99

٩٩

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّى يَاْتِيَكَ الْيَقينُ

(99) ve’büd rabbeke hatta ye’tiyekel yekiyn
Rabbine kulluk et sana yakın gelinceye kadar

(99) And serve thy Lord until there come unto thee the hour that is certain.

1. va’bud : ve kul ol
2. rabbe-ke : senin Rabbin
3. hattâ : e kadar
4. ye’tiye-ke : sana gelir
5. el yakînu : yakîn


AÇIKLAMA
“Allah’a yemin olsun ki, Ey peygamber! Biz sana Seb’ul-Mesan��’yi; namazlarda tekrar tekrar okunan yedi ayeti ve yüce Kur’anı indirdik.”

1- “es-Seb’ul-Mesanî”: Yedi ayeti olan ve namazın her rek’atında tekrarlanan Fatiha Suresi’dir. Besmele bu surenin yedinci ayetidir. Allah bu sureyi sadece size indirdi.

Buharî “es-Seb’ul-Mesanî” hakkında biri Ebû Said b. Muallâ’dan, diğeri Ebû Hureyre’den olmak üzere iki hadis-i şerif rivayet etmiştir:

a) Ebû Said b. Muallâ’nın hadisi şöyledir: Namaz kılarken Peygamberimiz (s.a.) yanıma uğradı. Beni çağırdı. Namazı bitirmeden onun yanına gitmedim Sonra gittim. Bana:

— Senin bana gelmene engel olan nedir? dedi. Ben de:

— Namaz kılıyordum, dedim Peygamberimiz (s.a.)

— Allah: “Ey iman edenler! Allah’ın rasulü sizi, kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman hemen Allah’ın ve rasulünün davetine icabet edin” (Enfal, 8/24) buyurmadı mı? Sana mescidden çıkmadan önce Kur’an’daki en büyük sureyi öğreteyim mi? Peygamberimiz (s.a.) Mescidden çıkmaya kalkınca ona sözünü hatırlattım. Şöyle buyurdu: “Elhamdülillahi Rabbil-Âlimîn, bana verilen es-Seb’ul-Mesanî ve yüce Kur’andır.”

b) Ebû Hureyre’nin hadisi şöyledir: Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: “Kur’anın anası ‘es-Seb’ul-Mesanî’ Fatiha süresidir.”

2- Bir başka görüşe göre es-Seb’ul-Mesanî yedi uzun sure: Kıssalar, hükümler ve cezaların tekrar edildiği; Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf, Enfal sureleridir.

3- Bir diğer görüşe göre: “es-Seb’ul-Mesanî”den maksat: Bütün Kur’andır. Buradaki atıf müteradif (eşanlamlı) iki kelimenin birbirine atfedilmesidir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah sözlerin en güzeli olan Kur’anı müteşabih (ayetleri birbirine benzeyen) mesani (karşılıklı hükümleri zikreden) bir kitap olarak indirmiştir.” (Zümer, 39/23) Kur’an bir yönden müteşabih, diğer yönden mesanidir.

Tercih edilecek görüş Buharî’nin açıklamasının Fâtiha’nın es-Seb’ul-Mesani olduğu hakkında kesin olmasıdır. Ancak İbni Kesir’in dediği gibi Fâtiha’dan başkasında bu vasıf olduğunda ona bu vasfın verilmesine engel yoktur. Kur’an’ın tamamının da bu vasıfla anılması gerçeğe aykırı değildir. Ayet Küba Mescidi’nde nazil olmuştur. Bu hususta hiçbir çelişki yoktur. Bir şeyin bir isimle zikredilmesi aynı ortak vasfi taşıyan bir başka şeyin de aynı isimle anılmasına engel değildir.

Bu büyük lütuftan sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Ey Rasulüm! -Hitap aslında ümmetinedir- Zenginlere verdiğimiz dünya hayatının zinetine heveslenme.” Zira bunun ardından şiddetli bir ceza vardır.

