56

٥٦

اِنَّ الَّذينَ يُجَادِلُونَ فى ايَاتِ اللّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتيهُمْ اِنْ فى صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغيهِ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ اِنَّهُ هُوَ السَّميعُ الْبَصيرُ

(56) innellezine yücadilune fi ayatillahi bi ğayri sültanin etahüm in fi sudurihim illa kibrum ma hüm bi baligiyh festeiz billah innehu hüves semiul besiyr
O şahıslar mücadele ederler Allah’ın ayetleri ile kendilerine bir hüccet gelmiş değilken onların göğüslerinde yoktur ona ulaşamayacakları bir kibirden başka (bir şey) hemen ondan Allah’a sığının muhakkak o, işiten, görendir

(56) Those who dispute about the Signs of Allah without any authority bestowed on them, but (the quest of) greatness, there is nothing in their breasts which they shall never attain to: seek refuge, then, in Allah: it is He Who hears and sees (all things).

1. inne : muhakkak
2. ellezîne : onlar
3. yucâdilûne : mücâdele ediyorlar
4. : hakkında, de
5. âyâti allâhi : Allah’ın âyetleri
6. bi gayri : olmaksızın
7. sultânin : bir sultan
8. etâ-hum : onlara geldi
9. in : ancak, sadece
10. : içinde, de
11. sudûri-him : onların sadırları, sineleri
12. illâ (in … illâ) : ancak, sadece
13. kibrun : kibir, büyüklenme
14. mâ hum : onlar değil
15. bi bâligî-hi : ona ulaşacak olan
16. festeiz : (fe isteiz)
17. fe : öyleyse, artık
18. isteiz : sığın
19. bi allâhi : Allah’a
20. inne-hu : muhakkak ki o
21. huve : o
22. es semîu : en iyi işiten
23. el basîru : gören


AÇIKLAMA

“Elbette biz elçilerimize ve inananlara, hem dünya hayatında hem şahitlerin şahitliğe duracakları günde yardım ederiz.” Yani biz, kendilerini düşmanlarına karşı galip ve onları kahredici kılmak suretiyle elçilerimizi ve müminleri destekleriz. Bu, hem dünya hayatında böyledir, hem de ahirette, meleklerden, peygamberlerden ve müminlerden oluşan şahitlerin, elçilerin tebliğ görevlerini yerine getirdiği, kavimlerinin de onları yalanladıkları konusunda şahitlik yaptıkları zaman bu şahitlik ile kendisini gösterecektir.

Dünya hayatındaki yardım ya manevi yardımdır, ya da somut bir yardımdır. Manevi yardım, hüccet ve burhan göndermek suretiyle yahut kendilerini övmek ve ta’zim etmek suretiyle ya da mevkilerini yüceltmek, hakimiyet ve güç vermek yahut da dinin yayılması suretiyle olur. Hz. Davud ve Hz. Süleyman’a, kendilerini yalanlayanlara karşı yardım edilmesi ve Hz. Peygamber’e, kendisini yalanlayan kavmine karşı yardım edilmesi ve kendisinin Arap yarımadasında devlet ve hakimiyet sahibi kılınması böyledir. Somut yardım ise, peygamberleri yalanlayanların kahredilmesi ve kendilerinden intikam alınması suretiyle olur. Hz. Nuh’un kavmi ile Firavun’un denizde boğulması, Kureyş’in ileri gelenlerinin Bedir’de öldürülmesi ve mallarının ganimet olarak alınması böyledir. İntikam bazen da ölüm sonrası olur. Eş’iya (a.s)’ın kavmi tarafından öldürülmesinden sonra zalimlerin o kavme musallat kılınması ve Hz. Zekeriyya’nın oğlu Hz. Yahya’nın öldürülmesi hadisesinde, onunla birlikte kâfirlerden 70 bin kişinin öldürülmesi böyledir.

Ahirette yardım ise, mükâfat derecelerinin yüceltilmesi, cennette ikramlara muhatap kılınması ve peygamberlerle arkadaşlık nasip edilmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’a ve Rasul’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!” (Nisa, 4/69). Yine ahiretteki yardımın bir diğer türü de, mü”minlere kendi amellerinin, kâfirlere de kendi amellerinin gereğince muamele edilmesidir. Nitekim bir sonraki ayette bu husus dile getirilmektedir:

“O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Onlar için lanet ve yurtların en kötüsü vardır.” Yani şahitlerin şahitlik edeceği o kıyamet gününde müşriklerin mazeretleri kabul edilmeyecektir. Çünkü onların mazeretleri geçersizdir, şüpheleri kıymetsizdir; onlar için rahmetten kovulma ve uzaklaşma vardır, onlar için kötü bir kalma yeri ve ahirette meydana gelecek olan şeylerin en şerlisi vardır ki o, ateş ve cehennemde elim bir azaptır.

