27

٢٧

وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ وَاَرْضًا لَمْ تَطَؤُهَا وَكَانَ اللّهُ عَلى كُلِّ شَىْءٍ قَديرًا

(27) ve evraseküm erdahüm ve diyarahüm ve emvalehüm ve erdal lem tetauha ve kanellahü ala külli şey’in kadira
Size onların yerlerini, yurtlarını, miras verdi mallarını ve ayak basmadığınız yerleri ve Allah her şeye kadirdir

(27) And He made you heirs of their lands, their houses, and their goods, and of a land which ye had not frequented (before). And Allah has Power over all things.

1. ve evrese-kum : ve sizi varis (mirasçı) kıldı
2. arda-hum : onların toprakları
3. ve diyâre-hum : ve onların yurtları (ülkeleri)
4. ve emvâle-hum : ve onların malları
5. ve ardan : ve arz, arazi
6. lem tetau-hâ : ve ona ayak basmadınız
7. kâne : oldu
8. allâhu : Allah
9. alâ kulli şey’in : herşeye
10. kadîren : kaadir, gücü yeten


AÇIKLAMA

Siyerden Ahzab (Hendek) Gazvesine Dair Notlar:

Hicretin beşinci yılı Şevval ayında Medine etrafında Hz. Peygamber (s.a.)’i yoketmek için putperest kâfirler ve Ehl-i Kitap’tan on bin, yahut on iki bin, veyahut on beş bin kişi toplandı.

Kureyşli ve Habeşistanlı müşrikler Ebu Süfyan’ın komutasında dört bin kişiydiler. Esedoğulları Tuleyha’nın komutasında, altı bin kişilik Gatafan da Uyeyne b. Hısn liderliğinde idi. Âmiroğulları’na Âmir b. Tufeyl komuta ediyordu. Süleymanoğulları’na ise Ebu’l-A’ved komuta ediyordu. Benî Nadir Yahudileri Huyeyy b. Ahtab ile Ebu’l-Hukayk’ın iki oğlunun başkanlığında idiler. Benî Kureyza Yahudilerinin reisi Ka’b ibni Esed olup onunla Rasulullah (s.a.) arasında ahid vardı. Huyey b. Ahtab’ın gayretiyle Ka’b bu ahdi bozdu.

Bu savaşın sebebi Yahudiler idi. Nadir ve Kureyzaoğulları’ndan bir grub yola çıkıp Mekke’de Kureyşlilere gelmişler, onları Rasulullah (s.a.) ile savaşa davet etmişler ve Kureyşlilere:

– Sizin dininiz onun dininden daha üstündür, demişlerdi. Sonra da Gatafan, Kay, Aylan, Mürre ve Eşcaoğulları’na gidip onları da Medine’de savaşa davet etmişlerdi. Bunun üzerine biri putperest, diğeri kitabî olan her iki grup Ebu Süfyan komutasında birleşmiş bir ordu meydana getir­mekte anlaşmışlar ve Medine önlerinde karargâh kurmuşlardı.

Rasulullah (s.a.) ve müminler üç bin kişi halinde savaşa çıkmışlar ve Sel sırtlarında karargâh kurmuşlardı.

Rasulullah (s.a.) Ahzab gruplarının hareketini duyunca Selman-ı Farisî’nin görüşüne uyarak Medine etrafında hendek kazılmasını emretti. Medine’nin kuzey batısında düşen meydandaki hendeğin kazılmasında biz­zat Peygamberimiz (s.a.) müminlerle beraber çalıştılar. Bu taraf düşmanın girmesinden korkulduğu önü açık taraf idi. Diğer taraflar ise dağlarla korunmuştu. Hendeğin uzunluğu yaklaşık olarak beş bin zira (3000 m.), derinliği 7-10 zira (4-6 m.), genişliği 9 zira (5,5 m.)’den fazla idi.

Müşrikler ve beraberindeki gruplar hendeği görünce:

– Allah’a yemin olsun ki, bu Arapların daha önce bilmediği bir tuzak­tır, dediler.

Karşılıklı çarpışmalar oldu. Bazı müşrikler hendeği geçmeye çalıştılar. Bunlara taş atıldı. Bazıları da atlarıyla hendeği geçip ya helak oldular, ya da öldürüldüler. Bunlardan biri de meşhur süvari Amr b. Vüdd el-Âmiri idi. Amr, Hz. Ali ile mübareze etti. Hz. Ali onu öldürdü. Amr’ın iki arkadaşı İkrime b. Ebî Cehil ile Dırar b. Hattab kaçtı. Yine onların süvarilerinden Nevfel b. Mugîre de hendeği geçenlerden biriydi. Sa’d b. Muaz (r.a.) Benî Kureyza Gazvesinde şehid oldu.

Daha sonra düşman grupları arasında sağlam bir komplo hazırlandı. Rasulullah (s.a.) ve ashabı şiddetli bir korku içindeyken Nuaym b. Mes’ud el-Gatafanî Peygamberimiz (s.a.)’e gelerek:

– Ya Rasulullah! Ben müslüman oldum. Kavmim benim müslüman olduğumu bilmiyorlar. Bana dilediğin şeyi emret, dedi. Rasulullah (s.a.):

– Sen içimizde sadece bir kişisin. Gücün yeterse, bizim adımıza bir plan kur. Zira harp hiledir, buyurdu.

Nuaym, Benî Kureyza’ya gelerek onlara:

– Kureyş ve Gatafan’ın eşrafından bazılarını rehin olarak almadan ve sizinle birlikte Muhammed’le savaşmaları için bu rehin kimseleri elinizde tutmadan Kureyş ve Gatafan’la beraber savaşmayın. Çünkü onlar Muhammed’le savaşmaktan usandılar, geri dönecekler. Siz ise yalnız başınıza on­lara karşı muktedir olamazsınız, dedi. Bunun üzerine Kureyzaoğulları:

– Sen iyi bir görüşe işaret ettin, dediler.

Nuaym daha sonra Kureyş ve Gatafanlılara gelip onlara:

– Yahudiler Muhammed’e verip, boyunlarını vurması için sizden rehin almak istiyorlar. Sizinle savaşmak üzere onunla birleşiyorlar. Zira Yahudil­er onunla yaptıkları ahdi bozduklarına pişman oldular, dedi.

Ebu Süfyan ile Gatafan liderleri müslümanlarla kesin bir çarpışmaya girmek istediklerinde Yahudiler ağır davrandılar ve onların adamlarından rehin istediler. Kureyş ve Gatafanlılar bunu kabul etmediler ve Nuaym b. Mesud’un sözünü doğruladılar. Yahudiler de Nuaym’ın sözünün doğ­ruluğundan emin oldular. Böylece Yahudilerle müşrikler birbirine düştüler ve birlik dağıldı.

