35

٣٥

وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِىَ نَفَقًا فِى الْاَرْضِ اَوْ سُلَّمًا فِى السَّمَاءِ فَتَاْتِيَهُمْ بِايَةٍ وَلَوْ شَاءَ اللّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلينَ

(35) ve in kane kebüra aleyke i’raduhüm fe inisteta’te en tebteğiye nefekan fil erdi ev süllemen fis semai fe te’tiyehüm bi ayeh ve lev şaellahü le cemeahüm alel hüda fe la tekunenne minel cahilin

eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geliyorsa eğer senin gücünde yetiyorsa yerin derinliğine ulaşacak bir tünel veya semaya çıkacak bir merdiven onlara bir mucize gelmesin Allah dileseydi onları hidayet üzerede toplardı o halde sakın cahillerden olma

(35) If their spurning is hard on thy mind, yet if thou wert able to seek a tunnel in the ground or a ladder to the skies and bring them a sign, (what good?). If it were Allah’s will, he could gather them together unto true guidance: so be not thou amongst those who are swayed by ignorance (and impatience)!

1. ve in kâne : ve eğer oldu ise
2. kebure : zor, ağır geldi
3. aleyke : sana
4. i’râdu-hum : onların yüz çevirmeleri
5. fe inisteta’te : o taktirde gücün yeterse
6. en tebtegıye : istemeye, aramaya
7. nefekan : bir tünel
8. fî el ardı : yerin içine
9. ev sullemen : veya bir merdiven
10. fî es semâi : semâya, gökyüzüne
11. fe te’tiye-hum bi : böylece, o zaman onlara getir
12. âyetin : bir âyet, mucize
13. ve lev şâe : ve şâyet dilerse, dileseydi
14. allâhu : Allah
15. le cemea-hum : elbette onları toplar
16. alâ el hudâ : hidayet üzere
17. fe lâ tekûnenne : artık sakın olma
18. min el câhilîne : cahillerden

وَإِنْ كَانَ كَبُرَ ağır geliyorsaعَلَيْكَ sanaإِعْرَاضُهُمْ onların yüz çevirmeleriفَإِنْ اسْتَطَعْتَ gücün yeterseأَنْ تَبْتَغِيَ ara kiنَفَقًا bir tünelفِي içineالْأَرْضِ yerinأَوْ yadaسُلَّمًا bir merdivenفِي السَّمَاءِ göğeفَتَأْتِيَهُمْ onlara getiresinبِآيَةٍ bir mucizeوَلَوْ شَاءَ dileseydiاللَّهُ Allahلَجَمَعَهُمْelbette onların hepsini toplardıعَلَى üzereالْهُدَى hidayetفَلَا تَكُونَنَّ o halde sakın olmaمِنْ الْجَاهِلِينَ cahillerden


SEBEB-İ NÜZUL

Ebu Salih’in İbn Abbâs’tan rivayetine göre el-Hâris ibn Amir ibn Nevfel, Kureyşlilerden bir grupla birlikte Hz. Peygamber (sa)’e gelmiş ve: “Ey Muhammed, diğer peygamberlerin, kavimlerine mucizeler getirdiği gibi sen de bize bir mucize getir. Bunu yaparsan sana iman ederiz.” demişler. Allah Tealâ’nın bir mucize göndermemesiyie de iman etmiyerek Efendimizden yüz çevirmiş, geri dönüp gitmişler. Bu durum kavminin imanı konusunda çok istekli olan Hz. Peygamber (sa)’e ağır gelmiş ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş.

AÇIKLAMA

Yüce Allah, kavminin kendisini yalanlaması, ona muhalefet etmeleri, çağ­rısından yüz çevirmek suretiyle ona acı tattırmaları dolayısıyla peygamberini teselli ile şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak onların söylediklerinin seni üzdü­ğünü biliyoruz.” Yani şüphesiz biz onların seni yalanladıklarını, senin de buna karşılık onlar için üzüldüğünü, biliyoruz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Bu söze iman etmiyorlar diye arkalarından üzülerek nerdeyse kendini helak edeceksin.” (Kehf, 18/6). Yüce Allah’ın, “O halde nefsin onlara karşı hasretlerle kıvranmasın.” (Fâtır, 35/8) buyruğu da Allah rasulüne teselli veren ayetlerden biridir.

Zahiren bu yalanlamanın menşei inat ve inkârdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar aslında seni yalanlamıyorlar…” Yani hakikatte onlar seni yalancılıkla itham etmiyorlar. Onların nazarında da sen dosdoğru ve güvenilir bir kimsesin. Senin yalan söylediğini, hainlik ettiğini tespit etmemiş­lerdir, fakat onlar hakka karşı inatlaşıyorlar. Bu şekilde engelleme ve yüz çevirmeleriyle de gerçekte o ayetleri reddediyorlar.

