8

٨

يَقُولُونَ لَءِنْ رَجَعْنَا اِلَى الْمَدينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّ وَلِلّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه وَلِلْمُؤْمِنينَ وَلكِنَّ الْمُنَافِقينَ لَا يَعْلَمُونَ

(8) yekulune lein reca’na ilelmediyneti leyuhricennel’ e’azzu minhel’ezelle velillahil’izzetu veliresulihi velilmu’miniyne velakinnelmunafikiyne la ya’lemune
Onlar diyorlar: eğer bir dönersek medine’ye (şehre) mutlaka çıkaracak güçlü, şerefli olan, zillete düşeni izzet, Allah’ın ve resulünün ve mü’minlerindir lakin münafıklar bilmezler

(8) They say, “If we return to Madinah, expel therefrom the meaner”. surely the more honourable (element) will But honour belongs to Allah and His Messenger, and to the Believers but the Hypocrites know not.

1. yekûlûne : derler
2. le : mutlaka, elbette
3. in reca’nâ : eğer biz dönersek
4. ilâ el medîneti : medineye, şehre
5. le : mutlaka, elbette
6. yuhricenne : mutlaka çıkarır
7. el eazzu : daha azîz, daha güçlü olan
8. min-hâ : ondan, oradan
9. el ezelle : daha zelil, daha güçsüz olan
10. ve li allâhi : ve Allah’ın
11. el izzetu : izzet, güç
12. ve li resûli-hî : ve onun resûlünün
13. ve li el mu’minîne : ve mü’minlerin
14. ve lâkinne : ve lâkin, ancak
15. el munâfikîne : münafıklar, nifak çıkaranlar
16. lâ ya’lemûne : bilmiyorlar

يَقُولُونَderler kiلَئِنْ رَجَعْنَاandolsun dönecek olursakإِلَى الْمَدِينَةِMedine’yeلَيُخْرِجَنَّelbette çıkaracaktırالْأَعَزُّüstün olanمِنْهَا oradanالْأَذَلَّdüşkün olanıوَلِلَّهِ oysa Allah’ınالْعِزَّةُüstünlükوَلِرَسُولِهِRasulü’nünوَلِلْمُؤْمِنِينَve mü’minlerindirوَلَكِنَّ fakatالْمُنَافِقِينَmünafıklarلَا يَعْلَمُونَbilmiyorlar


SEBEB-İ NÜZUL

Taberî’nin Ahmed ibn Mansûr kanalıyla İkrime’den rivayetle zikrettiğine göre Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl’un Hubâb adında bir oğlu varmış ve Rasûlullah (sa) onun adını Abdullah olarak değiştirmiş. İşte bu Abdullah, Rasûl-i Ekrem (sa)’e gelmiş ve: “Ey Allah’ın elçisi, babam Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet veriyor, beni bırak onu öldüreyim.” demiş. Rasûlullah (sa) da: “Babanı öldürme.” buyurmuş. Bir süre sonra Abdullah tekrar gelmiş ve: “Ey Allah’ın elçisi, babam Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet veriyor, beni bırak onu öldü­reyim.” demiş. Rasûlullah (sa) yine: “Babanı öldürme.” buyurmuş. O: “Ey Allah’ın elçisi, abdest al da abdest aldığın sudan ona içireyim. Belki kalbi yumu­şar.” demiş, rasûlullah (sa) da abdest alıp o sudan Abdullah’a vermiş; o da götü­rüp babasına içirmiş ve: “Biliyor musun sana ne içirdim?” demiş, babası: “Evet, bana annenin sidiğini içirdin.” demiş. Abdullah da: “Vallahi hayır, sana Rasûlullah’ın abdest suyundan içirdim.” demiş.