Düşman grupları içinde zafiyet başgösterdi. Cenab-ı Hakk’ın onların üzerine bir kış gecesi çok soğuk bir rüzgâr göndermek suretiyle endişe ve korkularını artırdı. Rüzgâr onların kazanlarını dökmüş ve kaplarını sağa sola dağıtmıştı.

Ebu Süfyan Kureyş’le birlikte beldelerine döndü. Bunu Gatafan izledi. Rasulullah (s.a.) haberlerini getirmek üzere Huzeyfe b. Yeman’ı gönderdi. Peygamberimiz (s.a.) namaza durarak bekledi. Huzeyfe dönünceye kadar Allah’a dua edip yakardı. Ellerini kaldırarak şöyle dua etmişti: “Ey sıkın­tıya düşenlerin imdadına koşan, ey zorluk içinde olanlara icabet eden (Allahım)! Endişemi, üzüntümü ve sıkıntımı kaldır. Sen benim durumumu ve ashabımın durumunu görüyorsun.”

Cebrail indi ve şöyle dedi: “Allah, duanı işitti. Düşman korkusuna karşı, O sana kâfidir.” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) dizleri üzerine çöktü, el­lerini açtı, gözlerini indirdi. Şöyle diyordu: “Şükürler olsun. Şükürler olsun. Bana da rahmetle muamele ettin. Ashabıma da rahmetle muamele ettin.”

Cenab-ı Hak şu ayetiyle ne doğru söylemiştir: “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir zaman size düşman orduları saldırmıştı da biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görür.” (Ahzab, 33/9); “Allah kâfirleri öfkeleriyle geri çevirdi. Onlar hiçbir şey elde edemediler. Savaşta Allah müminlere yardım etti. Allah çok güçlüdür. Herşeye galiptir.” (Ahzab, 33/25).

Böylece müslümanlarla müşrikler arasındaki savaş sona erdi. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Kureyş bu yıldan sonra size savaş aça­maz. Fakat siz onlara savaş açarsınız.”

Hendek günü müslümanlardan yedi kişi şehid oldu. Müşriklerden ise dört kişi öldürüldü.

Bu ayetler Allah’ın müslümanları Hendek Gazvesinde muzaffer kıl­mak suretiyle Allah’ın nimetini ve mümin kullarına ihsanını hatırlatma hususunda beş konuyu ihtiva etmektedir:

– Gazvenin özelliklerinin bildirilmesi (9-11- ayet),

– Münafıkların ve Yahudilerin müslümanlara karşı tutumları (12-21-ayet)

– Müminlerin kendilerini feda etmeleri (22-24. ayet),

– Müminlerin zaferi ve kâfirlerin yenilgiye uğramaları (25. ayet),

– Benî Kureyza Yahudilerinin cezalandırılmaları (26-27. ayet).

1- Gazvenin Özelliklerinin Bildirilmesi:

“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir zaman size düşman orduları saldırmıştı da biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görür.”

Ey Allah’a ve Rasulü’ne iman edenler! Sizi yoketmek ve gücünüzü kökünden söküp atmak ve varlığınızı sona erdirmek için sizin üzerinize gelen Kureyş, Gatafan ve Yahudilerden meydana gelen büyük orduların ve muazzam kalabalıkların kuşatması altında kaldığınızda Allah’ın size ihsan ettiği nimetleri hamd ve şükürle hatırlayın. Biz onların üzerine bir kış gecesi soğuk bir rüzgâr, düşmanları sarsan, kalplerine korku veren, kazanlarını döken, çadırlarını ve eşyalarını ters yüz eden hatta her kabile reisinin kabilesine:

– Ey falanoğulları! Kendinizi kurtarın. Kendinizi kurtarın, diye duyu­ruda bulunmasına sebep olan sizin görmediğiniz melek orduları gönderdik.

Tuleyha b. Huveylid el-Esedî:

– Muhammed size yeni bir sihirbazlık yapmaya başladı. Kendinizi kur­tarın, kendinizi kurtarın, diyordu.

Ebu Süfyan ise:

– Ey Kureyş topluluğu! Allah’a yemin olsun ki siz artık kalınamayacak bir yerdesiniz. Atlar, develer helak oldu. Benî Kureyza bize verdiği sözden caydı. Onlardan hoşumuza gitmeyecek haberler bize ulaştı. Bu rüzgârdan da, gördüğünüz manzara ile karşılaştık. Vallahi ne kazanımız yerinde durabiliyor, ne ateşimiz yanıyor, ne de çadırlarımız ayakta kalabiliyor. Haydi buradan ayrılalım. Ben buradan ayrılıyorum, dedi. Sonra devesine doğru yürüdü. Devesi bağlı idi. Devesinin üzerine oturdu. Sonra deveye vurdu. Deve ile üç defa sıçradı. Devenin bağlarım ayakta iken çözdü.

Allah hendeğin kazılması, zorluklarla karşılaşılması, savaşa hazırlık ve düşmandan sakınma gibi sizin bütün amellerinize muttali olup gayet iyi bilir. O buna karşılık size mükâfat verecek ve bu mükâfattan hiçbir şeyi eksiltmeyecektir.

Cenab-ı Hak daha sonra düşman gruplarının kuşatmalarının sağlam­lığını belirterek şöyle buyurdu:

“O vakit onlar size yukarı ve aşağı tarafınızdan gelmişlerdi.” Yani düş­man grupları size vadinin üst tarafından doğu cihetinden ve vadinin alt tarafından batı cihetinden saldırdıkları vakti hatırlayın. Huzeyfe’nin zikrettiğine göre ilk grup Kureyş, Habeşliler, Kinaneoğulları ve Tihame halkı idi. Diğerleri ise Benî Kureyza idi. Bir başka görüşe göre ilk zik­redilenler: Necid halkı ile Esedoğulları ve Nasroğulları idiler. Diğerleri Kureyşliler idi. Benî Kureyza Yahudileri ise hendek tarafında idi.

“O zaman gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti. Sizler, Allah hak­kında türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani o zaman gözler yerinden fır­lamıştı, düşmanın çokluğu sebebiyle düşmana yönelmiyordu. -Korku ve en­dişeden kinaye olarak- yürekler ağızlara gelmişti. Sizler Allah hakkında çeşitli zanlar ileri sürüyordunuz. İçinizden kimileri Allah’ın yardımına ve vaadine güvenen, tavrında asla sarsılmayan, imanı sabit müminler idi. Kimi de Muhammed ve ashabının tamamen yokolacağını, müşriklerin zafere ulaşacaklarını ve Medine’ye hakim olacaklarını zanneden inancı zayıf münafık kimseler idi.