Peygamberlere dünya ve ahirette verilecek yardım zikredildikten sonra Allah Tealâ, dünyada yapılan yardımın bazılarının zikrine geçmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun biz Musa’ya hidayet verdik ve îsrailoğulları’na o Kitab’ı miras kıldık. O, sağduyu sahiplerine yol gösterici bir öğüttür.” Yani Allah’a yemin olsun ki, biz Musa’ya Tevrat ve peygamberlik verdik. Tevrat, Musa’nın kavmi için şer’î hükümler ve hidayet ihtiva ediyordu. Aynı zamanda onun peygamberliği, Yed-i Beyza, Asa gibi açık mucizelerle de teyit edilmişti. Musa’dan sonra da Tevrat’ı İsrailoğulları’nın yanında baki kıldık, onu sonra gelenler için miras bıraktık. Bu, onlar için bir hidayet, sahih ve selim akıl sahipleri için bir öğüt idi. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Tevrat’ı biz indirdik. Onda yol gösterme ve nur vardır. Kendilerini Allah’a vermiş peygamberler, onunla Yahudiler’e hüküm verirlerdi.” (Mâide, 5/44).

Kendilerine yardım edileceği hususu, peygamberler hakkında kesin olduğuna göre, onlara düşen ancak sabretmektir. Bu sebeple Allah Tealâ, peygamberine de sabrı emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Şimdi sen sabret. Çünkü Allah’ın vaadi gerçektir. Günahlarının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile teşbih et.” Yani durum böyle olduğuna -peygamberlere ve onların tabilerine yardım edileceği kesinleşmiş olduğuna- göre ey Rasul, müşriklerin eziyetlerine karşı -senden önceki elçilerin yaptığı gibi- sabret. Zira sabrın sonu hayırdır ve insanlara karşı seni koruyan ve sana yardım eden Allah’tır. Allah’ın, gerek yardım konusunda, gerekse diğer konularda varit olan vaadi haktır, sabittir ve O bu vaadinden asla caymaz. Bunun yanında -daha yerinde olan davranışı, sevabın fazlasını terketmek gibi şeylerden dolayı işlediğin- günahtan bağışlanmayı dile. Ya da müminlere nasıl istiğfar edileceğini göstermek ve onların seni örnek almaları için istiğfar et. Zira Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır. Bir de gündüzün sonlarında ve gecenin başlarında Allah’ı hamd ile tenzih etmeye devam et. Buradaki “Akşam sabah Rabbini hamd ile teşbih et.” ayetinden muradın, “İki vakitte ikindi namazını ve sabah namazını kıl.” veya “Beş vakit namazı kıl.” demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerinde namaz kıl.” (Hûd, 11/114.)

Bu, ümmet açısından sabrın ve istiğfarın zaruret olduğunun delilidir. Burada Hz. Peygamber (s.a.)’e hitap edilmesinin sebebi, onun vesilesiyle bütün ümmete öğretmektir. Yine bu ayet, Allah’ı teşbih ve Ona hamde veya farz namazları kılmaya devamın gerektiğine delildir. Bu ayette tevbe ve mağfiret dilemenin amelden önce zikredilmiş olmasının sebebi hakkında şu söylenebilir: Halisane yapılmış tevbe olmadan amel kabul edilmez. Tevbe, Hz. Peygamber’in derecesi göz önünde bulundurulduğu zaman Onun hakkında günah olan “daha yerinde ve daha faziletli olan davranışın terki” sebebiyle de yapılır. Evlâ ve efdal olan davranışın terki, Hz. Peygamber’den başkası hakkında ise günah değildir.

Daha sonra ilâhi beyan, müşriklerin Allah Tealâ’nın ayetleri hakkında mücadele etmesinin sebebini açıklamaya geçmekte ve Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde asla erişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur.” Yani kendilerine Allah’tan gelmiş herhangi bir delil bulunmadığı halde Kur’an’ın ayetleri hakkında mücadele ve münakaşa edenler ve hakkı batıl ile savmaya kalkışanların kalbinde hakkı kabule ve onun hakkında düşünmeye yanaşmalarını engelleyen bir büyüklenme, böbürlenme ve Hz. Muhammed (s.a.)’e üstün gelme arzusu ile O’nun ardından liderlik ve peygamberliğin kendilerine kalması arzusundan başka bir şey yoktur. Ne var ki onlar bu hedeflerine ulaşacak değillerdir; bunu elde edemeyecek ve muratlarına nail olamayacaklardır. Aksine hakkın bayrağı daima dimdik ayakta, batılın takipçilerinin söz ve fiilleri ise ayaklar altında olacaktır. Daha kısa bir ifadeyle; müşriklerin Hz. Peygamberi yalanlamalarının sebebi, nefislerinde bulunan kibir ve hasettir ve onlar umduklarını gerçekleştiremeyecek, arzularına ulaşamayacaklardır.

“Sen Allah’a sığın. Çünkü Semi’, Basîr olan O’dur.” Yani Allah’ın ayetleriyle mücadele eden o müstekbirlerin batıl davalarından korunmanın yolu, onların şerrinden Allah’a sığınmak, O’na iltica etmek ve onların tuzakları karşısında O’ndan yardım istemektir. Zira O, onların sözlerini hakkıyla işitici, yaptıklarını hakkıyla görücüdür. Hiçbir gizlilik O’na gizli değildir; O onları gözetlemektedir ve onlar yakın bir gelecekte kahr-u galebe ile mağlup edileceklerdir.

Advertisements