241

٢٤١

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقينَ

(241) ve lil mütallekati metaum bil ma’ruf hakkan alel müttekiyn

Boşanan kadınların meşru bir şekilde faydalanma hakkı (vardır) takva ehli için üzerlerine hak olan bir vazifedir

(241) For divorced women maintenance (should be provided) on a reasonable (scale). This is a duty on the righteous.

1. ve li el mutallakâti : ve boşanmış kadınlar
2. metâun : meta, faydalanılan eşya, mal vs.
3. bi el ma’rûfi : marufla, iyilikle, örf ve adete uygun
4. hakkan : hak
5. alâ : üzerine
6. el muttekîne : takva sahipleri

وَلِلْمُطَلَّقَاتِboşananlar için vardır مَتَاعٌbir geçimlikبِالْمَعْرُوفِörfe uygun bir şekilde حَقًّاbu bir haktırعَلَى الْمُتَّقِينَmuttakîler üzerine


SEBEB-İ NÜZUL

“Kendileriyle temas etmediğiniz, yahut kendilerine bir mehir kesmediğiniz kadınları boşamışsanız bunda üzerinize bir vebal yoktur. Onları, zengin olan kudretince, darda olanınız da halince olmak üzerema’rûf bir fayda ile faydalan­dırınız. Bu, muhsinler üzerine bir borçtur.” (Bagarah, 2/236) âyeti nazil olunca birileri: “Eğer ihsanda bulunmak istersem yaparım, boşadığım hanımıma infakta bulunurum, yok bunu istemezsem yapmam.” çünkü Allah bu âyet-i kerime ile ona infakta bulunmayı benim istememe bıraktı dediler de bunun üzerine Allah Tealâ “Boşanan kadınların da meşru şekilde faydalanmaları haklarıdır ki bu, Allah’tan takva üzere olanlara bir vazifedir.” âyetini indirdi.


AÇIKLAMA

Aranızdan ölümü yaklaşanların ve geriye bırakacakları hanımlarına sene sonuna kadar evde sürekli olarak faydalanmalarını vasiyet etmeleri bir görevdir. Bu süre zarfında evden çıkartılmazlar yahut evde kalmalarına engel olun­maz. Buna göre dul eşe vefat eden kocasının malından tam bir yıl süre ile nafa­ka hakkı doğar. Mirasçıların da kocası vefat etmiş olan bu hanımı sene geçme­den evinden çıkarmamaları ve nafakasını engellememeleri gerekir. Acaba bu vücub ve bağlayıcılık mı yoksa müstehaplık mı ifade etmektedir? Bu hususta ilim adamlarının iki görüşü vardır.

1- Cumhurun görüşü: İslâmın ilk dönemlerinde Arapların konu ile ilgili adetlerine uygun olarak kocası vefat etmiş kadının iddeti tam bir yıl idi. Daha sonra bu hüküm Nisa süresindeki mirasa dair ayet-i kerime ile ve tilâvet itiba­riyle daha önce gelen, fakat nüzul itibariyle bundan sonra inmiş bulunan: “İçi­nizden vefat eden kimselerin bıraktıkları zevceleri kendiliklerinden dört ay on gün beklerler.” (Bagarah, 2/234) ayeti ile nesh edilmiştir. Buna göre kocasının ölümü dolayısıyla kadının beklemesi gereken iddet bir yıl yerine dört ay on gündür ve mirasta tespit edilen hakkını da alır. İbni Cerîr et-Taberî ise Hem-mam b. Yahya’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Katâde’ye Yüce Allah’ın, “içinizden vefat edip de geride zevceler bırakacaklar eşlerinin çıkarılmayarak bir yılına kadar metâlandırılmalarını vasiyet etsinler.” ayeti hakkında soru sordum, bana şöyle dedi: Önceleri kocası vefat eden hanımın kocasının malından evinden çıkmadığı sürece bir yıl süre ile süknâ (kocasının meske­ninde kalma) ve nafaka hakkı vardı. Daha sonra bu, Nisa süresindeki buyruk­la nesh edildi. Kadın için bilinen bir miras payı tespit edildi ki, bu eğer kocanın çocuğu varsa 1/8, yoksa 1/4’dir. İddeti ise 4 ay 10 gün olarak tespit edildi. Buna dair de Yüce Allah,”İçinizden vefat edenlerin bıraktıkları zevceleri kendilikle­rinden dört ay, on gün beklerler…” diye buyurdu. İşte bu ayet-i kerime de daha önce nazil olmuş ayet-i kerimede yer alan bir sene ile ilgili iddeti nesh etmiştir.