Hasan-ı Basrî diyor ki: Münafıklar müslümanların tamamen helak olacaklarını zannediyorlar, müminler ise zafere eriştirileceklerini bekliyor­lardı.

“İşte orada müminler imtihan edilmişler ve şiddetli bir sarsıntı ile sar­sılmışlardı.” O zaman Allah müminleri tecrübe etti. İhlaslı olan, münafık­tan ayrıldı. Korkudan ve düşmanın tehdidinden dolayı müminler şiddetli bir şekilde sarsıldılar. İçlerinden sebatkâr olanlar gerçek mümindirler. Kendilerinde köklü endişe bulunanlar da münafıktırlar.

Allah tarafından yapılan imtihan durumun kendisi açısından ortaya çıkması için değil, bilakis bir başka hikmete binâen idi. Bu da şudur: Allah onların içinde bulunduğu durumu gayet iyi bilmektedir. Fakat O, bu durumu diğer peygamberlere ve meleklere göstermeyi murad etmektedir.

2- Yahudilerin ve Münafıkların Müslümanlara Karşı Tutumları:

Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların ve onları destekleyenlerin durumunu ilan ederek şöyle buyurdu:

“O vakit münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: Allah ve pey­gamberi bize ancak aldatıcı bir vaadde bulundu, diyorlardı.” Yani dış görünüşleriyle İslâm’ı kabul eden, ama kalpleri iman etmemiş olan münafıklar ile İslâm’ı henüz yeni kabul etmeleri sebebiyle inançları zayıf olanlar: Allah ve Rasulü’nün düşmana karşı muzaffer olma şeklinde bize vaad ettiği şey, hiçbir varlığı ve hakikati olmayan boş bir vaattir, dedikleri zamanı hatırla.

Bunu diyenler: Yahudilerden ve münafıklardan Muattib b. Kuşeyr ve Tu’me b. Ubeyrık gibi 70 kişi idiler. Muattib ittifak gruplarını görünce:

– Muhammed bize İran’ın ve Rum diyarının fethedileceği vaadinde bulunuyor. Halbuki bizden biri korkudan abdest bozmaya gidemiyor. Bu sadece bir aldatıcı gruptan ibarettir.

İnancı hasta olanlara gelince, onların hastalığı olan iman zayıflığı, içinde bulunduğu şiddetli darlık sebebiyle gönlünün yaptığı vesveseden dolayı meydana gelir.

“Hani o zaman münafıklardan bir topluluk: Ey Medineliler! Burası sizin için durulacak bir yer değildir. Hemen geri dönün, demişti.”

Yine şunu hatırlayın: Hani münafıklardan Evs b. Kayzî ile onun görüşünü destekleyen bir grup ya da Abdullah b. Übeyy ile arkadaşları şöyle demişlerdi: Ey Medine halkı! Sizin Muhammed ve askerleriyle birlik­te ikamet etmenizin hiçbir sebebi yoktur. Bu zillet ve horlanma durumunu normal gösterecek hiçbir neden yoktur. Burada sizin için hiçbir istikrar im­kânı ya da ikamet edeceğiniz hiçbir mekân yoktur. Öldürülmekten ve helak olmaktan kurtulmak için hemen evinize ve yurtlarınıza dönün. Yesrib, belde ismi olup Medine, Taybe ya da Tabe şeklinde adlandırılmıştır. Taife, bir veya daha fazla kişi için kullanılır.

“Münafıklardan başka bir topluluk da Peygamber’den izin isteyerek: Evlerimiz (düşman tehlikesine) açıktır, demişlerdi. Halbuki evleri (düşman tehlikesine) açık değildi. Sadece savaştan kaçmak istiyorladı.” Yani fitne çıkarma ve zaafiyet ruhunu yayma sebebiyle Harise b. Haris oğullarından olan münafıklar grubu dönmeye teşebbüs ettiler ve Peygamberimiz (s.a.)’den evlerine dönme ve savaşı terketme hususunda izin isteyerek şöy­le dediler: Bizim evlerimiz terkedilmiş, zayi edilmiş durumda olup koruma altında değildir. Yani evlerimizde açıklık bulunup buradan eşya almak ve kadınlarla çocukları tedirgin etmek için hırsızın ve düşmanın girmesinden korkulur. “Halbuki evleri (düşman tehlikesine) açık değildi” yani bu evlerde hiçbir açıklık ve gedik yoktu. Bilakis evleri korunma altında olup iddia et­tikleri gibi değildir. Onların amaçları sadece korku sebebiyle kaçmak ve sadık müminler ordusuyla birlikte hareket etmekten uzaklaşmaktır.

Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların kalplerindeki imanın zaafiyet derecesini ve basitliğini ve bu kaçışın evlerini korumak için olmadığını beyan ederek şöyle buyurdu:

“Eğer ordular Medine’nin çeşitli taraflarından içeri girseydi ve o münafıklardan fitne çıkarmaları istenseydi, hemen ona girişirlerdi. Bu hususta pek fazla gecikmezlerdi.”

Yani düşman orduları Medine’nin her tarafından münafıkların üzer­ine gelselerdi; sonra da onlardan dinden vazgeçmeleri, ya da açıkça küfre dönmeleri ve müslümanlarla savaşmaları istense, buna girişirler, bunu kendi gönülleriyle kabul ederler ve bunu derhal yaparlardı. İmanı korumazlar ve imana sarılmazlardı. İcabet ederken ve kendilerinden istenilen şeyi verirken pek az korku ve endişe taşıdıklarından fazla bek­lemezlerdi. Bu da duraklamaksızın soru ve cevabın meydana geldiği zaman miktarıdır. Yahut onlar küfrü kabul ettikten sonra Medine’de pek az beklerler, nihayet helak olurlardı.

Bu durum, münafıkların gönüllerindeki imanın zayıflığına açık bir delildir. Dolayısıyla onların savaştan sıyrılmaya ve geri dönmeye teşebbüs etmelerinde şaşılacak bir durum yoktur. Bu, karşı koyma ve yiğitlerle kar­şılaşma sahnelerinden kaçmaya alışmış korkak ve mütereddit kimselerin özelliğidir. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Halbuki onlar daha önce savaş meydanından kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen sözden mutlaka hesap sorulacaktır.”

