4

٤

وَاِذَا رَاَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ اَجْسَامُهُمْ وَاِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَاَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللّهُ اَنّى يُؤْفَكُونَ

(4) ve iza reeytehum tu’cibuke ecsamuhum ve in yekulu tesma’ likavlihim keennehum huşubun musennedetun yahsebune kulle sayhatin ‘aleyhim humul’aduvvu fahzerhum katelehumullahu enna yu’fekune
Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider eğer konuşurlarsa sözlerini dinlersin sanki onlar dayanmış keresteler gibidir sanırlar her gürültüyü kendi aleyhlerine bunlar düşmandırlar onlardan korunuver Allah onları kahretsin nasıl da dönüyorlar?

(4) When thou lookest at them, their exteriors please thee and when they speak, thou listenest to their words. They are as (worthless as hollow) pieces of timber propped up, (unable to stand on their own). They think that every cry is against them. They are the enemies so beware of them. The curse of Allah be on them! How are they deluded (away from the Truth)!

1. ve izâ : ve o zaman
2. raeyte-hum : onları gördün
3. tu’cibu-ke : seni hayran bırakır, senin hoşuna gider, beğenirsin
4. ecsâmu-hum : onların cisimleri, bedenleri, vücut yapıları
5. ve in : ve eğer, ise
6. yekûlû : söylerler, konuşurlar
7. tesma’ : dinlersin
8. li kavli-him : onların sözlerini
9. keenne-hum : sanki onlar gibi
10. huşubun : kütükler
11. musennedetun : bir tarafa dayalı, yaslanmış
12. yahsebûne : zannederler
13. kulle : her zaman, her seferinde
14. sayhatin : sayha, yüksek ses, gürültü
15. aleyhim : onlara, üzerlerine, aleyhlerine
16. hum(u) : onlar
17. el aduvvu : düşman
18. fe ahzer-hum : artık onlardan sakının
19. kâtele-hum(u) : onları öldürsün, helâk etsin, kahretsin
20. allâhu : Allah
21. ennâ : nasıl
22. yû’fekûne : çevriliyorlar, döndürülüyorlar

وَإِذَا zamanرَأَيْتَهُمْonları gördüğünتُعْجِبُكَhoşuna giderأَجْسَامُهُمْkalıplarıوَإِنْ يَقُولُواkonuştuklarındaتَسْمَعْ dinleyesin gelirلِقَوْلِهِمْsözleriniكَأَنَّهُمْhalbuki onlarخُشُبٌ keresteler gibidirمُسَنَّدَةٌdayandırılmışيَحْسَبُونَsanırlarكُلَّ herصَيْحَةٍ çağrıyıعَلَيْهِمْkendileri aleyhindeهُمْ onlarالْعَدُوُّdüşmandırlarفَاحْذَرْهُمْbu yüzden sakın onlardanقَاتَلَهُمْonları kahretsinاللَّهُ Allahأَنَّى nasıl daيُؤْفَكُونَdöndürülüyorlar


AÇIKLAMA

Allah Tealâ münafıkların Rasulullah’a (s.a.) geldikleri zaman, aslında inanmadıkları halde inandıklarını söylediklerini haber vererek şöyle bu­yurdu:

“Münafıklar sana geldiği zaman “Şehadet ederiz ki sen muhakkak ve mutlak Allah’ın peygamberisin.” dediler. Allah da bilir ki sen elbette ve el­bette O’nun peygamberisin. Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.” Yani, ey Allah’ın Rasulü, Abdullah b. Übey ve arka­daşları gibi münafıklar sana geldikleri ve meclisinde bulundukları zaman müslüman olduklarını söylerler ve kalplerle dillerin uyum içinde olduğu bir şahitlik sergileyerek “Senin Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik ederiz.” derler. Allah biliyor ki mesele onların dediği gibidir, yani sen bütün insanlara gönderilmiş bir peygambersin. Ancak Allah Tealâ şahitlik eder ki on­lar “şahitlik ederiz.” sözlerinde yalancıdırlar. Çünkü onlar söylediklerinin sahih ve doğru olduğuna inanmıyorlar. Dilleriyle söyledikleri ile kalplerindeki arasında uygunluk yoktur. İşte bunun için Allah Tealâ onların kalplerindekini ortaya çıkardı, onları yalanladı. Onların şahitlikleri gerçekte şa­hitlik değil idi. Dolayısıyla buna şahitlik demelerinde de yalancı idiler.