2- Eski müfessirlerden Mücâhid ile Ebu Müslim el-Isfahânî’nin görüşüne göre ise bu ayet-i kerimenin hükmü sabittir, ondan herhangi bir şey nesh edil­miş değildir. Râzî de Tefsirinde bu görüşü tercih etmiştir.

İbni Cerîr, Mücahid’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kocası vefat etmiş bulunan kadının iddeti ile ilgili olarak iki ayet-i kerime nazil olmuştur. Birisi Yüce Allah’ın, “İçinizden vefat eden kimselerin bıraktıkları zevceleri kendilikle­rinden dört ay on gün beklerler.” ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerime daha önce­den geçmiştir. Bu hususta nazil olan diğer ayet-i kerime ise (tefsirini yapmakta olduğumuz) bu ayet-i kerimedir. Birinci ayet-i kerime, kocasının akrabaları ya­nında iddet bekleyen kadın hakkında olup bu süre iddet beklemesi vacip (farz)dir. Daha sonra Yüce Allah, “İçinizden vefat edip de geride zevceler bıraka­caklar… Azîz’dir, Hakîm’dir.” buyruğunu indirdi. (Müeâhid devamla) der ki: Allah bununla yedi ay yirmi gün daha bekeyerek senenin tamamlanmasını emret­ti. Bu bir vasiyettir. Kadın dilerse bu vasiyet süresi içerisinde meskende kalır, dilerse çıkıp gider. İşte Yüce Allah’ın, “Çıkarılmayarak… şayet çıkarlarsa… size bir vebal yoktur.” buyruğu bunu ifade etmektedir. Ancak iddet olduğu gibidir.

Yani bu iki ayet-i kerimenin iki ayrı duruma hamledilmesi gerekmektedir. Şayet kadın vefat etmiş kocasının evinde ve malında kendisine nafakada bulu­nulmasını tercih edecek olursa, beklemesi gereken iddet bir yıldır. Aksi takdir­de onun iddeti 4 ay 10 gündür. Bu görüşe göre iddetin kesin olarak yerine geti­rilmesi gereken bir süresi vardır ki bu da asgarî süredir, bir de muhayyer bıra­kılan bir süresi vardır ki bu da azami süredir.

Ebu Müslim ise şöyle demektedir: Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Sizden vefat edeceği vakit geriye hanımlar bırakacak olanlar, şayet bir yıl nafaka ile bir yıl süknâyı zevcelerine vasiyet etmiş iseler, fakat eşleri bundan önce evle­rinden çıkıp kocaların vasiyetlerine muhalefet ederlerse ve bu çıkışları Yüce Allah’ın kendileri için tayin etmiş olduğu süre kadar ikametten sonra olursa artık ma’rûf bir şekilde olmak şartıyla yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur. Çünkü onların bu vasiyet gereği bir yıl süre ile kalmaları lazım (bağlayıcı) de­ğildir. Devamla der ki: Buna sebep ise şudur: Araplar Cahiliye döneminde tam bir yıl süre ile nafaka ve süknâyı vasiyet ederler, kadın da bir yıl süre ile iddet beklerdi. Yüce Allah bu ayet-i kerimede bu takdire göre bunun vacip olmadı­ğını beyan etmektedir. Böylelikle ortada nesih söz konusu olmaz.