O münafıklar -Hariseoğulları- bu korkudan önce Uhud günü ar­kalarını dönmeyeceklerine ve savaştan kaçmayacaklarına dair söz vermiş­lerdi. Onlar tevbe etmişler ve bir daha böyle bir şey yapmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi.

Cenab-ı Hak daha sonra onları şu ayetle tehdit edip uyardı: “Allah’a verilen sözden mutlaka hesap sorulacaktır.” Yani Allah bu ahidden ve kıyamet günü bunu yerine getirmekten dolayı onlara soru soracak, bu ahdi bozmaktan ve Rasulullah (s.a.)’a ihanetten dolayı onları cezalandıracaktır. Bu mutlaka meydana gelecek bir durumdur. “Mes’ulen” kelimesinin manası, yerine getirilmesi gerekli, yapılması istenen şey, demektir.

Allah Tealâ daha sonra onların yaptıklarının faydasız olduğunu beyan edip onları azarlamak üzere şöyle buyurdu:

“De ki : Eğer siz ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Kaçsanız bile ancak az bir zaman yaşatılırsınız.”

Ey Rasulüm! Bu kaçışlarının kendilerinin ecellerini tehir et­meyeceğini ve ömürlerini uzatmayacağını dolayısıyla ölümle buluşmaktan ya da savaş meydanında öldürülmekten kaçmanın kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini bildir. Zira takdir edilen şey hiç şüphesiz olacaktır. Belki de onların kaçışı, onların ansızın cezalandırılmasına sebep olacaktır. Sağ kal­salar, kaçmak onlara fayda verse ve zannettikleri gibi ölümden kurtulsalar bile, bu kaçışlarından ve uzaklaşmalarından sonra bu gecikme sebebiyle dünya nimetlerinden yararlanmaları pek az bir miktar, ya da pek az bir zaman yararlanmadır. “De ki: Dünya zevki azdır. Âhiret ise gerçekten Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.” (Nisa, 44/77).

Rabi b. Hayseme diyor ki: Şartın cevabı önceki cümlenin delâleti sebebiyle mahzufdur. Yani siz ölümden veya öldürülmekten kaçarsanız, bu kaçma size fayda sağlamayacaktır. Zira ecelin gelişi muhakaktır.

Allah Tealâ daha sonra onların üzerlerindeki mükemmel kudretini bil­dirmek için daha önce geçen hususları beyan ederek şöyle buyurdu:

“De ki: Allah size bir kötülük yapmak istese, sizi O’ndan kim koruyabilecektir? Veya size bir rahmet dilese, O’nun rahmetine kim engel olabilecektir?” Yani ey Rasulüm! Allah’ın size olan muradına engel olabile­cek veya Allah takdir etmişse kötülüğü sizden giderebilecek, yahut Allah dilemişse sizin için fayda ve hayrı gerçekleştirebilecek hiçbir kimse yoktur.

‘Yahut size bir rahmet dilese” ifadesinin manası: Size bir rahmet dile­se, size kim kötülük yapabilecektir? demektir. Yani cümle kısa kesilmiştir. “Sûen” kötülük, helak olmak demektir. “Rahmeten” kelimesi de zafer, hayır ve afiyet demektir.

Cenab-ı Hak bu manayı şu ifade ile tekid etmektedir: “Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.” Yani bu münafıklar ve onları destekleyen inancı zayıf kişiler ve diğerleri, ken­dilerine yardım edecek bir yardımcı ve onlara şefaat edecek bir koruyucu ve destekleyici bulamazlar.

Allah Tealâ sonra da hainleri daima iyi bildiğini ifade ederek ve onları uyararak şöyle buyurdu:

“Allah, içinizden müminleri savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine: “Bize gelin” diyenleri çok iyi bilir.” Buradaki “kad” azlık için değil, tahkik içindir. Ayetin manası şudur: Şüphesiz ki Allah küçümseyerek ve münafık­lık yaparak müslümanları savaşta bulunmaktan alıkoyanları gayet geniş ve her şeyi kapsayan ilimle gayet iyi bilir. Cenab-ı Hak Medinelilerden ar­kadaşları ve dostlarına: Bizimle birlikte gölgeler ve meyveler altında otur­maya gelin. Kendinizi bize yaklaştırın. Muhammed’i ve onunla birlikte savaşmayı terkedin, diyenleri gayet iyi bilir.

“Helümme” kelimesi Hicazlıların lügatidir. Hicazlılar bu kelimeyi hem tek kişi, hem de topluluk için eşit olarak kullanmaktadırlar. Temim kabile­si ise müfred müzekker için “helümme”, cemi müzekker için “helümmü”, cemi müennes için “helümmenne” şeklinde kullanmaktadırlar. Nahivcilerin ittifakına göre “helümme” ses değildir, terkibinin aslında farklı görüşler bulunan mürekkep bir kelimedir. Bir görüşe göre “helümme” tenbih edatı olan “hâ” ile “lem” kelimesinden birleşmiştir. Bu, Basralıların görüşüd��r. Bir başka görüşe göre ise “hel” ve “ümm” kelimelerinden birleş­miştir. Hem müteaddi, hem lazımdır. Müteaddi olan, şu ayetteki gibidir: “De ki : Şahitlerinizi getirin.” (Enam, 6/150). Lazım olan da şu ayetteki gibidir: “Bize gelin.” (Ahzap, 33/18).

“Kardeşlerine……diyenler”

a) Ya müslümanlara Muhammed ve ashabı küçük bir gruptur. O ve onunla birlikte olanlar helak olacaklardır. O halde bize gelin, diyen münafıklardır.

b) Ya da Benî Kureyza Yahudileri olup münafık kardeşlerine: Bize gelin. Muhammed’den ayrılın. Zira o helak olacaktır. Ebu Süfyan zafer elde ederse, sizden hiçbir kimseyi geri bırakmayacaktır, demişlerdir.

c) Yahut Peygamberimiz (s.a.)’in ashabından bir adam olup öz kar­deşine savaşın ortasında: Bana gel. Sen ve arkadaşın takip olunmakta. Sen ve arkadaşın kuşatılmıştır, demiştir.

“Zaten onlar savaşa az gelirler.” Yani münafıklar savaşa az bir zaman, ya da mecbur kalırlarsa, ölümden korktukları için bir parça katılırlar. Bu ayet aynen şu ayet gibidir: “Onlar pek az savaşırlar.” (Ahzap, 33/20).

Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların diğer sıfatlarını zikrederek şöy­le buyurdu:

a) “Size yardımlarını esirgerler.” Bu cimrilik vasfıdır. Yani onlar kendi nefislerine, kendi durumlarına ve mallarına karşı cimridirler. Onlar savaş­ta size ne can, ne mal, ne sevgi ne de şefkatle destek verirler. Aynı şekilde ganimet taksiminde de cimridirler. “Eşihha” kelimesi “şahıyh” kelimesinin gayri kıyasî çoğuludur. Kıyasî çoğulu “eşıhhâü” şeklindedir. Tıpkı “halîl” ve “ehıllâü” kelimeleri gibi. Doğrusu münafıkların cimriliği müminlerin yararına olan her şeyi kaplamaktadır.

b) “Kalplerine düşman korkusu düştüğü zaman üzerine ölüm baygın­lığı çökmüş insan gibi gözlerini döndürerek sana baktıklarını görürsün.”

Bu korkaklık sıfatıdır. Cimrilik korkaklığın benzeridir. Cimirilik zikredildiği zaman onun sebebi olan korkaklık da belirtilir.

Ayetin manası savaşın ve çarpışmanın başlamasıyla birlikte korku meydana gelmeye başladığında onların sana -ey Peygamber- bu durumda endişe, düşkünlük ve zayıflık içinde ölüm sarhoşluğunu yaşamaktan dolayı baygın olan kimsenin baktığı gibi baktıklarını görürsün. Savaştan korkan bu kimselerin korkusu da aynı şekildedir.

c) “Korku gittiğinde ise mala düşkün olarak iğneli dilleriyle sizi tenkit ederler.” Bu münafıkların iğneli dil sahibi olma, sözle rahatsız etme ve yalancı övünme sıfatlarıdır.

Ayetin manası: Güvenlik gerçekleştiği zaman size dille galip gelirler ve size sözle eziyet ederler. Kendilerinin yardım ve cesaret ehli oldukları şeklinde böbürlenirler. Onlar bu konuda yalancıdırlar.

Bu sıfatın sebebi ise Cenab-ı Hakkın buyurduğu şekildedir: “Mala karşı aşırı düşkünlük …” Yani bununla birlikte bu kimselerde hayır yoktur. Bu kimseler korkaklık, yalancılık ve hayırsızlık vasıflarını birarada top­ladılar. Onlar her iki durumda da hayrı az, şerri çok kimselerdir. Onlar başta ve sonda cimrilik yaparlar. Yani onlar şiddet durumunda korkak, ganimet zamanında cimri kimselerdir.

Katade diyor ki: Münafıklar ganimet anında toplumun en aç gözlüleri ve paylaşmaları en kötü kimseler olup, “Bize verin, bize verin. Biz de sizin­le birlikte savaşta bulunduk”, derler. Şiddet anında ise onlar toplumun en korkakları ve hakka karşı en düşük kimselerdir.

Allah Tealâ münafıkların hastalıklarının ve bütün kötü vasıflarının sebebinin Allah’a duyulan güvenin zayıflaması olduğunu zikretti:

“Onlar aslında iman etmemişlerdir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu Allah’a çok kolaydır.” Yani bunlar Allah ve Rasulü’nü tas­dik eden kimseler değildirler. Onlar lafzan imanı ortaya koysalar da, hakikaten iman etmemişlerdir. Allah da onların müslümanlarla birlikte yapmış oldukları amellerini iptal etmiştir. Bu iptal etme Allah’ın adale­tinin ve hikmetinin gereği olarak Allah’ın nezdinde gayet basit ve kolaydır.

Zemahşerî şöyle bir soru ortaya koydu: “Münafığın sabit bir ameli var mıdır ki, iptale uğrasın?” Daha sonra şu cevabı verdi: “Hayır, fakat bu ifade kalp iştirak etmese de, dille iman etmenin iman olduğunu, münafığın işlediği amellerden dolayı mükâfat göreceğini zanneden kimseye bir ders niteliğinde olup Cenab-ı Hak münafığın imanının iman olmadığını ve onda bulunan her amelin batıl olduğunu beyan etmiştir.

Allah Tealâ münafıkların korkaklık, cimrilik ve düşman korkusu gibi çirkin sıfatların onların devamlı sıfatları olduğunu; geçici, arızî, mücerret bir durum olmadığını zikretmektedir.

“Münafıklar düşman ordularının gitmediklerini zannediyorlardı.” Yani onlar korku ve endişelerinin şiddetinden dolayı Kureyş, Gatafan ve Kureyzaoğulları’ndan meydana gelen küfür topluluklarının çekilmedik­lerini ve mağlup olmadıklarını ve onların kuşatma ve savaşa döneceklerini sanıyorlardı. Düşman ordularının çekilmelerine, yenilgiye uğramalarına ve kesinlikle dönmeyecekleri gerçeğine rağmen münafıklar savaşta bulunduk­ları halde savaş meydanından uzakta dururlar. Zira onlar orada savaşmayacaklardır.

“Eğer düşman orduları tekrar saldırıya geçecek olsa, onlar çöllerde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi oradan sormak isterlerdi.”

Yani düşman grupları tekrar sizinle çarpışmaya dönerlerse, onlar sizinle Medine’de ve savaşçılar arasında birlikte bulunmayı temenni eder­lerdi. Hatta çölde bedeviler arasında bulunmayı ve sizin üzüntünüzden dolayı sevinmek, size kötülük dokunmasını beklemek, korkaklık ve azimetlerdeki zafiyet sebebiyle sizin haberlerinizi sormak isterlerdi.

“Şayet onlar aranızda olsalardı, ancak pek az savaşırlardı.” Yani o münafıklar savaş meydanında sizinle beraber olsalardı, kendilerini kor­kaklık ve zafiyetin kuşatması sebebiyle az bir çarpışma ile ya da az bir zaman çarpışırlardı.

Cenab-ı Hak daha sonra üstün lider Rasulullah (s.a.)’a tâbi olmanın zaruri olduğuna, onların ve başkalarının dikkatini çekerek şöyle buyurdu:

“Gerçekten Allah’ın Rasulü’nde sizin için; Allah’ı ve ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir numune vardır.”

Bu, Allah Tealâ tarafından Ahzab savaşında ve diğer zamanlarda Hz. Peygamber (s.a.)’in sözleri, davranışları, durumları, sabrı, tahammülü, cihadı ve Rabbinden yardım beklemesi hususunda Hz. Peygamber (s.a.)’i örnek alma emridir.