Sonra Allah Tealâ söylediklerini ispat etmek ve doğru olduklarına in­sanları ikna etmek için yeminler ettiklerini haber vererek şöyle buyurdu:

“Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler ve Allah’ın yolundan saptılar. Şüphesiz onların yaptıkları şeyler ne kötüdür.” Yani onlar diğer kâfirlere tatbik edilen öldürme, esir alma ve mallarını ganimet sayma gibi hüküm­ler kendilerine de tatbik edilmesin, canlarını ve mallarını ölümden, esir ol­maktan ve ganimet olmaktan kurtarsın diye yalan yeminlerini kalkan ve perde yaptılar. Onların gerçek yüzünü bilmeyen bazı insanlar da onlara aldandılar, onları müslüman zannettiler ve birçok insana zarar verebilecek olan yaptıkları bazı hususlarda onları takip ettiler. Zira onlar, peygamber­lik hakkında kendilerinden sadır olan birtakım şüpheye düşürme ve kara­lama hareketleri sebebiyle bu insanları imandan, cihattan ve salih amel­lerden alıkoydular. Münafıkların yaptıkları bu Allah yolundan çevirme ve nifak hareketleri şüphesiz çok çirkindir.

Bu ayet onların şu iki büyük cürmü işlediklerine delildir: Yalan yere yemin etmeleri ve insanları İslâm’a girmekten ve Allah yolunda cihad et­mekten alıkoymaları. İşte onların fiillerinin kabih ve çirkinlikle vasfedilmesinin sebebi budur.

Sonra Allah Tealâ onların bu tavrının sebeplerini zikrederek şöyle bu­yurdu:

“Bu onların (önce) iman edip sonra inkâr eder görünmeleri sebebiyledir. Bu yüzden kalplerinin üstüne mühür basıldı. Onun için onlar anlamazlar.” Yani şu zikredilen yalan, İslâm’dan çevirmeleri ve amellerinin çirkin olma­sı, onların iman etmiş gibi görünüp gerçekte inkâr üzere devam etmeleri sebebiyledir. Bu inkârları yüzünden Allah kalplerini mühürledi, artık o kal­be iman girmez, o kalp hakkı bulamaz ve oraya hiçbir hayır giremez. Bu yüzden onlar kendileri hakkında uygun ve olgun olan şeyleri de anlayamaz.

Rasulullah’ın (s.a.) ve peygamberliğinin doğruluğuna delâlet eden de­lilleri de kavrayamaz ve idrak edemez oldular.

Sonra Allah Tealâ onların dış görünüşlerinin ne kadar aldatıcı olduğu­nu beyan ederek şöyle buyurdu:

“Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider. Söylerlerse sözlerini dinlersin. Onlar dayanmış odunlar gibidir.” Yani onlara baktığın zaman cisimlerindeki endam, güzellik ve parlaklık sebebiyle dış görünüşleri hoşuna gider, konuştukları zaman sözlerini dinlemek hoştur, konuşmalarının fesa­hati, düşüncelerinin halâveti ve dillerinin selâsetinden dolayı sözleri hak ve doğru zannedilir. Onlar duvara dayanmış içi boş kütükler gibidir. “Onla­rı gördüğün zaman” ayetindeki kişilerden maksat Abdullah b. Übey ve Kays’ın iki oğlu Muğis ve Cedde’dir. Bunlar endamlı ve yakışıklı olmaları sebebiyle görünüşleri sizin hoşunuza gidebilir. Abdullah b. Übey boylu poslu, parlak ve fasih konuşan bir adam idi.

“Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşman onlardır. O halde onlardan sakın. Allah kahretsin onları. Nasıl olup da döndürülüyorlar!” Yani münafıklar görünüşleri güzel ve iri yapılı olmalarına rağmen son de­rece zayıf, kof ve korkaktırlar. Aşırı korkaklıkları, ruhen boş olmaları ve iç­ten hezimeti kabullenmiş kişiler olmaları sebebiyle, her sesi, duydukları her gürültüyü, her olayı kendi başlarına geliyor zannederler. İşte bunlar azılı düşmanlardır, onların tuzaklarından sakın, hiçbir sırrını onlara açma, çünkü bu münafıklar senin kâfir düşmanlarının casuslarıdır. Allah onlara lanet etsin, rahmetinden uzak kılsın, onları helak etsin. Nasıl da haktan yüz çeviriyorlar, onu bırakıp inkâra meylediyorlar.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: “Size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün, korku gidince ise, mala düşkünlük göstererek sizi keskin dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir. Bunun için Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’a göre kolaydır.” (Ahzab, 33/19)

Ahmed b. Hanbel’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Münafıkları tanıtan birkaç alâmet vardır. Bunlar: Se­lâmları lanet, yiyecekleri çalıp çırpma, ganimetleri kaçırmadır. Mescidlere istemeyerek giderler, namaza sonunda gelirler, kibirlidirler, ne kimseye ısı­nırlar ne de kimse onlara ısınır.”

Advertisements