65

٦٥

هُوَ الْحَىُّ لَا اِلهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصينَ لَهُ الدّينَ اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ

(65) hüvel hayyü la ilahe illa hüve fed’uhü muhlisiyne lehüd din elhamdü lillahi rabbil alemin
Hayat sahibi o’dur ondan başka ilah yoktur o halde o’na ihlaslılar olarak, dinine uygun dua edin hamd Allah’a mahsustur alemlerin Rabbi olan

(65) He is the living (One): There is no god but He: call upon Him, giving Him sincere devotion. Praise be to Allah, Lord of the Worlds!

1. huve : o
2. el hayyu : hayy, diri, hayatta
3. lâ ilâhe : ilâh yoktur
4. illâ huve : ondan başka
5. fe : öyleyse
6. ud’û-hu : ona dua edin
7. muhlisîne : muhlis olarak, halis kılarak
8. lehu : ona
9. ed dîne : dîn
10. el hamdu : hamd
11. li allâhi : Allah için, Allah’a mahsus
12. rabbi : Rabb
13. el âlemîne : âlemler


AÇIKLAMA

1- “Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha bü­yük bir hadisedir.” Yani göklerin, yerin ve aradaki alemlerin, feleklerin, yıldızların ve insanlar için yaratılan diğer şeylerin var edilmesi, insanların nefislerinin gerek yoktan, gerekse ikinci kez (ahirette) yaratılmasından da­ha büyük ve azametli bir iştir. Bütün bunları yaratan, bunlardan daha kü­çük ve kolay şeyleri yaratmaya da tabiatiyle kadirdir. Burada, insanların kullandığı ölçekte bir kıyaslama ve takdirle anlatım vardır. Yoksa Allah Tealâ için yoktan var etmek de, yarattığı bir varlığa tekrar hayat vermek de aynıdır. Hal böyleyken öldükten sonra dirilmeyi nasıl inkâr edersiniz? Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı?” (Yâsîn, 36/81), “Gökleri ve yeri yaratan, bun­ları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye da kadir olduğunu görmediler mi? Evet, O her şeye kadirdir.” (Ahkaf, 46/33).

Ne var ki insanların çoğu, Allah’ın kudretinin azametini bilmiyorlar, bu kahredici hüccet karşısında düşünmüyorlar. Bu, Allah’ın kurdeti hak­kında burada zikredilen ilk delildir.

Daha sonra Allah Tealâ, gafil olan ve hakka karşı batıl iddialarla mü­cadele eden kimseler için bir misal zikretmekte ve onları köre benzetmek­te; düşünen, kötülüklerle mücadele eden kimseleri de, basiret sahibi olduk­ları için gözü görene benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Körle gören bir olmaz.” Yani hak karşısında batıl iddialarla mücadele eden kimse ile hakkın mücadelesini yapan bir olmaz. Allah’ın ayetleri ve beyanları hakkında düşünmeyen kâfir, bütün bunlar hakkında düşünen ve öğüt alan mümin ile bir olmaz. Bunlardan ilki, görme hassassiyetini kay­betmiş köre benzerken, ikincisi, gözleri açık olan ve gören kimseye benzer. Onun için de bu ikincisi, kâinat hakkında düşünür ve ibret alır. Körle gö­ren arasındaki fark açıktır.

“İman edip de iyi amellerde bulunanlarla, kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz?” Yani aynı şekilde, iman edip salih ameller­de bulunan iyi kimse ile küfür ve masiyet içinde bulunan kötü kimse de bir olmaz. Hal böyleyken insanlardan birçoğu ne kadar az düşünüyor, bu ör­neklerden ne kadar az ibret alıyor ve Rab’lerine itaatkâr iyi müminler ile Rablerinin emrine aykırı hareket eden facir kâfirler arasındaki farkın id­rakine ne kadar az varıyor?