“Onların içinde bulundukları dünya metaı ve geçici zevkleri bırakıp Allah’ın sana verdiği Yüce Kur’an ile iktifa et.” mana şudur: Allah’ın sana yaptığı vahiyle iftihar et. O’nun nimetinin azametini takdir et. Dünyaya ve dünyanın zinetine ve dünya ehlini imtihan etmek için kendilerine verdiğimiz geçici süslere bakma. Onların içinde bulundukları duruma imrenme. Onların seni yalanlamalarına ve senin dinine muhalif olmalarına kırılma. Sen büyük bir nimet içerisinde olduğun zaman bu nimete göre diğer nimetler basit gelir, önemsiz sayılır. Bu ifade Kur’an’ın büyük bir servet, hayır ve kurtuluş yolu olduğuna delildir. Bu ayetin bir benzeri de: “(Ey Muhammed!) Bir kısım kâfirler, kendilerini imtihan etmek için verdiğimiz dünya hayatının süsünde sakın gözün olmasın.” Tâhâ, 20/131).

Hz. Ebubekir (r.a.) diyorki: “Kime Kur’an verilir de, başkasına kendisine verilen bu nimetten daha üstün bir nimetin dünyada verildiğini zannederse büyük nimeti küçültmüş, küçük nimeti büyültmüş olur.”

“Onların durumuna üzülme” İslâm’ın kuvvet bulması müslümanların izzet bulması için, müşrikler iman etmiyorlar diye üzülme. Denilmiştir ki: Ayetin manası şöyledir: Onlara verilen bu dünya nimetine bakıp üzülme. Senin için ahirette daha üstün nimetler vardır.

Kafirlerin zenginlerine bakmaktan nehyettikten sonra Rasulüne müslümanlarm fakirlerine karşı alçakgönüllü olmayı emrederek şöyle buyurdu:

“Müminlere merhamet kanatlarını indir.” Yani müminlere yumuşak davran. Tevazu ile davran. Onlara sert ve katı davranma. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Allah tarafından verilen rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen sert ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz insanlar etrafından dağılır giderlerdi. Öyleyse onları affet ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. İşlerinde onlarla istişare et. (Âl-i İmran, 3/159).

Bundan sonra Allah onu “uyarma” vazifesine yönelterek şöyle buyurdu: Ey Muhammed! De ki! Yalanlama ve dalâlette devam etmek sebebiyle peygamberlerini yalanlayan önceki ümmetlere gelen ve onları kuşatan intikam ve azab gibi acıklı bir azaptan uyarıcı ve kurtarıcıyım.”

Buharî ve Müslim’in Sahihlerinde Ebû Musa el-Eş’arî’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Benim ve Allah’ın, benimle gönderdiği kitabın misali şu adam gibidir: Adam kavmine gelir ve şöyle der: Ey kavmim! Ben düşman ordusunu gördüm. Ben gerçekten açık bir uyarıcıyım. Yetişin! Yetişin! Kavminden bir gurup ona itaat eder. Derhal yola çıkar, yürümeye devam eder ve kurtulurlar. Kavminden diğer gurup da onu yalanlarlar, yerlerinde dururlar. Düşman ordusu ansızın çıkagelir. Hepsini helak eder, yok eder. İşte bana itaat edip de benim getirdiğim kitaba uyan ile bana isyan edip benim getirdiğim Hak kitabı yalanlayan kimselerin misali budur.”

“Nitekim biz bölücülere de emrimizi indirmiştik. Onlar Kur’an ‘ı (bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyerek)parçalara böldüler.” (Hijr, 90-91).

(Ke-mâ enzelnâ) kelimesindeki kâfin müteallakı hakkında iki görüş vardır:

Birincisi: Kâfin müteallakı 87. ayettir. Yani senden önceki ehl-i kitaba (Yahudi ve Hristiyanlara) Tevrat ve İncili indirdiğimiz gibi sana da Kur’an’ı indirdik. Yahudi ve Hristiyanlar Kur’an’ı kısımlara ayırdılar. Tevrat ve İncil’e uygun olan kısmına iman ettiler. Bu iki kitaba aykırı olan kısmını inkâr ettiler. Kur’an’ı (kendi zanlarınca) Hak ve Batıl diye iki kısma ayırdılar.

Bu görüş Buharî, Said b. Mansur, Hakim ve İbni Merdüveyh’in İbni Abbas’dan rivayet ettikleri görüştür.

İkinci Görüş: Kâfin müteallakı 89. ayettir. Yani bu bölücülere -Yahudi ve Hristiyanlara- indirdiğimiz azab gibi Kureyş’i de azabın geleceği uyarısı ile uyar.

Bu durum, Kureyza ve Nadiroğulları’na uygulanan husustur. Beklenen şey olmuş gibi telakki edilmiştir. Bu mucizedir. Olacak bir şeyi haber vermek tir. Bu da olmuştur, gerçekleşmiştir.

