri) ilham olunur.

Cehennemlik ve cennetliklerden herbirinin karşılığı Allah’ın dilemesiyle daimidir. Cehennemliklerin cehennemdeki azabı daimi bir surette Allah’ın di­lemesine havale edilmiştir. Verilen bu ceza Allah’ın adaleti ve hikmeti gereği amellerine uygundur. Cennetliklerin cennetteki sevabı ise yaptıklarına karşılık olarak yine Allah’ın iradesine göredir.

Ancak Allah Tealâ her iki gruba ait ayetlerin sonunda farklı ifade kullan­mıştır. Bedbahtların durumunu beyan eden ayetin sonunda “Rabbin dilediğini tam manasıyla yapandır.” (Hûd, 107) denilmiştir. Bir başka surede aynı yerde “Allah yapdıklarından mesul değildir. Onlar ise mesuldürler.” (Enbiya, 21/23) denilmiştir.

Mesut olanların durumu açıklandıktan sonra da kalplerini hoş tutmak ve müminlere verilen bu karşılığın Allah tarafından bir bağış olduğuna işaret et­mek için “Bu onlara (Allah tarafından) hiç kesilmeyen bir lütuftur.” (Hûd, 108).

Buharî, Müslim ve Nesai’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bir hadis-i şe­rifte peygamberimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: “Sizden biriniz ameli karşılığı cen­nete kesinlikle giremez.” Sahabe-i kiram “Sen de mi ya Rasulallah?” dediler. Efendimiz: “Evet ben de. Ancak Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” buyurdu.

Yine Buharî ve Müslim den şöyle bir hadis-i şerif yer almaktadır: “Kıyamet günü ölüm gayet güzel bir koç şeklinde getirilir. Cennet ile cehennem arasında kesilir. Sonra şöyle denilir: “Ey Cennet ehli! Ebedî kalın. Artık ölüm yok. Ey cehennem ehli! Ebedî kalın. Artık ölüm yok.”

Yine sahih bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Ey Cennet ehli! Ar­tık devamlı yaşayacak hiç ölmeyeceksiniz. Devamlı genç kalacak hiç yaşlanma­yacaksınız. Devamlı sıhhat içinde olacak, hiç hastalanmayacaksınız. Devamlı nimet içinde bulunup hiç ümitsizliğe düşmeyeceksiniz.”

Cenab-ı Hak bedbaht ve mesut olanların durumlarını belirttikten sonra Peygamberimiz (s.a.)’in düşmanlarım daha önce helak edilen ümmetlere verdi­ği azap gibi azap vermekle korkuttu ve şöyle buyurdu: “Sakın şüphe etme.”

Yani ey Muhammed! Eski kavimlere ait zikredilen hususları anladın, Allah kulları hakkındaki sünnetini de öğrendin. Bundan dolayı müşriklerin taptıkla­rı şeylerin akibeti ve müşriklerin sonunun ne olacağı hususunda şüphe etme. Onların taptıklarının hepsi batıldır, bilgisizlik ve sapıklık eseridir. Azapları gerçektir, şüphe yoktur. Bu ifade Peygamberimiz (s.a.)’i teselli ve kavmini teh­dit içindir.

Şüphesiz onlar da atalarının taptıkları gibi putlara, heykellere tapıyorlar. Onlar bilgisizlikte ataları gibidirler. Atalarını körükörüne taklit etmektedirler. Onların içinde bulundukları bu durum hakkında atalarına bilgisizce tabi ol­maktan başka dayandıkları hiçbir hüccetleri de yoktur. Allah bu amellerine karşılık onlara tam manasıyla ceza verecek, onları hiç kimseyi azap etmediği gibi bir azapla cezalandıracaktır. Dünyadaki güzel amellerinin karşılığını Allah ahiretten önce dünyada tam olarak vermiştir. Dünyada ana-babaya itaat, akrabayı ziyaret, fakirlere yardım, hayır işlemek gibi bir takım iyilikler yap­mışlarsa Allah bu amellerinin karşılığı olarak dünyada rızık genişliği, sağlık sevinç içerisinde olmak, başlarına gelecek bazı zararları def etmek gibi nimet­ler verir. Bu hemen kaybolan acil, fakat ilâhî adaletin gereği olan tam ve eksik­siz bir karşılıktır. Sakın hiçbir kimse bazı kâfirlerde gördüğü nimet ve dünya refahına aldanmasın. Onlara sadece dünya vardır. Ahiret nimetinden mahrum­durlar. Allah’ı inkâr etmeleri sebebiyle onlara ahirette sadece şiddetli bir azap vardır.