13

١٣

قَدْ كَانَ لَكُمْ ايَةٌ فى فِءَتَيْنِ الْتَقَتاَ فِءَةٌ تُقَاتِلُ فى سَبيلِ اللّهِ وَاُخْرى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَاْىَ الْعَيْنِ وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه مَنْ يَشَاءُ اِنَّ فى ذلِكَ لَعِبْرَةً لِاُولِى الْاَبْصَارِ

(13) kad kane leküm ayetün fi fieteynil tekata fietün tükatilü fi sebilillahi ve uhra kafiratüy yeravnehüm misleyhim ra’yel ayn vallahü yüeyyidü bi nasrihi mey yeşa’ inne fi zalike le ibratel li ülil ebsar

muhakkak sizin için bir ayet (vardır) iki topluluğun karşılaşmasında bir fırka Allah’ın yolunda çarpışıyordu, diğeri kâfirdi onları kendilerinden iki misli görüyorlardı gözler ile Allah dilediğine yardımı ile teyit eder şüphesiz bunda ibret (vardır) basiret sahipleri için

(13) There has already been for you a sign in the two armies that met (in combat): one was fighting in the cause of Allah, the other resisting these saw with their own eyes twice their number. But Allah doth support with his aid whom he pleaseth in this is a warning for such as have eyes to see.

1. kad kâne : olmuştu
2. lekum : sizin için
3. âyetun : âyet, ibret
4. fî fieteyni : iki topluluk hakkında, toplulukta
5. el tekatâ : çarpıştı
6. fietun : bir topluluk
7. tukâtilu : savaşıyor
8. fî sebîli allâhi : Allah’ın yolunda (Allah yolunda)
9. ve uhrâ : ve diğeri
10. kâfiratun : kâfir, inkârcı
11. yeravne-hum : onları görüyor
12. misley-him : onların (kendilerinin) iki misli
13. ra’ye el ayni : gözleri ile görüyor
14. ve allâhu : ve Allah
15. yûeyyidu : destekler, kuvvetlendirir
16. bi nasri-hî : kendi yardımı ile
17. men yeşâu : dilediği kimse
18. inne : muhakkak ki
19. fî zâlike : bunda vardır
20. le ibreten : elbette, mutlaka ibret
21. li ulî el ebsâri : basiret sahipleri için


SEBEB-İ NÜZUL

Kelbî’nin Ebu Salih’ten, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre Medineİi yahudiler Bedr Gazvesinde Allah’ın Rasûlü Mekke müşriklerini mağlûp edince: “Vallahi bu bize Musa’nın müjdelediği ve kitabımızda niteliklerini bulmakta olduğumuz, sancağı asla yere düşmeyecek olan ümmî peygamber.’* deyip onu tasdik etmek ve ona tâbi olmak istediler. Ancak içlerinden bazısı: “Hele durun bakalım, acele etmiyelim. Bir ikinci savaşını görelim.” dediler. Uhud Gazvesi olup da Hz. Peygamber (sa)’in ashabı bozulunca, sancakları yere düşünce arala­rında tekrar konuştular ve: “Hayır, vallahi bu o değilmiş.” dediler. Şekavetleri galip geldi, müslüman olmadılar. Üstüne üstlük Hz. Peygamber (sa) ile yapmış oldukları ve henüz süresi dolmamış olan antlaşmayı da bozdular. İçlerinden Ka’b ibn Eşref altmış atlı ile Mekke müşriklerine Ebu Süfyan ve ashabına varıp onları tebrik ettiler, güçlerini birleştirmeyi teklif ettiler ve: “Sözümüz bir olsun.” dediler, sonra da Medine’ye döndüler. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu.

Muhammed ibn İshak ibn Yesâr der ki: Hz. Peygamber Bedr’de Kureyşlileri mağlûp edip Medine’ye döndüğünde yahudileri (Kaynukâ oğulları­nın pazar yerinde) topladı ve: “Ey yahudiler topluluğu, Bedr günü Kureyş’in başına geleni Allah’ın sizin de başınıza getirmesinden sakının ve onların başına gelen sizin de başınıza gelmeden müslüman olun. Biliyorsunuz ki ben, Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Beni peygamber olarak göndereceğini Allah’ın size va’detmiş olduğunu kitabınızda buluyorsunuz” buyurdu. Yahudiler: “Ey Muhammed, Kureyş gibi tecrübesiz, savaş ilmini bilmiyen bir kavimle sa­vaşıp onları yenmen seni aldatmasın. Allah’a yemin olsun, bizimle karşılaşıp savaşmış olsaydın bizim nasıl insanlar olduğumuzu anlardın. Sen henüz bizim gibisiyle karşılaşmadın” dediler de bunun üzerine Allah Tealâ: “O küfredenlere de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz… Onlardan bir topluluk Allah yolunda savaşıyor, diğeri ise kâfir idi.” âyetlerini indirdi. Bu, İkrime ve Saîd ibn Cubeyr tarafından İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.  Hadisi Ebu Davud da Sünen’inde Musarrif ibn Amr kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayetle tahric etmiştir.

