281

٢٨١

وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فيهِ اِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفّىكُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

(281) vetteku yevmen türceune fihi ilellahi sümme tüveffa küllü nefsim ma kesebet vehüm la yuzlemun

Öyle bir günden sakının ki o günde Allah’a döndürüleceksiniz sonra herkese tamamen ödenecek (dünya da) ne kazanmışsa kendisine ve onlar hiçbir zulme uğramayacak

(281) And fear the day when ye shall be brought back to Allah. Then shall every soul be paid what it earned, and none shall be dealt with unjustly.

1. ve ittekû : ve sakının
2. yevmen : bir gün
3. turceûne : döndürüleceksiniz
4. fî-hi : onun içinde, onda
5. ilâ allâhi : Allah’a
6. summe : sonra
7. tuveffâ : vefa edilir, tam olarak (tamamen) ödenir
8. kullu : hepsi
9. nefsin : nefs, kişi
10. : şeyler
11. kesebet : kazandı
12. ve hum : ve onlar
13. lâ yuzlemûne : zulmedilmezler, haksızlığa uğramazlar


SEBEB-İ NÜZUL

. Öyle bir günden sakının ki o gün Allah ‘a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara hiç haksızlık edilmiyecektir.

İbn Abbâs’tan muhtelif kanallardan gelen rivayetlere göre Kur’ân*dan en son nazil olan âyet budur.  İbn Cureyc, Efendimiz (sa)’in bu âyetin nüzulünden sonra sadece dokuz gün yaşadığını kaydederken bu âyetin bir Cumartesi günü nazil olduğu­nu, Peygamber Efendimiz (sa)’in de bir pazartesi günü vefat ettiğini söyler.  Bu rivayet yanında Hz. Peygamber (sa)’in bu âyetin nüzulünden sonra yedi gün, sadece üç saat, 21 gün, 81 gün yaşadığı rivayetleri de vardır.

Hz. Ömer’den gelen rivayetle İbn Abbâs’tan gelen rivayet arasını te’lif et­mek mümkün. Bu sûrede “Ey iman edenler…” (âyet: 278) ile başlıyan âyetten bu 281. âyete kadar olan âyetler hep faiz hakkında olup bu sonuncu da sanki o âyetlerin bir müeyyidesi konumunda olarak onların bir tamamlayıcısı gibidir ve hepsinin birlikte nazil olmaları hiç de uzak bir ihtimal değildir.


AÇIKLAMA

Faiz alıp mala olan sevgileri ve hevalarıyla amelleri sebebiyle faizi helâl görenlerin, insanların mallarını batıl yolla, emek ve gayret olmaksızın yiyenle­rin ızdırap, huzursuzluk, vicdan azabı, çalışmaya ve dünyaya dalıp gitme açı­sından misalleri, şeytanın kendilerini sar*aya düşürdüğü, cinlerin çarptığı, sar”a ile telef ettiği kimselerin durumuna benzer. Bunlar ayrıca ahirette kabir­lerinden diriliş ve amellerinin görülmesi için kalkacakları vakit, hareketleri iti­bariyle daha çok dengesiz ve daha çok düzensiz ve ağır olacaklardır. Buna se­bep ise faiz yoluyla yedikleri haram malın kendilerine vereceği ağırlıktır. Bu, ayağa kalkıp doğrulmak istedikleri her seferinde tökezleyip düşmek suretiyle diğer insanlardan ayrı bir özellikte olmalarına sebep olacaktır. Bu manzara son derece acıklı ve ürkütücüdür. Çağdaş dünyada kapitalist faizci düzenin se­bep olduğu sarsıntı, huzursuzluk, çalkantı, sinirsel ve ruhsal hastalıkların da delilidir.

Müfessirlerin çoğunluğu Yüce Allah’ın, “Riba yiyenler… kalkarlar” buyruğundaki “kalkmanın” kıyamet gününde kabirlerinden dirilmek ve amellerinin karşılığını görmek için kalkmak olduğu kanaatindedirler. Bu gibi kimselerin belirgin özelliği kabirlerinden ancak şeytanın bir kimseyi sar’aya düşürüp dav­ranışlarının düzenini bozduğu haldeyken bu halin kalkması gibi kalkmaktır. İbni Abbas -İbni Ebi Hatim’in rivayetine göre- şöyle demiştir: “Faiz yiyen kimse kıyamet gününde boğulan bir deli olarak diriltilecektir.”