İkrime der ki: Abdullah ibn Übeyy onların (kavminin) içinde sânı yüce bi­risiydi. İşte onlar hakkında, yani münafıklar hakkında “Onlar öyle kimselerdir ki “Allah’ın Peygamberi’nin yanında bulunanlara infak etmeyin de dağılıp git­sinler.” derler…” âyet-i kerimesi nazil olmuştur. “Şayet Medine’ye dönersek, andolsun ki aziz, şerefli ve kuvvetli olanlar, zelîl ve zayıf olanları oradan mu­hakkak çıkaracaktır.” diyen de yine Abdullah ibn Übeyy’dir. Rasûlullah (sa) ve beraberindekiler Medine-i Münevvere’ye gelince Abdullah ibn Übeyy’in oğlu kılıcını eline almış ve babasına: “Medine’ye dönecek olursak azîz olanın, zelîl olanı oradan çıkaracağını iddia ediyordun. Allah’a yemin ederim ki Rasûlullah izin verinceye kadar Medine’ye giremiyeceksin.” Demişti.

İbn Ebî Hâtim’in Muhammed ibn Azîz kanalıyla Urve ibnu’z-Zübeyr ve Ansardan Amr ibn Sâbit’ten rivayetinde onlar şöyle anlatıyorlar: Rasûlullah (sa)’ın el-Müşellel ile deniz arasında bulunan azgın Menât’ı yok ettiği Müreysf gazvesine gittiğinde Hâlid ibnu’l-Velîd’i gönderip Menât’ı yıkmıştı. İşte bu gazvede biri muhacirlerden, diğeri de Ansarın müttefiki olan Behz kabilesinden iki kişi dövüştüler. Bu kavgada muhacirlerden olan kişi, Behz kabilesinden ola­na galebe çaldı da Behz kabilesinden olan o kişi: “Ey Ansar topluluğu yetişin.” dedi. Ansardan bazıları ona yardıma gittiler. Muhacirlerden olan kişi de “Yeti­şin ey muhacirler topluluğu” dedi ve muhacirlerden bazı kişiler de ona yardıma koştular. Öyle ki muhacir ve ansardan o kişiler arasında bir itişip kakışma oldu, sonra araları ayrıldı. Münafıklardan -veya kalbinde hastalık olan- bir kişi Ab­dullah ibn Übeyy ibn Selûl’a gidip: “Bir zamanlar sen isteniyor ve atılıyordun. Şimdi ne faydası ne de zararı dokunmayan birisi oldun. Şu örtülüleri -Onlar, yeni hicret eden herkese örtülüler anlamına gelen celâbîb diyorlardı- bize üstün kıldın.” Allah düşmanı Abdullah ibn Übeyy dedi ki: “Medine’ye döndüğümüz­de içimizden aziz olan elbette zelil olanı oradan çıkaracaktır.” Münafıklardan olan Mâlik ibnu’d-Duhşum dedi ki: “Ben size, Rasûlullah’ın yanında bulunanla­ra yardım etmeyin ki yanından dağılıp gitsinler.” demedim mi?” Bunu Ömer ibnu’l-Hattâb işitip yürüdü ve Rasûlullah (sa)’ın yanına geldi: “Ey Allah’ın elçisi, bu adam hakkında bana izin ver, o halkı fitneye düşürüyor. İzin ver ki onun boynunu vurayım.” dedi. Hz. Ömer, Abdullah ibn Übeyy’i kastediyordu. Rasûlullah (sa): “Ey Ömer, ben sana onu öldürmeni emredersem gerçekten onu öldürür müsün?” buyurdu. Ömer: “Allah’a andolsun ki onu öldürmemi emredersen muhakkak onun boynunu vururum.” dedi. Rasûlullah (sa) ona: “Otur.” buyurdular. Bu sırada Ansardan ve Abdu’l-Eşhel oğullarından olan Üseyd ibn Hudayr geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, bana izin ver şu halkı fitneye düşüren adamın boynunu vurayım.” dedi. Rasûlullah (sa): “Ben onu öldürmeni emredersem gerçekten onu öldürür mü­sün?” buyuranca “Evet, Allah’a andolsun ki bana onu öldürmemi emredersen kulağının dibinden kellesini kılıcımla kopartırım.” dedi. Rasûlullah (sa) ona da: “Otur.” buyurdu. Sonra ashabına “Yola çıkılacağını ilân etmelerini emretti ve sıcakta yola çıkıldı. O gün ve gecesi yol aldılar. Ertesi günü de yürüyüşe devam ettiler, sonra konakladılar, sonra yine aynı şekilde sıcakta yola çıkıldı ve el-Müşelle’den itibaren üç gün yürüyerek Medine’de sabahladı.