İkrime’den gelen ikinci bir rivayette de o şöyle demiştir: Bedr Gazvesi günü yahudi Finhâs: “Muhammed, Kureyş’i yendim ve onları öldürdüm diye hiç sevinmesin. Kureyş savaşı iyi bilmediği için böyle oldu.” dedi de bu âyet “O küfredenlere de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. O, ne kötü döşektir..” âyet-i kerimesi nazil oldu.

Ebu Salih’ten gelen başka bir rivayette ise bu âyet-i kerime, yahudilerin, müslümanların Uhud’da mağlûp olmasına sevinmeleri üzerine nazil olmuştur.


AÇIKLAMA

Yüce Allah kâfirlerin kıyamet gününde ateşin tutuşturucu yakıtı olacaklarını, dünya hayatında kendilerine verilen mallarının, çocuklarının Allah nez-dinde kendilerine bir fayda sağlayamayacağını, Allah’ın azabından ve acıklı akıbetinden kurtaramayacağını haber vermektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların ne malları ne evlâtları seni imrendirsin. Allah onları dünyada bunlarla bir azaba çarptırmayı ve kendileri kâfir oldukları halde can­larının güçlükle çıkmasını ister.” (Tevbe, 9/85). Bu kâfirler, “Bizim servetimiz, çocuklarımız pek çoktur. Biz azaba uğratılmayacağız” diyorlardı. Yüce Allah ise şu buyruklanyla onların o sözlerini şöylece reddetmektedir: “Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlâtlarınız da değildir. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna.” (Sebe, 34/37).

Yüce Allah’ın, “O kâfirlerin…” buyruğunun anlamı şudur: Onlar Allah’ın ayetlerini, peygmberlerini yalanladılar. Kitaba ters düştüler. Peygamberlerine indirdiği vahiyden yararlanmadılar. Bu ise hem Necran kafilesini ve Hristiyanları hem de Yahudileri ve müşrikleri kapsar.

İşte bütün bunları ne çocukları ne de malları kurtaracaktır. Bu şekilde uzaklaştırılanlar ateşin yakıtı ve ateşliklerdir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda di­le getirdiği gibi: “Gerçekten siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennemin odunusunuz. Siz orayagireceksinizdir.” (Enbiya, 21/98).

Muhammed (s.a.)’i ve onun şeriatını yalanlamaları ve bu konudaki tutumları, tıpkı Firavun’un hanedanına ve onlardan önce gelen Âd ve Semud kabile­leri gibi diğer kavimlerin haline benzer. Bunlar Allah’ın ayetlerini yalanlamışlardı. Bundan ötürü de Allah onları çok güçlü ve muktedir, yüce zatın yakalayı-şı ile yakalamıştı. Zaten Allah cezası pek çetin, azabı pek güçlü olandır.

Daha sonra Yüce Allah, onları dünya hayatında cezalandırılmakla tehdit edip korkutarak buyurdu ki: Ya Muhammed, aralarında Yahudilerin de bulun­duğu kâfirlere de ki: Dünya hayatında pek yakında yenilgiye uğrayacaksınız. Kıyamet gününde de cehenneme götürülmek üzere toplanacaksınız. Kendiniz için hazırladığınız bu yatak ne kötüdür. Ey Yahudiler topluluğu! Allah’ın Bedir günü Kureyşlilere indirdiği gibi başınıza bir azap indirmesinden korkunuz. Onların başına gelen sizin başınıza gelmeden önce inkârdan vazgeçiniz. Çünkü sizler benim Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu biliyorsu­nuz. Bunu kitabınızda ve Allah’ın size indirdiği buyruklarda görmektesiniz.