Kıyametin varlığının imkânını gösteren delili beyan ettikten sonra Allah Tealâ, bunun hemen arkasından kıyametin kesin bir şekilde vuku bu­lacağını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

“O saat mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar.” Yani kıyamet günü gelmektedir ve onun gelişinde, ger­çekleşeceğinde asla şüphe yoktur. O halde buna seksiz, şüphesiz ve kesin bir şekilde iman edin. Ancak insanların çoğu -ki onlar kâfirlerdir- öldük­ten sonra dirilmeyi inkâr eder, hatta onun varlığını yalanlarlar. Çünkü on­ların anlayışlarında eksiklik ve kusur vardır ve akılları, hücceti idrak et­mekte zaaf içindedir.

Allah Tealâ, kıyametin hak ve doğru olduğunu ispat ettikten sonra, kı­yamet gününde kurtuluşu elde etmenin yolunu açıklamakta -ki o, Yüce Allah’a itaattir- ve şöyle buyurmaktadır:

“Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, hor ve hakir olarak cehenneme girecek­tir.” Yani Allah Tealâ haber vermektedir ki, eğer kul, kendisine dua ve hak­kıyla ibadet ederse, ona icabet edecektir. Zira aşağıda tahrici gelecek olan hadiste de buyurulduğu gibi, “Dua, ibadetin özüdür.” Dua, kendi başına bir ibadettir. Dua, menfaatin gelmesi ve zararın savuşturulması isteğidir. Allah’tan başkasına yapılan duanın hiçbir faydası yoktur. Zira duaya karşılık vermeye kadir olan, Allah Tealâ’dır. Kullarına, kendisine dua etmelerini emir buyuran, bizzat Yüce Allah’tır ve kendilerine, dualarına icabet edece­ğini de vaad etmiştir. O’nun vaadi ise haktır. Büyüklenerek, bir olan Allah Tealâ’ya dua ve ibadete tenezzül etmeyen kimseler, hor ve zelil kimseler olarak cehenneme gireceklerdir.

Bu ayet, dua ile kulluk emrini ve Allah’tan bir fazl-u kerem olarak kendilerine icabet edileceğine dair ilâhi vaadi ihtiva etmektedir. Yine bu ayet, büyüklük taslayarak Allah’a duaya tenezzül etmeyenler için de şid­detli bir tehdit içermektedir. Allah kerem sahibidir; kişi kendisine dua et­tiği zaman onun duasına icabet eder, aynı zamanda da kendisinin büyük lütfundan ve geniş mülkünden, muhtaç bulunduğu dünya ve ahiret işleri konusunda talepte bulunmayan kimselere de gazap eder.

İmam Ahmed, Edebü’l-Müfred’de Buhari, Hâkim ve Sünen sahipleri Tirmizi, Ebu Davud, Nesâî, İbni Mace ve daha başkaları, Nu’mân b. Beşîr (r.a.)’den şöyle rivayet etmişlerdir: “Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Dua, ibadetin kendisidir.” Sonra da Rasulullah (s.a.) şu ayeti okudu: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim…” Tirmizî de Enes b. Mâlik (r.a.)’den şöyle riva­yet etmiştir: “Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Dua, ibadetin özüdür.” An­cak bu rivayet zayıftır. Bir diğer hadiste de -ki sahihtir ve Hâkim tarafın­dan İbni Abbas’tan rivayet edilmiştir- Peygamberimiz “ibadetin en efdali duadır.” buyurmuştur.

İmam Ahmed ve Hâkim de Ebu Hureyre (r.a.)’den şöyle rivayet etmiş­lerdir: “Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Kim Allah’a dua etmezse, Allah ona gazap eder.” Yine İmam Ahmed ile Bezzâr’m naklettikleri bir diğer riva­yette de, “Kim Allah’tan istemezse, Allah ona gazap eder” buyurulmuştur.

Daha sonra Allah Tealâ, kudretine delâlet eden ve kullarına verdiği nimetlerin düşünülmesini isteyen başka deliller sıralamakta ve şöyle bu­yurmaktadır:

2, 3- “Allah sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için gündüzü yaratandır.” Yani Allah Tealâ, gece ile gündüzü, ardarda gelecek şekilde yaratmış; geceyi, soğuk ve karanlık bir zaman dilimi olarak dinlen­me, uyku, istirahat ve gündüz gerçekleştirilen hayatî faaliyetler için güç tazeleme zamanı, gündüzü de güneş vasıtasıyla aydınlık kılmıştır ki, ihti­yaçlar görülebilsin, maişet temin edilebilsin, ticarî, ziraî ve sınaî faaliyetler yürütülebilsin, yolculuklar yapılabilsin ve kulların maslahatı için bunlara benzer eylemler gerçekleştirilebilsin.