Bazıları da (İbni Abbas, İkrime, Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Katade ve Mukatil b. Hayyân) “Bunlar kıyamet gününde… kalkarlar” demekle yetinmiş­lerdir. “Kalkma* kelimesinin kullanılması bir işin yapılmasında çalışmanın en belirgin alâmetlerinden oluşundan dolayıdır.

Bunun sebebi ise, yanlış düşünüp batıl tasarılarıyla faizi alışveriş gibi anlamalarıdır. Yani borcun vadesi geldiği vakit vade sonunda alınan faiz fazlalığı, akdin başındaki bizzat ana bedel gibidir, derlerdi. Çünkü Araplar ancak bu faiz türünü biliyorlardı. Alacaklarının vakti geldi mi borçluya, “ya borcunu öde, yahut da faiz ver” yani borcun miktarını artır derlerdi. Yüce Allah bunu kendilerine haram kıldı. Diğer bir ifade ile, bir malı satmak caiz olduğu gibi, ihtiyaç zamanında “Ne diye bir dirhem alıp kolaylıkla ödeyebileceğin vakit iki dirhem ödemen uygun olmasın? Her ikisinde de fazlalık sebebi birdir, bu da va­dedir” diyorlardı.

Yüce Allah, “Allah alışverişi helâl, ribayı haram kılmıştır” şeklindeki hak buyruğu ile onların görüşlerini reddetti, kıyaslarının fasit bir kıyas olduğunu açıkladı. Yani alışveriş ancak ihtiyaç için yapılır. Alışveriş karşılıklı bir deği­şimdir, onda bir aldatma yoktur. Faiz ise ihtiyaç içerisinde bulunanın ihtiyacını mutlak bir sömürüdür. Faizin karşılığında bir bedel veya bir ivaz yoktur Bu bakımdan onların kıyaslan tutarsızdır. Yiyecek bir şey satın alıp hemen onun bedelini ödeyen kimse, o satın aldığı şeye yemek, tohumluk, hayat ve bedenini korumak maksadıyla bir şekilde faydalanma yoluyla yararlanmak için ihtiyaç duyar. Faiz alan kimse ise karşılıklı bir bedel akdi yapmamaktadır. O herhangi bir karşılık olmaksızın ödeme vadesi gelince borcun ana parasından ayrı bir fazlalık da almaktadır. Hatta bugünkü bankalar işlemleriyle üst üste yığılan veya mürekkep faizleri toplamakla cahiliye dönemi uygulamalarına benzer uy­gulamalarda bulunmaktadır. Onlar faiz aldıkları gibi yıllar geçtikçe faizin de faizini alırlar. O bakımdan banka hisselerine sahip olan kimseler kat kat faiz yer oldular. Bu fazlalığı ve ona bağlı olan diğer fazlalıkları almak ise çok büyük bir günahı gerektiriri zulümdür.

Faizin haram olduğu hükmü kendisine ulaşıp da daha önce yaptıkların­dan vazgeçenlerin cahiliye döneminde bu yasaktan önce almış oldukları geçmiş faizleri kendilerinindir. Affedilmesi yahut hakkında adaletle hükmedilmesi, kı­yamet gününde sorumluluğunun kaldırılması Allah’a kalmış bir iştir. Her kim haram kılmışından sonra faiz almaya geri dönerse artık o, cezayı ve cehennem ateşinde ebedî kalmayı hak etmiştir. Burada “ebedî kalış”tan kasıt ise, bunu yapan kişi mümin ise onun bunu yaptığı için uzun süre orada kalacağını bildir­mektir. Yaptığı işin ne kadar büyük olduğunun ifade edilmesi için bu tabir kul­lanılmıştır.