Rasûlullah (sa) Medine’ye gelince Hz. Ömer’e haber gönderip buyurdu ki: “Ey Ömer, eğer ben onu öldürmeni emretseydim onu öldürür müydün? Hz. Ömer: “Evet ey Allah’ın elçisi.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sa): “O gün eğer onu öldürmüş olsaydın birçok kişinin burnunu sürtmüş olurdun. Bugün de onu öldürmelerini emretsem elbette bu emrime imtisal ederler. Ancak insan­lar, benim ashabım arasına fitne kattığımı ve onları birbirine kırdırdığımı söylerler.” buyurdu ve işte bunun üzerine Allah Tealâ: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ın Rasûlü’nün yanında bulunanlara hiçbir şey infak etmeyin ki dağılıp gitsinler, derler…” kavlini indirdi


AÇIKLAMA

Allah Tealâ münafıkların yalancılıklarının delillerini ve Allah’ın onla­ra gazabının sebeplerini zikrederek şöyle buyurdu:

1- “Onlara “Gelin Allah’ın peygamberi sizin için istiğfar ediversin.” de­nildiği zaman başlarını çevirdiler. Gördün ki onlar kibirlerine yediremiyerek halâ yüz çeviriyorlar.” Yani Abdullah b. Ubey’in öncülüğündeki müna­fıklara “Gelin Rasulullah’a sizin için Allah’tan af talep ediversin.” denildi­ğinde kibir göstererek ve bununla alay edip mağfiretten kaçarak gelmedi­ler. Sen onların, Rasulullah’a (s.a.) gelip af talebinde bulunmayı kibirlerine yediremedikleri için ondan uzaklaştıklarını gördün. Kendi iddialarına göre onlar böyle işlerle uğraşacak kadar küçük değiller. Bu da onların iman et­mediklerinin bir ispatıdır. Siyerde meşhur olduğuna göre bu hadise bazıla­rının dediği gibi Tebuk Gazvesi’nde değil Beni Mustalik Gazvesi de denilen Mureysi Gazvesi’nde olmuştur. Çünkü Abdullah b. Übey Tebuk Gazvesine katılanlar arasında yoktu.

Kelbi şöyle dedi: Münafıkların sıfatlarına dair ayetler Rasulullah’a in­diğinde münafıkların aşiretlerinden müslüman olanlar onlara gidip dediler ki: “Münafıklığınız ortaya çıktı rezil oldunuz, kendi kendinizi mahvettiniz, gidin Rasulullah’a, münafıklıktan tevbe edin, sizin için af dilemesini rica edin.” Kabul etmediler, istiğfara yanaşmadılar. Bunun üzerine bu ayet indi.

İbni Abbas da şöyle dedi: Abdullah b. Ubey birçok insanla Uhud’dan geri dönünce müslümanlar ona kızdılar, azarladılar, ağır sözler söylediler. Kardeşleri: “Rasulullah’a gitsen de senin için af talep ediverse, gönlünü al­san iyi olur.” dediler. O red manasına başını çevirerek: “Gitmem, benim için istiğfar etmesini de istemiyorum.” dedi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Tefsircilerin çoğuna göre o istiğfara çağrıldı, çünkü “Aziz olan zelil ola­nı Medine’den çıkaracak”, “Rasulullah’ın yanındakileri beslemeyin” gibi sözler sarfetmişti. Kendisine “Rasulullah senin için istiğfar ediversin.” de­nildiğinde “Ne dedim ki” dedi. İşte ayetteki “başlarını çevirdiler” ifadesi bu hali dile getirmektedir.

Sonra Allah Tealâ onlar için af dilemenin kendilerine fayda vermeye­ceğini beyan ederek şöyle buyurdu:

“Onlar için istiğfar etmişsin veya etmemişsin haklarında müsavidir.

Allah onları katiyyen affetmeyecek, şüphe yok ki Allah fasıklar güruhunu hidayete edirmez.” Yani Allah fasıkların gösterdikleri kibirin ve tevbeyi ka­bul etmeyişlerinin karşılığını verecektir. Bu sebeple Allah Tealâ beyan etti ki onlar nifakta ısrar ettikleri ve inkârda devam ettikleri için istiğfar onla­ra fayda vermez. Kendileri için istiğfar edilse de edilmese de onlara faydası olmaz ve nifak üzere kaldıkları müddetçe Allah onları asla affetmez. Çün­kü Allah itaattan çıkanları, Allah’a isyanda ısrar edenleri muvaffak kıl­maz. Münafıklar da bu zümredendir.