İbni Ebi Hatim, Ebu Yezid el-Medenî’den şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) Ebu Cehil ile karşılaştı, onunla tokalaştı. Adamın birisi ona şöyle dedi: Ne oluyor, ben senin bu dininden dönen ile (peygamberi kastediyor) tokalaştığını görüyorum? Ebu Cehil şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ben onun peygamber olduğunu biliyorum, fakat biz ne zaman Abdi Menafoğullarının ar­dından gittik ki şimdi (bu peygambere uyarak) onun arkasından gidelim? Daha sonra Ebu Yezid “Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat zalimler bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar” ayetini okudu.

Ebu Said ve Katâde şöyle der: Onlar senin Allah’ın rasulü olduğunu bil­dikleri halde yine de inkâr ediyorlar.

Müşriklerin takındıkları bu tavır, bütünüyle daha öne açıklanmış olan Ya­hudi ve Hristiyanların tavrının aynısıdır. Onların her birisi Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğunu gerçekten bilmekle birlikte, inat ederek, büyüklenerek ve insanlar arasındaki konumlarını korumak kastıyla hakka karşı duruyor ve direniyorlardı.

O bakımdan ey Peygamber, onlar için üzülme! Onların yalanlamalarına ve eziyet etmelerine, senden önceki peygamberlerin yaptığı gibi sabret. Nitekim onlar da senin gibi kavimlerinden eziyet görmüşlerdi. Ta ki Allah senin çaba ve gayretlerini kurtuluş ve galibiyet ile taçlandırsın. Senin davetini zaferle sonuç­landırsın ve seni yalanlayan düşmanlarından intikam alacağın noktaya getir­mek suretiyle en yüksek noktaya çıkarsın; tıpkı daha önceki şerefli rasullerine yardım ettiği gibi.

Daha sonra Yüce Allah, önceki peygamberlere yardım ettiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.)’e de yardım vaadini ve bu yardımı gerçekleştireceğini pekiştir­mek üzere şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur.” Yani Allah’ın vaadinde ve tehdidinde geriye kalmak, sözünde durmamak ve de­ğişiklik söz konusu olmaz. Allah’ın mümin kullarına dünya ve ahiretteki yar­dım vaadi yerine gelecek ve gerçekleşecektir. Kâfirlere olan tehdidi de mutlak surette gelip onları bulacaktır. Nitekim kelimelere dair açıklamalarımızda ben­zer bir takım ayet-i kerimelere de işaret etmiştik.

Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Eğer seni yalanlıyor­larsa şunu bil ki, senden önce de bir takım peygamberler yalanlanmıştır.” (Fâ-tır, 35/4); “Eğer seni yalanlıyorlarsa şunu bil ki, onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve Semûd (kavimlerini) de yalanlamışlardı.” (Hacc, 22/42)

Ayet-i kerime Resulullah (s.a.)’a teselli verip bütün peygamberler ve üm­metler hakkında yaygın bir şekilde geçerli bir sünneti ihtiva etmektedir. Pey­gambere düşen ise ancak Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi yapılan eziyetlere karşı sabretmek ve onların cahilliklerinden yüz çevirmektir: “Sen de azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret.” (Ahkâf, 46/35); “Onların söy­lediklerine sabret ve güzel bir şekilde onlardan ayrıl.” (Müzemmil, 73/10)

Gerçekten de sabrın etkisi ortaya çıkıp gerçekleşti. İslâm davası başarıya ulaştı, yeryüzünün doğusuna da batısına da yayıldıkça yayıldı. Yüce Allah, Rasulüne defalarca ardı arkasına sabrı emretmekle birlikte, bu gibi ayet-i keri­melerle tesellinin tekrarlanış hikmeti de ortaya çıktı. Çünkü geçmişlere uymak ve sabır için özel gayret göstermek, musibetlerin etkisini ve acısını hafifletir ve kurtuluşu müjdeler: “Muhakkak zorlukla birlikte bir kolaylık vardır ve şüphe­siz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6)

Daha sonra Yüce Allah sözlerinin değişikliğe uğramayacağını şu ayetiyle pekiştirmektedir: “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.” Yani andolsun bizler sana insanların peygamberleri yalanladıkları­nı, buna karşılık peygamberlerin sabredip daha sonra da Allah’ın kendilerine yardım ettiğini ifade eden geçmiş peygamberlere dair haberleri sana bildirmiş bulunuyoruz; yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Muhakkak biz pey­gamberlerimize ve müminlere dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacakla­rı günde yardım ederiz.” (Mü’min, 40/51); “Müminlere yardım edip zafere ka­vuşturmak ise üzerimizde bir haktır.” (Rum, 30/47)

