48

٤٨

وَاتَّقُوا يَوْمًا لَاتَجْزى نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيًْاوَلَايُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَايُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَاهُمْ يُنْصَرُونَ

(48) Vetteku yevmel la teczi nefsün an nefsin şey’ev ve la yukbelü minha şefaatüv ve la yü’hazü minha adlüv ve la hüm yünsarun

Ve sakının öyle bir günden ki ödeyemez nefis başka nefse bir şey ve kabul edilmez kimseden şefaat ve alınmaz o kimseden bedelde ve onlara yardım da edilmez

(48) Then guard yourselves against a day when one soul shall not avail another nor shall intercession be accepted for her, nor shall compensation be taken from her, nor shall anyone be helped (from outside).

1. ve ittekû : ve sakının, çekinin
2. yevmen : gün
3. lâ teczî : karşılığı ödenmez
4. nefsun : bir nefs, bir kimse
5. an nefsin : nefsten, bir kimseden
6. şey’en : bir şey
7. ve lâ yukbelu : ve kabul olunmaz
8. min-hâ : ondan
9. şefâatun : şefaat, yardım
10. ve lâ yu’hazu : ve alınmaz
11. min-hâ : ondan
12. adlun : bir adalet, bir bedel, bir fidye
13. ve lâ hum yunsarûne : ve onlara yardım olunmaz

وَاتَّقُواsakının kiيَوْمًاgünden deلَا تَجْزِيödeyemeyeceğiنَفْسٌkimseninعَنْ نَفْسٍkimse içinشَيْئًاbir şeyوَلَا يُقْبَلُkabul edilmez مِنْهَاondanشَفَاعَةٌhiç bir şefaatوَلَا يُؤْخَذُve alınmazمِنْهَاondanعَدْلٌfidye deوَلَا هُمْ يُنصَرُونَkendilerine yardım da edilmez


SEBEB-İ NÜZUL

Müfessirlerin kaydettiklerine göre bu âyetin nüzul sebebi şudur: İsrail oğul­lan: ”Bizler Allah’ın oğulları, dostları ve peygamberlerinin çocuklarıyız ve ba­balarımız bize şefaatçi olacaklardır.” diyorlardı. Allah Tealâ da onlara, kıyamet günü onlardan fidyenin de şefaatlerin de kabul edilmeyeceğini bildirdi. Bir rivayette de onların “Bizler Allah’ın dostu olan İbrahim’in evlâtlarıyız. O, Allah’ın rızası için kes­meye yatırdığı İshak’ın babasıdır. Bize şefaat eder ve bizi azâbdan kurtarır.” dedikleri, babaları ile kimi kastettikleri açık olarak belirtilmiştir


AÇIKLAMA

Az önce nüzul sebebinde de görüldüğü gibi, bu ayet-i kerimeler Kitap Ehli hakkında özellikle de hahamlar ve rahipler hakkında nazil olmuştur. Bunlar insanlara hayrı emreder, İslâm üzere sebat göstermelerini söyler, kendileri terkederlerdi. Bu gerçekten şaşılacak, garip karşılanacak bir husustur. Bir işin yapılmasını emreden kimse, o hususta uyulacak örnek kişi olmalıdır. Bizzat o kişinin başkasına verdiği emri işlemek hususunda dikkatli ve çabuk davran­ması gerekir. Aksi takdirde çevresindeki insanları aydınlatırken kendisi yanıp duran bir kandilden başka bir şeye benzemezler. İşte bu ifadeler ile ağır bir şe­kilde azarlanmakta ve yaptıkları işlerin kötülüğü dile getirilerek onlara sitem edilmektedir. Ey Kitap Ehli! Hayrın bütün çeşitlerini ihtiva eden bir iyiliği in­sanlara emredip durduğunuz halde, kendinizi unutmanız size yakışır mı? Ni­çin başkasına verdiğiniz emirleri siz uygulamıyorsunuz? Üstelik siz Kitabı da okuyup duruyor, Allah’ın emirlerine karşı kusurlu hareket edenler hakkında o Kitap’ta bulunan tehditleri biliyorsunuz. Kendinize yaptığınızı akledip düşün­müyor musunuz? Niye uykunuzdan uyanıp körlüğünüze bir son vermiyor mu­sunuz?