Ayetin manası şudur: Ey müminler! Sizin için güzel bir nümûne ve izinden gidilecek üstün örnek vardır. Haydi ona uyun, onun şemailini iz­leyin. Allah’ı sevme, O’na tazim gösterme, Onun cezasından korkma, O’nun sevabını ve mükâfatını arzu etme sebebiyle siz Allah’ın sevabını ve lütfunu istiyorsanız, Allah’tan ve Onun hesabından korkuyorsanız, gece-gündüz Onu çok zikrederseniz; Rasulullah (s.a.) kahramanlık, atılganlık, sabır ve tahammül hususunda üstün bir örnektir. Zira Allah’ı zikretme, O’na itaat etmeye ve Rasulü’nü örnek almaya sevketmektedir.

Bu, savaştan geri kalanlar için bir ihtar. Bütün insanları rahatlık ve darlıkta, şiddet anında kahramanlarla buluşma ve yiğitlerle karşılaşma zamanında Rasulullah (s.a.)’a uymayı irşad etmektedir.

3- Müminlerin Tutumu:

Allah Tealâ münafıkların durumunu beyan ettikten sonra müminlerin düşmanlarla karşılaşma anındaki durumunu beyan etmek üzere şöyle buyurdu:

“Müminler düşman ordularını görünce: “İşte Allah’ın ve Rasulü’nün bize vaadettiği budur. Allah ve Rasulü doğru söylemiş.” dediler. Bu, ancak onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”

Allah’ın kendilerine yaptığı vaadi tasdik eden, söz ve amelinde ihlaslı olan müminler Medine etrafında toplanan düşman gruplarını gördüklerin­de: imtihan edilme, düşmanlarla karşılaşma denemesine tâbi tutulma ve yakın zafer şeklinde Allah ve Rasulü’nün bize vaadettiği budur.” dediler.

Allah ve Rasulü zafer vaadinde sadık kaldı. Düşmanların biraraya gelmeleri, bu sıkıntı ve darlık durumu onların Allah’a imanlarını, Rasulul­lah (s.a.)’ı tasdik etmelerini, Allah’ın kaza ve kaderine teslimiyetlerini, O’nun emirlerine boyun eğmelerini, Rasulü (s.a.)’e itaat etmelerini ve kul­ların sebeplere sarılmaları, savaşa hazırlanmaları ve gerçekten çarpışmalarından sonra zaferin Allah Tealâ nezdinde olduğuna dair kesin iman­larını artırdı. Zira cihad Allah tarafından kullarına bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğü yok kabul etmek bir masiyettir. Kulların hiçbir çalışma yap­maksızın sadece Allah’ın kudretine ve Onun yardım ve destekle imdada erişeceğine dayanmak kötü bir anlayış, bilgisizlik ve aldatıcı şeytan temen­nileridir.

Bu hatalı anlayışlara karşı dikkat çekme, Kur’an’da tekrar tekrar belirtilmiştir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Pey­gamber ve onunla beraber olan müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı elbette yakındır.” (Bakara, 2/214). Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yemin olsun ki biz kendilerinden öncekileri denemişken, insanlar inandık demekle, denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (Ankebût, 29/2).

İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.) ashabına: “Düşman kabileler dokuz on gün içinde yani dokuz veya on gün sonunda üzerinize gelecekler.” buyurdu. Yine Peygamberimiz (s.a.): “Düşman kabilelerin sizin aleyhinize toplanmaları ile durum şiddetlenecek. Hayırlı sonuç sizin lehinize, onların aleyhine olacak.”

Ayette Allah’ın ve Rasulü’nün vaadine güvenmenin vacip olduğuna delil vardır. Allah Tealâ’nın “Bu ancak onların imanlarını ve teslimiyet­lerini artırdı.” kavli iman artar ve eksilir diyen imamların ekseriyetinin ifade ettikleri gibi imanın insanların durumlarına göre artacağına ve güç­leneceğine delildir.

Cenab-ı Hak, münafıkların savaştan kaçmayacaklarına dair Allah’a verdikleri sözü bozdukları şeklinde durumlarını belirttikten sonra, ahid ve misakları üzerinde devam eden, Allah’ın peygamberinden ancak ölümle ay­rılacaklarına dair Allah’a verdikleri sözde vefakârlık gösteren müminlerin durumunu tavsif ederek şöyle buyurdu:

“Müminler içinde öyle yiğitler vardır ki Allah’a vermiş oldukları ahde sadakat göstermişlerdir. Onlardan kimi bu uğurda canlarını feda etmiş, kimi de (bu şerefi) beklemektedirler. Onlar (Allah’a) verdikleri sözü asla değiştirmediler.” Yani münafıkların karşısında ihlaslı ve sadık müminler­den bir grup vardır. Onlar Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Sıkıntı ve darlık durumunda sabredecekleri şeklinde verdikleri sözde vefakârlık gös­terdiler. Onlardan kimi eceli sona eren, Bedir ve Uhud günündeki gibi şehid olan kimselerdir. Kimi de ahde vefakârlık gösterek şehitliği ve Allah’ın kaderini beklemektedirler. Biz savaştan kaçmayacağız, deyip de bu sözlerini değiştiren, savaştan kaçan münafıklardan farklı olarak müminler ahidlerini bozmadılar, değiştirmediler. “Adağını yerine getirdi.” ifadesinin manası çarpıştı ve adak olan canını feda etti, demektir. “Nahb”, adak demektir.

Buhari, Enes b. Malik (r.a.)’den naklediyor: “Biz, “Müminler içinde öy­le yiğitler vardır ki…” ayetinin Enes b. Nadir hakkında nazil olduğu görüşünde idik.”

İmam Ahmed, Müslim, Tirmizî ve Neseî, Enes b. Malik’ten rivayet ediyor: Amcam Enes b. Nadir Bedir’de bulunamadı. Bu durum ona ağır gel­di. Şöyle dedi:

– “Rasulullah (s.a.)’ın katıldığı ilk gazvede bulunamadım. Allah bana bundan sonra Rasulullah (s.a.) ile beraber bir gazvede bulunmayı gösterir­se, Allah, ne yapacağımı mutlaka görecektir.”

Enes b. Malik anlatmaya devam etti: Başka bir şey söylemeyi büyük­lük saydı. Sonra da Uhud günü Rasulullah (s.a.) ile birlikte savaşa katıldı. Sa’d b. Muaz’la karşılaştı. Amcam Enes b. Nadr, Sa’d’e:

– Ya Eba Amr nereye? Ah cennetin kokusu! Ben onu Uhud’un hemen ardından duyuyorum, demiş, sonra da şehid oluncaya kadar çarpışmıştı. Savaş sonunda vücudunda seksen küsur kılıç, mızrak ve ok yarası bulun­muştu. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Müminler içinde öyle yiğitler vardır ki Allah’a vermiş oldukları ahde sadakat göstermişlerdir.”