“Şüphesiz Allah, insanlara lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükret­mezler. ” Yani Allah Tealâ, gerek burada zikredilen nimetleri, gerekse hesa­ba gelmeyecek kadar sınırsız diğer nimetleri ile insanlara lütufkâr olandır. Ancak insanların çoğunluğu, bu nimetlere şükretmez ve bunları itiraftan geri dururlar. Bu ya -kâfirlerde olduğu gibi- bu nimetleri bilerek inkâr su­retiyle, ya da nimeti verene şükretme borcunda bulunduklarını düşünmeyip, ihmal etmek suretiyle olur ki bunu da cahiller yapar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hakikaten insan çok nankördür.” (Hacc, 22/66), “Doğrusu insan, çok haksızlık edendir, çok nankördür.” (İbrahim, 14/34), “İnsan, Rabbine karşı çok nankördür.” (Âdiyât, 100/6), “Kullarımdan şükre­den azdır.” (Sebe1, 34/13).

Daha sonra Allah Tealâ, kendisinin tek ve yegâne yaratıcı olduğunu, bu sebeple kulluğun da sadece kendisine yapılması gerektiğini belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:

4, 5- “İşte, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. O’ndan baş­ka hiçbir ilâh yoktur. Nasıl da çevriliyorsunuz?” Yani bütün bu zikredilen­leri yapan ve yaratan, bu nimetleri ihsan eden, mürebbi (gelişimini sağla­yan, yetiştiren, idare eden) ve müdebbir olan (çekip çeviren, belli bir düzen içinde hükmünü yürüten) Allah’tır. O’nun dışında başka bir Rab yoktur. Her şeyin yaratıcısı O’dur. Yaratma işinde kendisine herhangi bir varlık yardım etmiş değildir. O, kendisinden başka ilâh olmayan tek İlâh’tır. Böy­leyken O’na kulluk etmekten nasıl çevrilirsiniz, O’nu birlemekten nasıl yan çizer ve Allah’ı bırakıp da, kendisine bile ne fayda, na da zarar verebi­len o putlara nasıl ibadet edersiniz? O putlar ki, herhangi bir şey yaratma­ları sözkonusu değildir, tam tersine kendileri birer mahluktur!

Bu sapıklık, kadim bir hastalıktır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“İşte, Allah ‘ın ayetlerini kasten inkâr edenler de böyle çevriliyorlardı.” Yani Allah’tan başkasına kulluk suretiyle kendisini gösteren bu çevrilme ve dalâlet nasılsa, Allah’ın birliğini inkâr edenler, O’nun ayetlerini bile bile yalanlayıp yok sayanlar ve ellerinden herhangi bir hüccet ve burhan olma­dığı halde, sırf bilgisizliklerine ve hevalarına uyarak bu en sağlam ve doğ­ru yoldan sapanlar da aynen böyle dalâlete düşmüşlerdi.

Bu delillerin ardından Allah Tealâ, kudretine ve hikmetine vurgu ya­pan bir diğer delil daha eklemekte ve şöyle buyurmaktadır:

6, 7- “Allah arzı size durulacak yer, göğü de bina yapan…” Yani yeryü­zünü istikrar ve sebat yeri yapan O’dur. Orada binalar ve diğer şeyler yer­leşir. Canlılar orada yaşar ve ölür; onun üzerinde yürür ve her türlü tasar­ruf ve faaliyette bulunurlar. Yine O, göğü de, alem için korunmuş, sabit ve kaim bir tavan yapmıştır. O gök ne çöker, ne de yarılıp çatlar. Göğü de yıl­dız ve gezegenlerle süslemiştir.