Sizin yenik düşeceğinize, Allah’ın dinini destekleyip Rasulüne zafer vereceğine dair ayet yani belge ve alâmet ise, iki topluluğun karşı karşıya gelmesi­dir. Bunlardan bir tanesi mal çokluğu ile kendisini güçlü kabul ediyor, sayışma aldanmış, Allah’ı inkâr eden ve şeytanın yolunda çarpışan bir topluluktur ki, bunlar Bedir günü Kureyş müşrikleridir, diğeri ise sayıca az, Allah’a iman eden, Allah yolunda savaşan bir topluluktur ki bunlar da Bedir savaşındaki Müslümanlardır.

Müminlerin sayısı 313 kişi idi. Beraberlerinde iki at, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Çoğunluğu ise piyade idi. Kâfirler ise yaklaşık bin kişi idiler. Yani Müslü­manların yaklaşık üç katı. Muhammed b. İshak’ın Urve b. ez-Zübeyr’den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) Kureyşlilerin sayısına dair Haccac oğullarının siyahî kölesine soru sorunca “Onlar, pek çoktur” demişti. Hz. Peygamber “Her gün kaç tane deve kesiyorsunuz?” diye sorunca, köle, “Bir gün dokuz, bir gün on” demişti. Resulullah (s.a.) da, “Sayılan dokuz yüz ile bin arasındadır” demişti.

Fakat göz ile görmede -gözle görülen diğer şeyler gibi- ayet-i kerime kâfirlerin yalnızca Müslümanların iki katı olduğuna delâlet etmektedir. Yani ger­çekte sayıca üç katları olmakla birlikte iki katları gibi görünüyorlardı. Çünkü Allah kâfirleri müminlerin gözünde az göstermişti, ta ki Müslüman bir kimse iki kâfir ile savaşsın. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “O halde eğer sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yenerler. Eğer sizden bin kişi olursa Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/66). Yani Yüce Allah kâfirleri sayılarından farklı göstermişti ki, bununla müminlerin kalpleri güç kazansın ve yüce Rablerinden yardım istesinler. Müş­rikler de müminleri gerçek sayılarının iki katı gibi görmüşlerdi. Böylelikle on­lar da korksunlar, dehşete kapılsınlar, dirençlerini kaybetsinler.

İşte bu Bedir*de olmuştu. Allah yardımıyla müminleri desteklemişti. Aynı şekilde Yüce Allah müminlere vaadini de gerçekleştirmiş ve Müslümanlar, ahitlerini bozan, antlaşmalarına hainlik eden ve Ahzab (yani Hendek) gazve­sinde müşrikler ile birlikte savaşa katılan Kurayza oğulları Yahudilerini de öl­dürmüşlerdi. Yine Müslümanlar İslâm’ın ve Müslümanların kutsallarına saldı­ran Nadir oğullarını da sürmüşler, Hayber*i fethetmişler ve kendileriyle sava­şıp öncelikle onlara düşmanca saldırıda bulunan, onlar dışında kalan diğer kâ­firleri de cizyeye bağlamışlardı.

Yüce Allah her zaman için dilediğine yardımcı olur, ona destek verir. Tıpkı düşmanların gözünde Müslümanları çok göstermek suretiyle ve buna karşılık Müslümanların gözünde de düşmanlarının sayısını az göstermek suretiyle Be­dir savaşında müminlere destek verdiği gibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Hani siz karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinden azaltıyordu. Ta ki Allah yerine gelmesi gereken emrini yerine getirsin.  Esasen, “Bütün işler yalnız Allah’a döndürülür.” (Enfal, 8/44)

Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki siz zayıfken Allah size Bedir’deyardım etmişti…” (Al-i İmran, 3/120).

Müslümanların sayıca az olmalarına rağmen Bedir’de gerçekleşen bu za­fer, aslında aklını kullanıp düşünen, basiret ve düşüncesini faaliyete geçiren kimselere bir öğüttür. Bunlar bu öğüt sayesinde Yüce Allah’ın dünya ve ahiret-te mümin kullarına yardımcı olacağı, zafer vereceği şeklindeki hükmü, fiil ve cereyan eden kaderini anlayabilirler. Şu kadar var ki, mümin kulların Allah’ın dinine yardım etmeleri şarttır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ey iman edenler! Eğer Allah (m dinin)’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.” (Muhammed, 47/7); “Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır.” (Rum, 30/47). Mümin kimse ise diliyle iman ettiğini iddia edip ahlâkı ve ameli ile bu iddiasını yalanlayan kimse değil, Kur’an-ı Kerim’in mümin olduğuna tanıklık ettiği kimsedir.

Advertisements