56

٥٦

نُسَارِعُ لَهُمْ فِى الْخَيْرَاتِ بَلْ لَايَشْعُرُونَ

(56) nüsariu lehüm fil hayrat bel la yeş’urun
(Onları) aceleyle vermemizi kendileri için hayır mı sanıyorlar hayır! şuur etmezler

(56) We would hasten them on in every good? Nay, they do not understand.

1. nusâriu : çabuk yapıyoruz
2. lehum : onlar için, onlara
3. fî el hayrâti : hayırlarda
4. bel : bilâkis, hayır
5. lâ yeş’urûne : şuurunda (bilincinde), farkında değiller


AÇIKLAMA
Hayattaki Temel Prensipler

1- “Ey Peygamberler! Temiz ve helâl rızıklardan yeyin, salih ameller işle­yin. Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim.”

Bu Allah tarafından peygamberlerine verilen helâlinden yemeyi ve nimete şükretmek için salih amelleri yerine getirmeyi ihtiva eden bir emirdir. Bu, he­lâlin, salih amel işlemeye bir yardımcı ve teşvik edici olduğuna delildir.

Allah Tealâ daha sonra bu emrin sebebini zikrederek şöyle buyurdu: “Şüp­hesiz ki ben yaptıklarınızı çok iyi bilirim.” Yani ben sizin bütün amellerinizden haberdarım. Bana bundan hiçbir şey gizli kalmaz. Bu amellerinizin karşılığını ben vereceğim.

Helâlin misallerinden biri Hz. İsa’nın (a.s.) annesinin dikiş parası ile geçinmesi, Hz. Davud’un (a.s.) -Sahih hadiste sabit olduğu gibi- elinin emeğini yemesi idi. Hz. Davud mucize ve olağanüstü bir iş olarak bizzat eliyle demiri halkalı zırh yapardı.

Sahih-i Müslim’deki bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyur­dular: “Hiçbir peygamber yoktur ki koyun gütmüş olmasın.” Bunun üzerine:

– Sen de mi Ya Rasulallah? diye sordular. Efendimiz:

-Evet, ben de Kararit mevkiinde Mekkelilerin koyunlarını güderdim, bu­yurdu.

Müslim, Ahmed ve Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet ettikleri bir hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Ey insanlar! Allah güzeldir. Sa­dece güzel olanı kabul eder. Şüphesiz Allah müminlere peygamberlere emrettiği şeyi emretti. Allah şöyle buyurdu: “Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan rızıklardan yiyin. Salih ameller işleyin. Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim.” (Mü’minûn, 23/51). Yine şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helâlinden yeyin.” (Bakara, 2/172). Sonra saçı-sakalı darmadağınık, toz-duman, uzun yolculuk yapan kimseyi anlattı. Halbuki bu kimsenin yediği haramdır, içtiği haramdır, giydiği haramdır, ha­ramdan gıdalanmıştır. Bu kimse ellerini semaya açar. Ya Rab! Ya Rab! der. Bu­nun duası nasıl kabul edilsin ki?

İmam Ahmed, İbni Ebî Hatim, İbni Merduveyh ve Hakim Şeddad b. Evs’in (r.a.) kızkardeşi Ümmi Abdullah’tan rivayet ediyorlar: Ümmi Abdullah Peygam­berimiz (s.a.) oruçlu iken iftar etmek üzere bir bardak süt getirdi. Efendimiz (s.a.) sütü geri gönderdi ve kadına:

– Bu süt sana nereden geldi, diye sordurdu. Kadın:

– Bana ait bir koyundan, diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.) sütü getireni tekrar geri gönderdi, kadına:

– Bu koyunu nereden aldın? diye sordu, kadın:

– Kendi paramla satın aldım, dedi. Efendimiz (s.a.) sütü aldı.

Ertesi gün olunca Ümmi Abdullah Peygamberimiz’e (s.a.) geldi ve bu hareketinin sebebini sordu.

Efendimiz (s.a.):  Peygamberler sadece helâl ve temiz şeyleri yemekle ve salih amel işle­mekle emrolundular, buyurdu.

2- “işte bu ümmet bir tek ümmet halinde sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız benden korkun.”

Yani, ey peygamberler topluluğu! Sizin dininiz birdir, bir tek millettir. Bu da tek olan, ortağı olmayan Allah’a kulluğa davettir.

Bu ifade bütün dinlerin Allah’ın birliğini tebliğde ve O’nu bilmekle, ilgili esaslarında bir olduğuna delâlet eder. Ancak şeriatlerin ve ahkâm gibi furûa (teferruata) dair hükümlerin zamanlara ve durumlara göre farklı farklı oluşu­nun bir mahzuru yoktur. Bu durum dinde ihtilâf olarak adlandırılmaz.