Keşşaf tefsirinde zikredildiğine göre sahabeden bazı kimseler Rasulul­lah (s.a.) ile birlikte bir savaşta bulunurlarsa, sebat edip şehid oluncaya kadar çarpışma adağında bulundular. Bunlar Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah, Said b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Mus’ab b. Umeyr ve başkaları idi.

Allah Tealâ daha sonra müminlerin ve başkalarının belâya uğ­ramalarının ve savaşta acı çekmelerinin sebebini zikrederek şöyle buyur­du:

“Allah’ın sözünde duranları, sadakatlarıyla mükâfatlandırması, münafıklara ise, dilerse azap vermesi veya tevbelerini kabul etmesi için (böyle oldu).”

Yani Allah kirli olanı temizden ayırması için kullarını korku ve düş­manla karşılaşmakla imtihan eder ve bu iki grubu açıkça ortaya çıkarır. Allah’a verdikleri ahidlerinde sabretmek, bu ahidlerini yerine getirmek ve bunları korumak suretiyle imanlarında sadık olanları mükâfatlandırır.

Onlar vaadlerinde sadık olduğu gibi Allah da dünya ve ahirette onlara verdiği vaadinde sadıktır. Ayrıca Hakk’ı yalanlayan, ahdi bozan, Allah’ın emirlerinden yüzçeviren; böylece Allah’ın cezasına ve azabına müstahak olan münafıklara azab edecektir.

Herşey dünyada Allah’ın iradesi altındadır. O dilerse onlar aynı durumda kalır, nihayet Allah’a kavuşurlar. Allah da onlara azab eder. O dilerse onları nifaktan vazgeçip imana, fısk ve isyandan sonra salih amele irşad etmek suretiyle onların tevbelerini kabul eder. Yani iman ve tevbe yolunu bulabilmek Allah’ın muradı ve iradesiyledir.

Allah’ın mahlûkatına şefkat ve rahmeti gazabına galip geldiğine göre Cenab-ı Hak şöyle buyaracaktır:

“Şüphesiz ki Allah çok mağfiret edicidir ve çok merhametlidir.” Zira onların günahlarını örtmüş, onlara rahmetiyle muamele etmiş, onları imanla rızıklandırmış ve tevbeye muvaffak kılmıştır. Tevbeden sonra geçen şeylerden dolayı onları cezalandırmamıştır. Bu ifade vakit geçirmeden iman ve tevbeye özendirme ifadesidir.

Bu ayetin benzerleri çoktur. Bunlardan iki ayet şunlardır: “Yemin ol­sun ki sizi, içinizden cihada çıkanları ve sabredenleri meydana çıkarana ve haberlerinizi açıklayana kadar deneyeceğiz.” (Muhammed, 47/31); “Allah (siz) müminleri, içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir. Nihayet kirli olanı temizden ayırcaktır.” (Al-i İmran, 3/179).

4- Savaşın Sonu:

“Allah kâfirleri öfkeleriyle geri çevirdi. Onlar hiçbir şey elde edemedil­er. Savaşta müminlere Allah’ın yardımı yetti. Allah çok güçlüdür, herşeye galiptir.”

Allah Tealâ bu düşman gruplarını Medine’den uzaklaştırdı. Onları öf­keleriyle perişan ve eli boş olarak geri çevirdi. Onlar hiçbir gönüle şifa veremediler. Hiçbir şey gerçekleştiremediler. Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği soğuk rüzgâr ve ilâhî ordular sebebiyle ganimet, esir ya da kesin zafer gibi hiçbir hayır elde edemediler. Onların toplulukları dağıldı, grupları par­çalandı. Kendileri için ne dünyada zafer ve ganimet, ne de ahirette hiçbir hayır gerçekleştiremediler. Sadece Rasulullah (s.a.)’a düşmanlıklarını ilân etmek, ona karşı çıkmak ve onu öldürmeye, onun cemaatini ve ordusunu kökünden kazımaya yönelme günahını aldılar. Kim birşeye yönelir ve bu amacını gerçekten uygulamaya başlarsa, bu hakikatte o şeyi yapan kimse gibidir.

Allah savaşta müminlere yetti. Yani onları savaşma ve karşılaşıp düş­manları ülkelerinden kovmaya bırakmadı. Bilakis onların şerlerini, yalnız Allah karşı koydu. Kuluna yardım etti. Ordusuna izzet verdi. Bizzat ken­disi düşman gruplarını mağlup etti. Bunun için -Buhari ve Müslim’in rivayetine göre- Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah’tan başka ilâh yoktur. O vaadinde durdu. Kuluna yardım etti. Ordusunu aziz kıldı. Düşmanları mağlup etti. Ondan sonra hiçbir şey yoktur.” Yine Buhari ve Müs­lim’in Sahih’lerinde Abdullah b. Ebî Evfa’dan naklediliyor ki: Rasulullah (s.a.) düşman kabilelere beddua ederek şöyle buyurdu:

“Ey kitabı indiren, hesap görmesi süratli olan, Allahım! Bu kabileleri yenilgiye uğrat. Allahım! Onları yenilgiye uğrat ve onları sarsıntıya uğrat.”

Muhammed b. İshak diyor ki: Hendek başında toplananlar oradan ay­rılınca -bize ulaşan haberlere göre- Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Bu yıldan sonra Kureyş sizinle savaşmaya kalkışmayacak. Siz onlarla savaşmaya teşebbüs edeceksiniz.” Gerçekten Kureyş bundan sonra savaşa kalkışmadı. Rasulullah (s.a.) onlara savaş açtı. Nihayet Allah Mekke’nin fethini ihsan etti.

Allah çok güçlü ve hükmünde son derece üstündür. Yani onlarla çar­pışmaya muhtaç değildir. Kâfirleri kökten yoketmeye ve onları zelil et­meye, gücü ve kuvvetiyle onları hiçbir fayda elde etmeden eli boş olarak geri çevirmeye, İslâm’ı ve müslümanları izzetli kılmaya kadirdir.

5- Kureyzaoğulları Kuşatması:

“Allah kitap ehlinden kâfirlere yardım edenleri (sığındıkları) kalelerin­den indirmişti.”