Fukahâya gelince: Ebu Hanife, Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre bu du­rumdaki bir kadın için dört ay on günlük süre boyunca kocasının terikesinden karşılanmak üzere kocasının evinde ikameti gerekmez. Nerde isterse iddetini orada bekler. Malik’in görüşüne göre ise eğer mesken kocanın mülkü ise veya kocası meskenin kirasını vefatından önce ödemiş ise, kadının iddet süresince kocasının evinde ikameti gerekir. Buna sebep ise Fürey”a ile ilgili şu hadis-i şe­rifti: bunu Malik Muvatta’ adlı eserinde Kat b. Ucre’nin kızı Zeyneb’den riva­yet etmektedir. Buna göre Malik b. Ziya’ın kızı Furey’a ki Ebu Said el-Hudrî (r.anhuma)’nin kızkardeşidir kendisine şunu bildirmiştir. Resulullah (s.a.)’in yanma gelerek Hudre oğulları arasında bulunan ailesinin yanına dönmeyi iste­di. Çünkü kocası, kaçmış birtakım kölelerini takib etmek üzere yola çıkmıştı. Nihayet el-Kaddûm denilen bir yere vardıklarında onlara yetişti, fakat köleleri onu öldürdüler. Furey’a dedi ki: Resulullah (s.a.)’e giderek Hudre oğulları ara­sında bulunan aile halkının yanına gitmek istediğimi söyledim. Çünkü kocam bana mülkiyetine sahip olduğu ikamet edeceğim bir ev ve nafaka bırakmamış­tı. Resulullah (s.a.): “Olur” dedi. Bunun üzerine ben de ayrılıp gidecek oldum. Nihayet odada olduğum sırada Resulullah (s.a.) bana seslendi veya benimle il­gili emir vererek yanına çağırılmamı istedi Bana dedi ki: “Nasıl söylemiştin?” Ben ona kocam ile ilgili durumu ifade eden olayı tekrar anlattım. Şöyle buyur­du: “Kitap vadesini dolduruncaya (iddetin tamamlanıncaya) kadar evinde bek­le.” Ben de evde dört ay on gün iddet bekledim. (Furey’a devamla) dedi ki, Os­man b. Affan halifeliği döneminde bana haber gönderdi ve bu konuyu sordu; ben ona durumu haber verince buna göre hüküm verdi.

Ayet-i kerimenin geri kalan kısmının tefsirine gelince:

İddetin bitmesinden önce evden kendi istekleriyle çıkacak olurlarsa, ey va­siyeti yerine getirmek ile muhatap olan mirasçılar! Şer”an ve âdeten ma’rûf olan işleri yapmalarından dolayı sizin için bir vebal yoktur. Evden çıkmak, dü­nürlüğe gelenlere görünmek, süslenmek ve evlenmek gibi. Ancak bu, şeriata aykırı bir şekilde olmasın. Zira artık sizin onlar üzerinizde bir velayetiniz yok­tur. Allah asla mağlup edilemeyecek olan ve kendisine muhalefet edenleri ceza­landıran Azîz’dir, bütün hususlarda kullarının maslahatlarını dikkate alan hikmeti sonsuz Hakîm’dir.

Daha sonra Yüce Allah, genel olarak boşanan kadınlar için mut’anın ge­rektiğini beyan etmekte ve mut’anın kendisi ile ister zifafa girilmiş olsun, ister girilmemiş olsun, boşanan bütün kadınlar için meşru’ kılındığını haber ver­mektedir. Mut’a ya kan kocanın üzerinde ittifak edecekleri veya hakim tarafın­dan takdir edilecek bir maldır. Bu husus Allah’tan korkan, Allah’ın cezasından çekinen takva sahipleri üzerinde bir haktır; yani onların bir vazifesidir.

Mut’a Emri Vücub mu Yoksa Mendupluk mu İfade Eder:

Az önce fukahanın görüşlerini açıkladık. Bunun özeti şudur: Burada veri­len mut’a emri, cumhura göre müstehab, Şafiîlere göre vaciptir. Bu İbni Abbas, İbni Ömer, Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî ve tabiînden başkalarının görüşüdür. Malikîler ise şöyle demektedirler: Mut’a boşanmış bütün kadınlar için müste-haptır. Mehri tespit edilmiş ve duhûlden (ilişkiden) önce boşanan kadın bun­dan müstesnadır. Şafiîler der ki: İster duhûlden önce, ister sonra boşanan bü­tün kadınlara mut’a vaciptir. Bundan tek istisna mehri tespit edilmiş ve kendi­siyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadındır. Hanefîlerle Hanbelîler ise orta yollu bir görüş beyan ederler: Mut’a, mehri tayin edilmemiş ve kendisi ile ger­değe girilmeden önce boşanan kadın lehine vacip; diğer boşanmış kadınlar hak­kında ise müstehaptır. Kocası vefat etmiş kadın için ise mut’a söz konusu değil­dir; çünkü boşanmış kadınlar hakkında nas varit olmuştur.

