10

١٠

فى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَليمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

(10) Fi kulubihim meradun fe zade hümüllahü meradan ve lehüm azabün elimüm bi ma kanu yekzibun
kalplerinde hastalık (vardır) Allah onların hastalıklarını ziyadeleştirdi ve onlar için elim azap (vardır) yalan söyledikleri şeylerden dolayı

(10) In their hearts is a disease and Allah has increased their disease: and grievous is the penalty they (incur), because they are false (to themselves).

1. : içinde, vardır
2. kulûbi-him : onların kalpleri
3. maradun : maraz, hastalık
4. fe : o zaman, böylece
5. zâde : artırdı
6. hum : onlar, onlara, onların
7. allâhu : Allah
8. maradan : maraz, hastalık
9. ve : ve
10. lehum : onlar için vardır, onlara vardır
11. azâbun : bir azap
12. elîmun : elîm, acıklı
13. bi mâ : sebebiyle
14. kânû : oldular
15. yekzibûne : yalanlıyorlar

فِي قُلُوبِهِمْonların kalplerinde vardır مَرَضhastalık فَزَادَهُمْonların artırmıştır اللَّهُallah da مَرَضًاhastalıklarını وَلَهُمْonlar için vardır عَذَابٌbir azap أَلِيمٌ çok acıklı بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ yalanlamalarından ötürü


AÇIKLAMA
Kalplerinde maraz olan insanların kalplerinde hastalık vardır. Kalbin kasiyet bağlaması bu hastalığın sebebidir. Kasiyet, hem kararmayı hem de sertleşmeyi ifade eder. Kalpleri yumuşamış ve aydınlanmış olanların kalbi marazdan kurtulur.
22 / HACC – 53: Li yec’ale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin).
Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîm’den uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).
57 / HADÎD – 16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
Kararmış, sertleşmiş, hasta ve maraz kalplerin şifası Allah’a ulaşmayı diledikten sonra zikir yapmaktır. kişi zikir yaparsa nefs tezkiyesini gerçekleştirebilecek yani kalbindeki marazdan kurtulabilecek hale gelir.
Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi mürşidine tâbî olduktan sonra zikir yapınca, “Allah, Allah, Allah” diye Allah’ın ismini tekrar etmeye başlayınca bu kişinin kalbine Allahû Tealâ katından rahmet ve fazl, rahmet ve salâvât isimli iki grup nur gönderilir. Bu nurlar göğse gelirler, gögüsten kalbe açılan yolu takip ederler.
Kalbin mührü açılmış olan kapısına ulaşırlar ve mührün üzerine baskı yaparak mührü kalbin dibine doğru iterler. Ve kalbin içindeki zulmanî kapıya ulaşan mühür, dört tane nurun baskısıyla o kapıyı kilitler ve kilitli tutar. Bu zikir süreci içerisinde o kişinin nefsinin kalbine karanlıkların girmesi mümkün değildir. Buna karşılık bir muhteşem olay tahakkuk eder. Rabbanî kapının üzerindeki mühür aşağı indiği için Rabbanî kapı açılmıştır ve oraya ulaşan rahmet-fazl ve rahmet-salâvât partikülleri kalbin içine dolar. Kalbin içindeki îmân kelimesi bir çekim gücünün sahibidir. Bu çekim gücü kalbe ulaşan fazılları nefsin kalbinin içinde biriktirmeye başlar. Ve bu nurlar îmân kelimesine yapışırlar. Zikir bittiği zaman mühür tekrar Rabbanî kapıya geri döner, zulmanî kapı açılır. Şeytanın karanlıkları kalbe hücum ederler. Ama îmân kelimesinin etrafına yerleşmiş olan fazılları oradan atamazlar. Onlar sağlam bir şekilde bir cazibe merkezine dayalı olarak orada kalacaklardır.
İşte bu, nefsin kalbinin yavaş yavaş fazıllar tarafından işgali demektir. Bunun adı nefs tezkiyesidir. Kalpteki karanlıkların ve sertleşmenin standartlarının yok olması, buradan itibaren nefsin kalbinin kasiyetten ve marazdan korunması bu şartlarda tahakkuk eder. Yerine nur gelir ve yumuşama söz konusu olur.
Ama bir insan Allah’ın yoluna girmedikten başka şeytanın emrettiği istikamette bir ilmin sahibiyse yani insan nefsinin afetlerden temizlenmesi diye bir şeye inanmıyorsa, Allah’ın Zat’ına ruhunu göndermeyi dilemiyorsa o zaman şeytanın dediklerine tâbî olmuş olan bir insandır. Hiçbir zaman cennete ulaşması mümkün değildir. Kalbindeki maraz giderek artacaktır. Kalbi daha çok, daha çok kesif karanlıkları ve sertliği toplayacaktır. Çünkü kalbine şeytan devamlı açık olan kapıdan karanlıkları gönderir ama Rabbanî kapı kapalıdır. Hiçbir zaman kalbin aydınlanması söz konusu değildir. Onun için Allahû Tealâ diyor ki: “Onların kalbindeki karanlıkların ve marazı artırırız ve onlar için cehennemde elim bir azap hazırladık.” Sebebi de onlar Allah’a ulaşmayı dilemeyi tekzip etmişlerdir. Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasını tekzip etmişler, ahiret gününü yalanlamışlardır.
İşte bu insanlar için tekzip ettikleri, yalanladıkları âyetlerden dolayı Allahû Tealâ onları cehenneme gönderecek ve orada azaplandıracaktır.

Advertisements