Bu iki görüşten herbiri bölücüleri Ehl-i Kitaptan sayılmaktadır. Bölünen yani kısım kısım telakki edilen Kur’an’dır. Burada Kur’an’la kastedilen okudukları kitaplardır. Bunlar bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettiler. Bu Peygamberimiz (s.a.)’i teselli babından olmaktadır. Zira onun kavmi (Kureyşliler) Kur’an hakkında sihirdir, şiirdir yahut kâhinliktir, demişlerdir.

Burada bir üçüncü görüş daha vardır ki, bu da İbni Abbas’dan rivayet edilmiştir. Fahreddin Razî bunu birinci görüş olarak saymıştır. İbni Abbas bu rivayette şöyle demiştir: Bunlar Mekke yollarını aralarında taksim eden kimselerdir. İnsanları, Rasulullah (s.a.)’a iman etmekten menetmektedirler. Sayıları 40 kadardı.

Mukatil b. Süleyman: Sayıları 16 kişiydi. Bunları Velid b. Mugire Hac Mevsiminde görevlendirmişti. Bunlar aralarında Mekke’nin tepelerini ve yollarını bölüşmüşlerdi. Buradan Mekke’ye gelenlere: İçimizden çıkıp da peygamberlik iddia eden kişiye aldanmayın. Çünkü bu adam mecnundur, diyorlar. İnsanları o sihirbazdır, kâhindir veya şairdir diye Peygamberimiz (s.a.)’den nefret ettirmeye çalışıyorlardı. Allah da onlara rezil-rüsvay edici bir hastalık gönderdi, en kötü bir ölümle öldüler. Ayetin manası: Ben sizi bu bölücülere inen belâ gibi bir belânın gelmesine karşı uyarıyorum, şeklindedir.  Bu durumda bölücüler Kureyşlilerdir.

Bu uyarıdan sonra Cenab-ı Hak amellerinin hesabı görüleceğine dair yüce zatına yemin ederek şöyle buyurdu: “Rabbine yemin olsun ki hepsine soracağız” Yani Allah’a yemin olsun ki, bütün kâfirlere ihtar ve azarlama suali olarak söz ve hareketlerinden soracağız. Onlara bunun karşılığını tam olarak vereceğiz.

Ebu’l-Âliye, bu ayeti şöyle tefsir etti: Allah, kıyamet günü bütün kullara şu iki şeyi soracak: neye kulluk ettiklerini ve peygamberlere ne şekilde cevap verdiklerini soracak.

İbni Ebî Hatim, Muaz b. Cebel’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ya Muaz! Kişi kıyamet günü bütün davranışlarından sorulacak: Hatta gözlerinin sürmesinden, parmağındaki çamur artıklarından bile sorulacaktır. Sakın kıyamet günü senden başkasının Allah’ın sana verdiği nimetle senden daha mesud olduğunu görmiyeyim. (Sen kıyamette en mes’ud insan olmaya çalış.)

Ey Peygamber! Senin görevin uyarıcı olmak ve amellerinin hesabının görülmesi mutlak bir hakikat ise senin üzerine düşen sadece açıktan davette bulunmaktır. Artık davette gizlilik merhalesi sona ermiştir. Cenab-ı Hak buyurdu ki: “Emrolunduğun şeyi insanlara açıkça tebliğ et” Yani davetinin tebliğini herkese açıkça yap. Bununla müşriklerin karşısına çık. Onlara aldırış etme. Şüphesiz ki Allah seni koruyacak ve onların şerrinden muhafaza edecektir. Müşriklerden yüz çevir. Yani Rabbinden sana inen hususları tebliğ et. Seni Allah’ın ayetlerinden menetmek isteyen müşriklere aldırma.

“May edenlere karşı biz sana yeteriz.” Bu Rabbani bir teminat ve korumadır. Biz seninle alay edenlerin, sana düşmanlık edenlerin gayretlerine, seni ve Kur’an’ı alaya alanların şerrine karşı sana yeteriz. Bunlar müşriklerden güç-kuvvet sahibi bir topluluktu. Bunlar beş kişiydi: Velid b. Mugire, Âs b. Vail, Adiy b. Kays, Esved b. Muttalib ve Esved b. Abdi-Yegûs.

Cebrail Rasulullah (s.a.)’a, ben onlara karşı sana yardımcı olmakla emrolundum, dedi.