Yardım ve zafer ise bu ayet-i kerimeden ve başkalarından da açıkça anla­şıldığı gibi, sahih iman ve müminlerin samimiyetlerinin bulunması kaydına bağlıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Allah kendi (di­nine) yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, Azîz’dir.” (Hacc, 22/40); “Ey iman edenler! Eğer Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz O da si­ze yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.” (Muhammed, 47/7)

Şanı yüce Allah, kavminin çağrısından yüz çevirmeleri sebebiyle Resulullah (s.a.)’ın kalbine dolan acı ve kederin etkisini ortadan kaldırmak ira­desiyle ona şöyle buyurmaktadır: “Eğer onların senden yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa…” Yani eğer onların senden yüz çevirmeleri sana ağır ve zor geli­yorsa, şayet kendin için yerin derinliklerinde bir tünel açıp onun içerisinde yol almaya ya da göğün boşluğunda bir merdiven kurup göğün üstüne bu merdi­venle çıkmaya ve bunun sonucunda onların sana teklif ettikleri ayetlerden (mucizelerden) birisini getirmeye gücün yetiyorsa, haydi bunu durmadan yap. Fakat sen ancak tarafımızdan gönderilmiş bir elçisin. Bizim irademiz olmaksı­zın hiç bir şey yapamazsın ve hiç bir peygamber de hiç bir zaman insanların yapamayacakları bir şeyi Allah’ın yardımı olmadıkça yapamaz.

Onların olmasını teklif ettikleri mucizeler, tıpkı Yahudilerin istedikleri gi­bi yerden pınar fırşkırtmak, gökten bir kitap indirmek ve benzeri şeyler hisse­dilir özellikte ve maddî bir takım mucizelerdi: Nitekim Yüce Allah onların is­teklerini naklederken şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz. Yahut senin hurmadan, asmalar­dan bir bahçen olsun da ortasından şarıl şarıl ırmaklar akıtacaksın, yahut id­dia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüreceksin, ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza topluca getireceksin veya altından bir evin olsun yahut gö­ğe çıkacaksın. Buna rağmen çıktığına da, üzerimize okuyacağımız bir kitap in­dirmediğin sürece iman etmeyiz.” De ki: Sübhanallah! Ben rasul olan bir insan­dan başka bir şey miyim ki?” (İsrâ, 17/9-13). Yani sen bir insansın. Diğer insan­ların yapamadıkları şeyi yapmaya, Allah’tan başkasının var edemeyeceği şey­leri var etmeye gücün yetmez.

Bütün bunlar Allah’ın meşietine bağlı olan şeylerdir. Yüce Allah onları hi­dayete iletmek isteseydi, meleklerde olduğu gibi, onlarda da imanı var eder ya­hut da peygamberlerin tebliğlerini kabul edip hakka boyun eğecek istidatta ya­ratırdı. Fakat Yüce Allah insanları birbirinden farklı, birbirinden değişik şekil­lerde yaratarak onları denemeyi dilemiştir. Nitekim bu hususta şöyle buyur­maktadır: “Eğer Rabbim dileseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi toptan iman ederdi.” (Yunus, 10/99); “Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar ihtilâf halinde böylece devam edip gideceklerdir; Rabbinin rahmetine nail olanlar müstesna. Esasen onları da bunun için yaratmıştır…” (Hûd, 11/118-119)

İbni Abbas Yüce Allah’ın, “Allah dileseydi muhakkak hepsini hidayet üzere toplardı” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Resulullah (s.a.), bütün insanla­rın iman etmelerini ve hidayet üzere kendisine uymalarını çokça arzuluyordu. Yüce Allah, Allah’ın ezelî ilminde ilk Zikir’de mutlu olacakları takdir edilmişle­rin dışında kimsenin iman etmeyeceğini ona bildirdi.

İşte ey Muhammed, artık Allah’ın insanın yaratılışındaki sünnetini ve ya­ratışını değiştirmenin imkânsız olduğunu bildiğine göre sakın bu hususta O’nun sünnetlerini bilmeyenlerden olmayasın! O bakımdan ilâhî hikmetin ge­rekli gördüğü bu sünnetlere muhalif olabilecek şeyler hakkında dikkatle düşün (ve bu muhalif şeyleri isteyen bilgisizlerden olma)!

Advertisements