Yukarıda da geçtiği gibi Katade şöyle dedi: Bu ayetin Tevbe süresinde­ki “Onlar için istiğfar et veya istiğfar etme…” ayetinden sonra nazil olduğu­nu görüyoruz. Çünkü bu ayet-i kerime indiği zaman Rasulullah (s.a.) “Rabbim beni serbest bıraktı, onlar için yaptığım istiğfarı yetmişin üstüne çıka­racağım.” dedi. Bunun üzerine “Allah onları katiyyen affetmeyecek, şüphe yok ki Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez.” ayeti indi.

2- “Onlar öyle kimselerdir ki “Allah’ın peygamberi nezdinde bulunan kimseleri beslemeyin, ta ki dağılıp gitsinler.” diyorlardı.” Yani bu münafık­lar ensara şöyle diyorlardı: Muhammed’in etrafındaki muhacirleri besle­meyin ki aç kalsınlar da etrafından dağılıp gitsinler.

Allah Tealâ bunlara şöyle cevap verdi:

“Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat o münafıklar anlamazlar.” Yani şüphesiz bu muhacirlere rızık veren Allah’tır, kullarının rızkının anahtarları O’nun elindedir, dilediğine verir, dilediğine vermez. Lâkin münafıklar rızık hazinelerinin Allah’ın elinde olduğunu bilmezler ve Allah’ın müminlere bol rızık vermeyeceğine inanırlar.

3- “Onlar “eğer Medine’ye dönersek, andolsun en şerefli ve kuvvetli olan, daha hakir (ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır.” diyorlardı.” Yani bu münafıklar şöyle diyorlardı -diyen de münafıkların reisi Abdullah b. Übey’dir- “Bu gazveden yani Beni Mustalik gazvesinden Medine’ye döner­sek aziz ve güçlü olanlar zelil ve zayıf olanları oradan çıkaracak.” Aziz ile kendilerini zelil ile de Rasulullah’ı (s.a.) ve ashabını kastediyordu. Abdullah b. Übey Medine’ye döndükten sonra çok geçmeden öldü. Rasulullah onun af­fı için dua etti ve ona gömleğini giydirdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Allah onların bu sözlerine şu cevabı verdi:

“Halbuki şeref, kuvvet ve galibiyet Allah’ındır, peygamberinindir, mü­minlerindir. Fakat münafıklar bilmezler.” Yani kuvvet ve galibiyet yalnız Allah’a ve O’nun bunları ihsan ettiği peygamberlerine ve mümin kullarına aittir, başkasının değildir. Fakat çok cahil olmaları, iman etmemeleri ve aşırı bir şaşkınlık ve tedirginlik içinde olmaları sebebiyle münafıklar bunu anlayamazlar. “Allah şöyle yazmıştır: Andolsun ki ben galip geleceğim, peygamberlerim de.” (Mücadele, 58/21) ayetinde de dediği gibi kullarından di­lediğine yardım eden işte o Allah’tır. İzzet ve kuvvetin mal ve teb’a çokluğu  ile olacağını zannedenlerin aksine izzet, güç ve kuvvet yalnız Allah’ındır. İzzet kibir değildir. İzzet, insanın kendi gerçek yerini bilerek onurlu ve şahsiyetli bir duygu içinde olmasıdır. Kibir ise insanın kendini bilmemesi, başkalarının hakkını tanımamasıdır.

Rivayet olunur ki Abdullah b. Ubey’in oğlu Abdullah babasına: “Yemin ederim ki Rasulullah aziz, ben zelilim demedikçe Medine’ye giremezsin.” demiş ve o da bunu söylemiştir.

Bir önceki ayetin sonunda “anlamazlar” burada ise “bilmezler” denil­miştir ki birincisiyle idrak ve anlayışlarının azlığı, ikincisiyle de cahillikle­rinin ve hamakatlarının çokluğu ifade edilmiştir

Advertisements