Velid’in topuğuna işaret etti. Elbisesine bir ok ilişti. Kibrinden onu çıkarmaktan imtina etti. Bu ok topuğundaki bir damara isabet etti ve öldü.

Âs b. Vail’in dizine işaret etti. Âs b. Vail dizine giren bir diken sebebiyle öldü. Esved b. Muttalib’in gözlerine işaret etti. Esved’in gözleri kör oldu. Adiy b. Kays’ın burnuna işaret etti. Adiy irin sümkürdü ve öldü.

Esved b. Abdi-Yegûs’e işaret etti. Esved o sırada bir ağacın dalında oturuyordu. Hemen bir derde tutuldu. Başını ağaca toslamaya, yüzünü dikenle yaralamaya başladı. Nihayet öldü.

Bu alay edenler müşrik idiler. Bunun için Allah bu kişileri “Onlar Allah’la beraber bir ilâh edinirler” Allah’a faydası ve zararı dokunmayan kimseleri şirk koşarlar. Onlar işlerinin âkibetini, şirklerinin sonunu, küfürlerinin neticesini “Pek yakında bileceklerdir.” Bu ifade onların sonuçlarının kötü olacağı şekilde bir tehdit ve ihtardır.

Bundan sonra Cenab-ı Hak müşriklerden karşılaştığı eziyete karşı peygamberini teselli ederek şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki biz onların söylediklerinden senin canının sıkıldığını çok iyi biliyoruz.” Ya Muhammed! Biz müşriklerin alaylarından ve şirklerinden senin eziyet çektiğini gönlünün daraldığını gayet iyi biliyoruz. Bu durum seni Allah’ın dâvasını tebliğ etmekten uzaklaştırmasın. Sadece O’na tevekkül et. Çünkü O sana yeter, onlara karşı O sana yardımcıdır. Daralmayı ve endişeyi gidermek için O’na iltica et. “Sen Rabbini hamd ile teşbih et. Secde edenlerden ol. Sana ecel gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”

Yani Allah’ın zikriyle, O’na hamdetmekle, O’na teşbih etmekle, O’na ibadet etmekle (namazla) meşgul ol. Sana ölüm gelinceye kadar buna devam et.

Burada ölüm “yakın” kelimesiyle adlandırılmıştır. Çünkü o yakînen olacak bir olaydır. Bu tefsirin delili Allah Tealâ’nın Cehennemliklerden naklettiği şu sözleridir: “Cehennemlikler dediler ki: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksullara bir şey yedirmezdik. Batıla dalanlarla beraber biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm (yakîn) gelene kadar bu halde devam ettik.” (Müddessir, 74/43-47).

Bu ayet gönül darlığının ilâcının teşbih, takdis, tahmid ve çokça namaz kılmak olduğuna ve namaz gibi ibadetin aklı sabit olduğu müddetçe her insana farz olduğuna işaret ediyor. Kişi durumuna göre namaz kılacaktır.

Nitekim Buharî’nin Sahihinde İmran b. Husayn (r. a)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Namazı ayakta kıl. Gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yatarak kıl.”

Bu ifadeler ayette zikredilen “Yakîn” kelimesinin “Ma’rifet” manasında olduğunu iddia eden bazı dinsizlerin ne büyük bir yanlışlık içinde bulunduğuna delildir. Onlara göre onlardan biri marifete ulaşınca ondan mükellefiyet sakıt olur. Bu inanç -İbni Kesir’in dediği gibi- küfür, sapıklık ve cehalettir. Çünkü peygamberler ve onların ashabı insanlar içerisinde Allah’ı en iyi bilen, O’nun haklarını ve sıfatlarını ve O’nun lâyık olduğu ta’zimi en iyi bilen kimseler idiler. Bunun yanında insanların en çok ibadet edenleri ve vefat anına kadar hayır işlemeye devam edenleri idiler.

Peygamberimiz (s.a.) bir sıkıntı olduğu zaman, bir iş zorlaştığı zaman derhal namaza koşardı.

Ahmed b. Hanbel, İbni Ammar’ın Peygamberimiz (s.a.)’den şu hadis-i kudsî-yi duyduğunu nakleder: Allah Tealâ şöyle buyuruyor: Ey Ademoğlu! Günün ilk saatlerinden dört rekat kılmaktan âciz olma ki, sonunda senin yardımcın olayım.”