Bütün peygamberlerin amellerinin varacağı yer Allah Tealâ’dır ve yüce Al­lah şöyle sesleniyor gibidir: Ben rububiyette tek olan Rabbinizim. Benim ce­zamdan sakının. Ben sizin Rabbiniz olduğum halde benim emrime aykırı dav­ranmayın.

3- “Onlar dinlerini aralarında parça parça edip fırkalara ayrıldılar. Her fırka kendi görüşüyle övünüp sevinmektedir.”

Yani peygamberlere tabi olanlar dinlerini parça parça edip ayrıldılar. Çe­şitli fırkalar, guruplar ve cemaatler oldular. Her fırka içinde bulundukları sa­pıklıkla avunmaktadır. İçinde bulundukları fırkaların açık bir hakikat olduğu­na inanarak, kendilerinin hidayette olduğunu zannederek kendi fırkalarını be­ğenirler.

Bu parçalanma ve bölünmeyi açık bir şekilde zemmetmekte, ihtar ve teh­ditte bulunmaktadır. Bu sebeple Allah Tealâ onları tehdit ederek ve korkuta­rak şöyle buyurmaktadır:

“Şimdi sen onları bir süre gaflet sarhoşluğu içinde bırak.” Yani ölünceye veya öldürülünceye ve azabın ilk başlangıcını ve belirtilerini görünceye kadar bilgisizlikleri ve sapıklıkları içinde bırak. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuru­yor: “Sen şimdilik o kâfirlere mühlet ver, onları biraz geciktiriver.” (Tarık, 86/17); “Bırak onları, yesinler, faydalansınlar; onları ameli oyalaya dursun. On­lar sonra bilecekler.” (Hıcr, 15/3).

4- “Onlar bizim kendilerine mallar ve oğullar vermekle, onlara iyilik etme­ye koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar bu işin farkında değiller.” Yani bu gurura kapılan kimseler bizim kendilerine verdiğimiz mal ve oğulların onla­rın bizim yanımızdaki değerleri ve bizim nezdimizdeki itibarları sebebiyle ol­duğunu mu zannediyorlar? Hayır, durum onların “Bizim mallarımız ve evlâdı­mız daha çoktur. Biz azap edilecek değiliz.” (Sebe, 34/35) sözleriyle ifade ettik­leri gibi değildir.

Onlar bu hususta hata ettiler, ümitleri boşa gitti. Bilakis biz bunu bir istidraç olarak, mühlet vermek üzere yaparız. Bu sebeple Allah Tealâ ş��������yle bu­yurdu: “Hayır, onlar bu işin farkında değiller.” Yani onlar bizim bunun kendile­rine bir istidraç olduğunu, tevbe etmezlerse onların elinden tutup azaba götür­mek üzere bir imtihan olduğunu hissetmiyorlar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Artık onların ne malları, ne evlât­ları seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünya haya­tında azaba çarptırmayı… ister.” (Tevbe, 9/55);

“Onlara fırsat vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir.” (Âl-i İmran, 3/178);

“Artık bu sözü yalan sayanları bana bırak. Biz onları kendilerinin bilmeyecekleri bir yönden derece derece azaba yaklaştırıyoruz. Ben onlara mühlet veri­yorum. Şüphe yok ki benim tedbirim sağlamdır.” (Kalem, 68/44-45).

“Onlar bizim kendilerine mallar ve oğullar vermekle onlara iyilik etmeye koştuğumuzu mu zannediyorlar?..” ayeti hakkında Katade şöyle diyor: Allah’a yemin olsun ki malları ve evladıyla Allah insanları imtihana tabi tuttu. Ey Ademoğlu! İnsanlara malları ve evlâdı sebebiyle itibar etmeyin. Sadece iman ve salih amelleri sebebiyle itibar edin.

İmam Ahmed’in Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivayet ettiğine göre Pey­gamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah aranızda rızıkları paylaştırdığı gibi aranızda ahlâkınızı da paylaştırdı. Şüphesiz ki Allah dünya­yı sevdiğine de sevmediğine de verir. Dini ise sadece sevdiğine verir. Allah kime dini verirse onu sevmiş demektir. Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki bir kul kalbi ve dili müslüman olmadıkça gerçek müslüman olmaz. Komşusu onun şerrinden emin olmadıkça gerçek mümin olmaz. Dediler ki:

– Onun şerri nedir ya Rasulallah? Buyurdu ki:

– Onun hilesi ve zulmüdür. Bir kul haram yolla bir mal kazanıp onu infak ederse o mal onun için mübarek olmaz. Bu malı tasadduk ederse kabul edilmez. Eğer bu malı sırtında bırakırsa o mal onun cehennem azığı olur. Şüphesiz Al­lah kötüyü kötü ile silmez. Fakat kötüyü iyi ile siler. Pis pisi silmez.”

Advertisements