Daha sonra Yüce Allah faizin zararlarına ve faizin etkisini yok ettiğine dikkat çekmektedir. Allah faizin bereketini giderir. Gerçekte ve vakıada onu arttırmaz, onu çoğaltmaz. Zahiren faiz sebebiyle mal artış gösterse bile sonun­da o kaybolup yok olmaya gitmektedir. Sadakaya gelince, Allah onu artırır, be­reketlendirir, sevabını kat kat verir. Dünyada sadaka hiç bir zaman bir malı eksiltmez. Allah sadaka veren kimseye alış veriş yahut arazisinin, malının ve­ya eşyasının bedelinin yükselmesiyle onun yerine daha hayırlısını verir. Ahirette ise sadaka veren kişi amelinin sevabını kat kat alır. Sadakadaki manevî çoğalma görülür hallerinden birisi de, sadaka veren kişinin Allah nezdinde de insanlar tarafından da sevilen bir kisme olmasıdır. Böyle bir kimse kıskanılmaz, ona buğzedilmez, malı çalınmaz ve ona eziyet edilmez. Faizin bereketinin giderildiğinin görülür hallerinden birisi ise, faizcinin Allah nezdinde de insan­lar tarafından da buğzedilen, sevilmeyen bir kimse olmasıdır. Herkes onu kıs­kanır. Eğer hoşlanılmayacak bir durumla karşılaşırsa herkes buna sevinir. Herkes onun uğursuz ve kötü akıbetini bekler. Bu faizcilerde gözlemlenen bir husustur. Bunlar ellerindeki malları çabucak yok ederler. Sağlık ve servetlerindeki akıbetleri ise son derece kötü olur. Belli bir süre zengin gibi görünseler da­hi, sonunda fakirlik çoğu zaman onları perişan eder. Buharî ve Müslim Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) şöyle buyur­du: “Her kim helâl bir kazançtan bir hurma kadar bir şey sadaka verirse ki, yü­ce Allah ancak helâl ve temiz olanı kabul eder, Allah onu sağ eliyle kabul eder. Sonra o sadakayı sizden herhangi bir kimsenin tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür, ta ki bir dağ kadar olana dek.”

Sadakanın artışı böyledir. Faize gelince: Ayet-i kerime onun bereketinin giderilmesinden başka Allah’ın faiz alanı cezalandıracağını ve ona buğzedeceğini, haramları işleyip onları helâl kabul etmekte ısrar eden hiç bir kimseden razı olmayacağını, oldukça nankör yani Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri inkârda aşırı giden ve bunu sürdüren, Allah yolunda o malından infak etmeyen kimseye buğzedeceğini de beyan etmektedir. Ayrıca Yüce Allah gü­nah ya da masiyetleri işlemeye dalıp giden ve zor durumda olanların ihtiyaçla­rını fırsat bilip sömüren her günahkâra da buğzeder. İşte bu, faizin ne kadar büyük bir cürüm olduğunu ve faizin esasen Müslümanların değil, kâfirlerin bir işi olduğunu ilân edip haber vermektedir.

Daha sonra Yüce Allah -Kur”an-ı Kerim’de âdet olduğu üzere- günahkâr kâfirlerin işlerini salih müminlerin işleri ile karşılaştırmaktadır. Böylelikle iki kesim arasındaki fark açıkça ortaya çıksın ve bu inkarcının bu işten vazgeçme­sini, bu emre riayet etmesini daha bir hissettirsin. Bu maksatla Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah’ı, Rasulünü, kendilerine gelen emir ve yasakları tasdik ederek ihtiyaç sahiplerini gözetip zor durumda olanlara mühlet vermek suretiyle ruhlarını ıslah ederek salih amel işleyen mümine rabbini hatırlatıp namazı dosdoğru kılan, fakirliğin yükünün hafifletilmesinde ve bir takım in­sanların sevgisini kazanmakta katkısı bulunan farz zekâtlarını veren kimseler için, işlerini görüp gözetmekle onları himaye eden Rableri katında hazırlanmış eksiksiz sevapları vardır. Onlar gelecekten korkmazlar ve geride bıraktıklarına da üzülmezler.

Yüce Allah’ın salih amellerin kapsamına girmekle birlikte özellikle namaz ve zekâtı zikretmesi onların önemini göstermektedir. Çünkü bunlar amelî iba­detlerin en büyük rükünlerindendirler.