Bu hitap her ne kadar Kitap Ehli’nden Yahudilere yönelik ise de, her dö­nemde diğer milletlere de bir hitaptır. Çünkü nazar-ı itibara alınması gereken, iniş sebebinin özel olması değil, lafzın genel olmasıdır. Böyle bir hastalığın te­davi yolu gerçek anlamıyla iman etmeniz, size kötülüğü emreden nefsinize kar­şı Allah’ın rızasına uygun işleri yapmak hususunda gerçek sabır ile ve namaz ile yardım dilemenizdir. Gerçek sabır Yüce Allah’ın yasak kılman arzulara kar­şı direnip de kendisini onlardan alıkoyan kimseler için hazırladığı, vadettiği güzel mükâfatları hatırlamakla olur. Namaz ile yardım dilemek ise, nefsi doğ­ruluk yolundan ayrılmamak hususunda eğitmek içindir. Her kim mükellefiyet­lerini yüklenmek, yerine getirmek hususunda nefsini masiyetlerden alıkoy­makta direnir (sabreder) ve namazında Rabbine münacaatta bulunur, günde beş defa Allah ile namazla ilişkilerini kurar ve sağlamlaştırırsa, başkalarına öğüt verme liyâkatini de kazanır. Doğruyu gösteren aklı ile doğru yoldan sap­manın tehlikelerini idrâk eder ve böylelikle kendisi için de kurtuluşu teminat altına alır. Çünkü ma’rûfü emretmek, açık bir iştir ve bu, bilenin görevidir. Bundan daha önemli bir görev ise, öğüt veren kimsenin o işi bizzat kendisinin yapmasıdır. Başkalarına vermiş olduğu emirlerden herhangi bir şekilde geri kalmamasıdır. Kur”ân-ı Kerîm’in bize naklettiğine göre Şuayb (a.s.) şöyle de­miştir: “Size yasakladığıma (ters düşerek) kendim size muhalefet etmek istemi­yorum.” (Hûd, 11/88).

Namaz emrine sımsıkı sarılmak, nefisleri Allah’a itaatle boyun eğen, onun şiddetli cezasından korkan, kalpleri iman ile mamur hale gelip Allah’ın  huzu­runa çıkıp onun önünde hesap vereceklerini tasdik eden huşu’ sahipleri dışın­dakilere ağır gelir. Bu şekildeki huşu sahipleri ruhlarını dinlendirmek, kalple­rine huzur kazandırmak, gönüllerini rahat ettirmek, huzursuzluklarını gider­mek için namaza koşarlar, işte peygamber efendimizin: “Gözümün nuru na­mazdır.”  bayrağı ile dile getirdiği durum budur.

Daha sahih olan görüşe göre, Yahudiler ile başkalarına emrolunmuş bulunan şeriatının öngördüğü şekliyle namaz olduğu bu bilindiği ve onların da şeriatın feri hükümlerine muhatap mükellef olmalarıdır. Çünkü onlara emrolunan Kur’an’ ı kerim de de görüldüğü gibi, rükû’uda kapsayan bir na­rı namazlarda açıkladığımız gibi rükû yoktur. ‘onlar ki… zannederler” buyruğunda kullanılan “zan”ı kavuşacağını zanneden (inanan) kimseye namazın ağır gelmeyecegini belitmektedir.  Allah’tan korkan takva sahipleri için bu nasıl ağır olur?  Kitab’ı okumakla birlikte kendilerine emrolunanları  azarlanmalarına sebep teşkil eden bir diğer husustur.

Yapılması istenilen şeyler ile ilgili verilen emir ve teşvikler alanında ilâhî hatırlatılması güzel ve yerindedir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitap Ehline atalarına da kendilerine de lütfettiği nimetleri tekrar tekrar hatırlat­ır,  onları kendilerinin dışında kalan ve çağdaşları olan diğer âlemlere üstün  aralarından peygamberler göndermiş olduğunu söylemiştir. Bu hitap yalnızca toplumun bütününe yönelik değildir. Aynı zamanda ayrı ayrı her ferde de yönelik bir hitaptır. Çünkü her kişi kendinden sorumludur. O bakımdan herkes ayrı ayrı takvanın dışında hiç bir şeyin kurtarıcı olmayacağı, kendisine yaptığı ameller dışında hiçbir şeyin fayda vermiyeceği dehşetlerle dolu olan bir gün olan kıyamet gününden korkmalıdır. O günde orada şefaatçilerin, aracıla­rın şefaati kabul olunmayacaktır. Bedel veya fidye ödemenin faydası olmaya­cak ve kusurlu hareket edenlerin azaba uğramaları önlenemeyecektir.

Advertisements