Bence tercihe değer olan görüş, Şafiîlerle onlara uygun görüş belirtenlerinkidir. Çünkü bu ayet-i kerime ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister girilmemiş olsun, boşanmış bütün kadınlar lehine mut’ayı tespit etmektedir. Buna göre Yüce Allah önce mut’ayı söz konusu etmekte ve daha sonra kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın lehine bunu tespit veya vacip kıl­makta; burada ise bütün boşanmış kadınlar için mut’ayı genel bir hak olarak ortaya koymaktadır. O halde bu, özel bir ifadeden sonra umumî bir ifadedir. İbni Cerîr”in rivayetine göre de İbni Zeyd şöyle demiştir: Yüce Allah’ın, “Onla­rı metâlandırınız. Eli geniş olan halince, fakir olan da halince, ma’rûf ile uy­gun bir şekilde (metâlandırınız). Bu ihsan edenler üzerine bir haktır.” (Baka­ra, 2/236) buyruğu nazil olunca adamın birisi: İyiliği ister yaparım ister yap­mam deyince Yüce Allah, “Boşanan kadınların da ma’rûf bir şekilde metâ’landırılmaları haklarıdır. Bu takva sahipleri için bir vazifedir.” buyruğunu indirdi.

Buna göre ister haksızca, ister usandığından, bıktığından, isterse de zora koşarak boşayan kimse aleyhine mut’a vermesi hükmü verilir. Bu hüküm Said b. Cübeyr ve Şafiîlerin görüşü esas alınarak verilir; ya da “haksızca yapılan bo­şamaya karşılık verilen bedel” adı ile bu mut’a verilir. Bu da kocanın fakirlik ya da zenginlik durumu miktaruıca olur. İşte bu görüş, maslahatı gerçekleşti­rir ve zalimce yapılan bir boşama dolayısıyla kadına gelen zararı bertaraf eder, boşamaları da azaltır.

Boşanan kadınların dört durumu söz konusudur:

1- Mehri tespit edilmiş olan ve kendisiyle gerdeğe girildikten sonra boşa­nan kadına, tespit edilen bütün mehri verilir. Çünkü Yüce Allah’ın, “Onlara verdiklerinizden bir şey almanız sizin için helâl olmaz.” (Bagarah, 2/229); “Eğer bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak isterseniz, öbürüne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile, ondan hiç bir şey almayınız.” (Nisa, 4/20) ayetleri bunu ge­rektirmektedir. Böyle bir kadının beklemesi gereken iddet ise üç kur’dur.

2- Kendisiyle gerdeğe girilmemiş olan ve mehri de tespit edilmeden boşa­nan kadına boşayan erkeğin varlığına göre mut’a verilmesi icap eder, böyle bir kadının mehir hakkı yoktur. Çünkü Yüce Allah’ın, “Kendileri ile temas etmedi­ğiniz veya kendilerine mehir takdir etmemiş olduğunuz hanımları boşarsanız üzerinize vebal yoktur.” (Bagarah, 2/236) buyruğu bunu gerektirmektedir, böyle bir kadının iddet beklemesi gerekmez.

3- Mehri tespit edilmekle birlikte kendisiyle gerdeğe girilmeden boşanan kadının, tespit edilen mehrin yansını almak hakkıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mehrini tespit etmiş olduğunuz hanımları temas etmeden önce boşarsanız tayin ettiğinizden yarısı onlarındır.”(Bagarah, 2/237). Böyle bir kadı­nın iddet beklemesi de gerekmez.

4- Kendisiyle gerdeğe girildiği halde mehri tespit edilmemiş boşanan kadı­nın, yakın akrabasından ve ailesi arasından asabe olanların mehri mislini -gö­rüş ayrılığı söz konusu olmaksızın- almak hakkı vardır. Çünkü Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “O halde onlardan hangisiyle faydalandı iseniz, o kadınlara takdir edilen şekilde mehirlerini veriniz.” (Nisa, 4/24). Bazılarının görüşüne gö­re bunun anlamı şudur: Eğer mehir tespit edilmemiş ise, onların mehirlerini takdir yoluna giderek ödeyiniz; demektir.

Advertisements