Faiz yiyenler ile salih amel işleyen müminlerin görecekleri karşılıklar ara­sında, bu karşılaştırmadan sonra faizini terk etmeye ve onun çeşitli etkenlerin­den kurtulmaya dair açık emirler gelmektedir. Bu emrin muhtevası şudur: Ey her türlü harama aykırı olan imana sahip olanlar! Emirlerini terk, yasaklarını işlemek karşılığında Rabbinizin verdiği cezadan kendinizi uzak tutunuz. Halen insanlardan almanız gereken arta kalan faizi bırakınız. Eğer gerçekten mümin kimselerden iseniz, sakın ha faizli ilişkilere girmeyiniz, aksi takdirde kâmil imana sahip müminler olamazsınız. Çünkü iman itaat ve emirlere bağlı­lıktır. İsyan ile birlikte iman olmaz. İman bir barış, bir rahmet, bir sevgi, bir görüp gözetmedir. Faiz alıp verme ile iman olmaz; çünkü faiz tamahtır, zulüm­dür, sömürüdür, insanî kardeşliğe aykırıdır. Daha sonra Yüce Allah bu emre aykırı hareket etmeye dair tehdidinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:

Eğer faizi ve faizden arta kalanı terk etmeyecek olursanız şüphesiz o vakit Allah’a ve Rasulüne karşı savaş açmış olursunuz. Yani sizler O’nun şeriatı dışı­na çıkmış düşmanlarının durumuna düşersiniz. İşte “bilin” buyruğunun anla­mı budur. Allah’ın savaşı, faizcilere Allah’ın gazabı ve onlardan alacağı intika­mıdır. Dünyada onları zarara sokar, ahirette de cehennemde azaba mahkûm eder. Resulullah (s.a.)’ın savaşı ise ona düşmanlık etmektir. Allah’a ve Rasulü­ne savaş açan bir kimse, Allah’ın şeriat ve hükümlerini çiğnediği için kendisiy­le savaşılmayı hak eder.

Şayet Allah’ın emrine uyarak faizden vazgeçerseniz, o takdirde yalnızca ana mallarınızı alma hakkını kazanırsınız. Ne fazla ne eksik. Faiz almakla kimseye zulmetmeyiniz, mallarınızdan eksiğini almakla da zulme uğramayınız.

Daha sonra Yüce Allah borcunu ödeme gücünü bulamayan, zor durumda kalan kimseye mühlet vermeyi emrederek şunları vurgulamaktadır:

Eğer ödeme zorluğu çeken bir fakir ile muamelede bulunup bu kimse be­lirlenen sürede borcunu ödeme imkânını bulamazsa, ona rahatlıkla ödeyebile­ceği vakte ve bolluk zamanına kadar mühlet verin, süre tanıyın. Ta ki borcunu ödeme imkânını bulabilsin. Nitekim Resulullah (s.a.), Müslim ve başkalarının Ebu Hureyre’den naklettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Bir mü­minin sıkıntısını açan kimsenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Zorluk içerisinde olan kimseye kolaylık sağlayan kimseye Allah dünyada da ahirette de kolaylık verir.” Burada geçen zorluktan kasıt, mal bulamamaktan dolayı çekilen darlıktır.

Şayet ödeme zorluğu çeken kimseye veya borçluya borcun tümünden ya­hut bir kısmından onu ibra etmek suretiyle tasaddukta bulunursanız, bu sizin mühlet vermenizden, vadeyi ertelemenizden daha hayırlıdır. Allah katında da­ha çok sevabı gerektirir; eğer sizler bunun hayırlı olduğunu bilirseniz. Bir şeyi bilen bir kimse ise gereğince amel eder. Bu buyruk ödeme zorluğu çeken borç­luya karşı hoşgörülü olmaya teşvik mahiyetindedir. Çünkü böyle davranmak bir dayanışma, destekleme ve karşılıklı merhametin ifadesidir. Nitekim Hz. Peygamber, Buharî, Müslim ve Nesaî’nin Ebu Musa’dan gelen rivayetlerinde şöyle buyurmaktadır: “Müminin mümine karşı durumu bir yapı gibidir. Biri ötekinin gücüne güç katar.” Yine Hz. Peygamber Tahavî’nin el-Hasîb’den riva­yetine göre şöyle buyurmuştur: “Ödeme zorluğu çeken bir kimseye mühlet tanı­yanın tanıdığı her bir günü karşılığında bir sadakası olur.” Daha sonra şöyle dedi: Her gün için o borcun misli sadaka vermiş gibi olur. Resulullah (s.a.) devamla buyurdu ki: Borç vadesi gelinceye kadar her bir gün için bir sadaka, eğer vade geldikten sonra yine ona mühlet verilirse her bir gün için o borcun misli bir sadaka vermiş kadar ecri vardır.”