Allah Tealâ, dış alemle ilgili bazı deliller (ki onlar, bu kâinatta insan dışındaki varlıklardır ve göklerle yerin durumu ile gece ve gündüzün duru­mu olmak üzere ikidir) açıkladıktan sonra, varlığını ve kudretini gösteren insanın kendisinden delillere geçmektedir ki, bunlar da insanın suretinin ihdası, güzelleştirilmesi ve insanın güzel şeylerden rızıklandırılması olmak üzere üçtür:

8, 9- “Sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi.” Yani sizi en güzel surette, en mütenasip şekilde ve emsalsiz bir kıvamda yarattı. Boyunuz ve diğer organlarınız birbiriyle orantılı ve maişet temini için gerekli muhtelif çalışma şekilleri için uygun. Yine O size, gerek yiyecek, gerekse içecek türlerinde en güzel ve leziz rızıklar ihsan etti.

“İşte Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” Ya­ni bu yüce sıfatlarla muttasıf olan ve bu değerli nimetleri ihsan eden, kendi­sinden başkasının Rabliğe lâyık” olmadığı Rab’dir! İnsanların ve cinlerin oluşturduğu alemlerin Rabbi olan Allah, ortağı, çocuğu ve eşi bulunmak gibi kendisine lâyık olmayan noksan sıfatlardan yüce ve münezzehtir.

Yüce Allah, Tevhid-i Rububiyet’i ispat ettikten sonra Tevhid-i Uluhiyet’in ispatına geçmekte ve şöyle buyurmaktadır:

10- “O diridir, O’ndan başka ilâh yoktur. Dini yalnız kendisine halis kılarak O’na yalvarın.” Yani evrende dilediğince iş gören ve bütün kâinatı evirip çevirebilen Allah Tealâ, zatî bir hayat ile diridir, bakîdir, fena bul­maz, Evvel’dir, Âhir’dir, Zahirdir, Bâtın’dır, ilâhlıkta tekdir. Dolayısıyla O’nun dışındaki herhangi bir varlık ilâhlığa lâyık değildir. Öyleyse, taat ve ibadeti yalnız kendisine halis kılarak, Onu birleyerek ve O’ndan başka ilâh olmadığını ikrar ederek O’na kulluk edin.

Hamd ve senaya, verdiği nimetler için şükredilmeye müstehak olan O’dur. Yüce Allah, hamdin nasıl yapılacağını kullarına emrederek ve öğre­terek şöyle buyuruyor:

“Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Yani hamdin sahibi, şükür ve senaya müstehak olan, melek, insan ve cinlerin oluşturduğu alemlerin rabbi O’dur. Bu cümle, haber cümlesi olmakla birlikte, içinde bir emri de barındırmaktadır. Yani Ona dua ve hamd edin.

İbni Cerir, İbni Abbas (r.a.)’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Kim “Lâ ilahe illallah” derse, arkasından da, “el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” de­sin.” Bunu söyledikten sonra İbni Abbas (r.a.) şu ayeti okumuştur: “Dini yalnız kendisine halis kılarak O’na yalvarın. Hamd, alemlerin Rabbine mahsustur.” İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud ve Nesâî, Abdullah b. Zübeyr (r.a.)’den şöyle rivayet etmişlerdir: “Rasulullah (s.a.), her namazın arkasından şöyle derdi: “Lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerike leh, lehu’l-mül-kü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadir, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh, lâ ilahe illallâhu velâ na’budu illâ iyyâhu, lehu’n-ni’metu ve lehu’l-fadlu, lehu’s-senâu’l-hasen, lâ ilahe illallâhu muhlisine lehu’d-dîn, velev kerihe’l-kâfirûn.” (Allah’tan başka ilâh yoktur, O tekdir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahustur ve O her şeye kadirdir. Günahlardan dönmeye ve kulluk görevlerini yerine getirmeye kuvvet ve kudret veren an­cak O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur ve biz, O’ndan başkasına kulluk et­meyiz. Nimet ve fazlu kerem O’nundur, güzel övgü O’na mahsustur. Dini yalnız kendisine halis kılarak Allah’tan başka ilâh bulunmadığını ilân ede­riz, kâfirler bundan hoşlanmasa da!”

Advertisements