Allah Ehl-i Kitap’tan olan ve düşman gruplarına yardım eden Benî Kureyza Yahudilerini kalelerinden indirdi. Zira onlar Nadîroğulları’ndan Huyeyy b. Ahtab’ın gayretiyle kendileriyle Rasulullah (s.a.) arasındaki ahitlerini bozmuşlardı. Zira Huyeyy, Kureyzaoğulları reisi Ka’b b. Esed’den ayrılmamış, nihayet Ka’b ahdi bozmuştu. Huyeyy, Ka’b’a:

– Yazık, ben sana zamanın en şereflilerini getirdim. Kureyş ve civar kabileleri, Gatafan ve ona tâbi olan kabileleri getirdim. Onlar şurada Muhammed ve ashabını tamamen yok edinceye kadar yerleşecekler, dedi. Ka’b ise:

– Hayır, Allah’a yemin olsun ki sen zamanın zilletini getirdin. Yazık sana ya Huyeyy! Sen uğursuzsun. Bizden uzak dur, dedi.

Huyeyy onu kandırmaya devam etti. Nihayet Ka’b onun sözünü kabul etti. Huyeyy, Ka’b’a toplanan kabileler giderse ve onların gayretleri boşa çıkarsa, Ka’b’ın da kendileriyle beraber kaleye girmesi ve böylece ken­dilerine örnek olmasını şart koştu.

Allah Tealâ Rasulü’nü ve müslümanları teyid ettiği, düşmanlarını boz­guna uğratıp onları en büyük zararla eli boş geri çevirdiği ve müslümanların da Medine’ye döndükleri sırada Cebrail aleyhisselâmı gönderdi ve Rasulü (s.a.)’a şunu vahyetti:

– Allah sana Kureyzaoğulları üzerine gitmeni emrediyor.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) derhal kalktı ve halka Kureyzaoğulları’nın üstüne yürümelerini emretti. Kureyzaoğulları Medine’ye birkaç mil mesafede idiler. Bu emir öğleden sonra verilmişti.

Buhari ve Müslim’in rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.): “Sizden hiçbiriniz ikindi namazını Kureyzaoğulları’ndan başka bir yerde kıl­masın. ” dedi. Halk yürüdü. İkindi vakti onlara yolda erişti. Bazıları yolda namazı kıldılar. Bunlar:

– Rasulullah (s.a.) bizden sadece acele olarak yola çıkmamızı istedi, dediler. Diğerleri de:

– Biz ikindi namazını Kureyzaoğulları diyarında kılacağız, dediler. Peygamberimiz (s.a.) bu iki gruptan hiçbirine sert davranmadı.

Rasulullah (s.a.) müslümanların peşinden gitti. Medine’ye vekil olarak İbni Ümmi Mektum’u bıraktı. Sancağı Hz. Ali’ye verdi. Peygamberimiz (s.a.) daha sonra onları kaleden inmeye davet etti. Onları 25 gece kuşatma altında tuttu. Bu durum uzayınca kendileri hakkında Evs kabilesi reisi Sa’d b. Muaz’ın hüküm vermesi şartıyla kaleden indiler. Zira Evs kabilesi cahiliyyede Kureyzaoğulları’nın müttefiki idi.

Sa’d gelince Peygamberimiz (s.a.):

– Büyüğünüze ayağa kalkın, buyurdu. Müslümanlar Sa’d’ın Kurey­zaoğulları hakkındaki hükmünün geçerli olması için onun hüküm mevkiin­de, ona hürmeten ve değer vererek ayağa kalktılar.

Peygamberimiz (s.a.) işaret ederek:

– Şunlar senin hükmüne razı oldular. Onlar hakkında dilediğin şekilde hüküm ver, buyurdu.

Sa’d (r.a.):

– Benim hükmüm onlar üzerinde geçerli olacak mı? dedi. Peygam­berimiz (s.a.):

– Evet, dedi. Sa’d (r.a.):

– Peki, bu çadırda olanlar üzerinde de geçerli olacak mı? dedi. Peygam­berimiz (s.a.):

– Evet, dedi. Sa’d (r.a.) Rasulullah (s.a.)’ın da içinde bulunduğu tarafı işaret ederek:

– Burada olanlar üzerinde de geçerli olacak mı? dedi. Bu sırada Rasulullah (s.a.)’a hürmet etmek, değer vermek ve büyüklüğünü ifade et­mek için Rasulullah (s.a.)’dan yüzünü çevirmişti. Peygamberimiz (s.a.):

– Evet, buyurdu. Sa’d (r.a.):

– Ben Yahudilerin savaşçılarının öldürülmesi, çoluk çocuklarına ve mallarına el konulması hükmünü veriyorum, dedi. Rasulullah (s.a.):

– Yedi kat semanın üzerinden Allah Tealâ’nın verdiği hükümle hükmettin. Ya da onlar hakkında Allah Tealâ’nın hükmü ve Rasulu’nün hük­mü ile hüküm verdin, buyurdu.

Rasulullah (s.a.) daha sonra çukurlar kazılmasını emretti. Yerde çukurlar kazıldı. Yahudiler elleri omuzlarına bağlı getirildiler. Boğazları vuruldu. Sayıları 700 ila 800 arasında idi. Bunların hanımları, malları ve çocukları esir alındı.

“Allah onların kalplerine korku salmıştı. Siz onların bir kısmını öl­dürüyor, bir kısmını ise esir alıyordunuz.” Yani Hz. Peygamberle savaşmak hususunda müşrikleri kışkırtmaları, müslümanları korkutmaları ve öldür­me maksadı taşımaları sebebiyle Allah onların gönüllerine şiddetli korku verdi. Durum onların beklediklerinin aksi oldu. Kendilerini, ölüme, çocuk­larını ve kadınların esirliğe teslim ettiler. Siz onlardan bir kısmını yani savaşan erkekleri öldürüyordunuz. Diğer bir kısmını yani kadınlarını ve çocuklarını esir alıyordunuz.

“Allah onların yerlerini, yurtlarını, mallarını ve henüz ayak bas­madığınız bir toprağı size miras olarak verdi. Allah her şeye kadirdir.”

Yani Allah size onların ekili arazilerini, mamur evlerini, biriktirilen mallarını ve ayrıca henüz ayaklarınızın basmadığı, gelecekte Kureyzaoğulları’ndan sonra fethedeceğiniz Hayber, Mekke, Fars ve Rum diyarı gibi başka toprakları size miras olarak verdi.

Allah herşeyde mutlak kudret sahibidir. O Kureyzaoğulları’nın top­raklarına sizi varis kıldığı ve onlara karşı sizi muzaffer kıldığı gibi başka yerlere de sizi varis kılmaya ve başka kavimlere karşı sizi muzaffer kıl­maya kadirdir.