İmam Ahmed de İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: ” Buyur­du ki: “Duasının kabul edilmesini, sıkıntılarının giderilmesini isteyen bir kimse darlık içinde olan bir kimsenin sıkıntısını gidersin.” Müslim, Ebu Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Sizden öncekilerden bir adam hesaba çekil­di. Hayrına bir şey bulunmadı, ancak onun insanlarla beraber oturup kalktığı biliniyordu ve zengin bir kimse idi. Çocuklarına (veya kölelerine) ödeme zorluğu çekenleri bağışlamalarını emrederdi. Yüce Allah dedi ki: Böyle bir davranış göstermek ondan çok bize yakışır. Haydi onu affediniz.” Ebul-Yesâr (Ka’b b. Amr)’ın rivayet ettiği uzunca bir hadiste -Ahmed ve Müslim’in rivayetine göre-Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinlemiş: “Ödemekte zorluk çekene mühlet tanıyan yahut onun borcunu indiren kimseyi Allah kendi gölgesinde barındı­rır.” Ödeme zorluğu çeken kimseye süre tanımak, kolaylıkla ödeyebileceği bir zamana kadar borcunu ertelemektir. Borcunu düşürmek ise, zimmetindeki ala­cağını kaldırmaktır.

Daha sonra Yüce Allah genel olarak takvalı olmayı emretmekte, kulları­nın kıyamet gününde kendilerini hesaba çekeceğine dikkatlerini çekmekte, takva sahiplerinin akıbetini belirterek, dünya ve dünyadaki malların zeval bu­lacağını hatırlatmaktadır. Bunun muhtevası da şöyledir: Yüce Allah’ın huzuru­na döndürüleceğiniz çok büyük bir günden korkunuz, sakınınız. O günde işle­diklerinizden dolayı sizi hesaba çekecek, hayır ya da şer olsun kazandıklarını­zın karşılığını verecek. Hayra karşılık size sevap vereceği gibi, şerre karşılık da cezalandıracak. Herkese hayır ya da şer olsun kazandığının karşılığını vere­cektir. O günde size zulmedilmez, sevabınız eksiltilmez, cezanız arttırılmaz. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Kıyamet gününe ait adalet terazile­rini koyarız. Hiç bir kimseye hiç bir şeyle zulüm olunmaz. Bir hardal danesi ağır­lığınca bile olsa biz onu getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 21/47).

İbni Cübeyr dedi ki: “… bir günden korkun” ayeti, Resulullah (s.a.)’ın vefa­tından dokuz gün önce nazil oldu. Bundan sonra ise herhangi bir şey nazil ol­madı. İbni Cübeyr ve Mukatil ise, yedi gün önce derler. Üç gün yahut üç saat (kısa süre) önce indiği de rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber de, “Bu ayeti faiz ayeti ile borç ayeti arasına koyunuz” buyurdu.

İbni Ebî Hatim de Said b. Cübeyr’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kur’an-ı Kerim’in tümü arasında en son nazil olan “… günden korkun” ayeti­dir. Resulullah (s.a.) bu ayetin nüzulünden sonra dokuz gün daha yaşadı, sonra da Rebiülevvel ayının  12. günü (Pazartesi) vefat etti.

Nesaî ve başkaları da Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Kur’an-ı Kerim’den en son nazil olan, “Kendisinde Allah’a döndürüleceğiniz bir günden korkun” ayet-i kerimesidir. Bu ayetin nüzulü ile Peygamber (s.a.)’in ve­fatı arasında otuz bir günlük bir süre vardır.

Faizin Haram Kılınma Aşamaları:

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de faizi, içkiyi haram kıldığı gibi dört yerde ha­ram kılmıştır. Aynı şekilde bu haram kılma dört aşamadan geçmiştir. Bunlar­dan birincisi Mekke’de, diğeri ise Medine’de inen buyruklarda gerçekleşmiştir:

1- Mekke’de Yüce Allah, “Artış göstersin diye faiz türünden insanlara ver­diğiniz, Allah katında artmaz.” (Rum, 30/39) buyruğunu indirmiştir. Bu buy­ruk Mekke’de inen şarap ile ilgili şu ayet-i kerimeye tekabül etmektedir: “Hur­ma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de içki çıkarır ve güzel bir rızık edinir­siniz.” (Nahl, 16/67). Her iki ayet-i kerimede haram kılmaya bir hazırlık, buna üstü kapalı bir ifade ve ondan sakınma zorunluluğuna bir işaret vardır.

2- Daha sonra Yüce Allah Medine’de kendilerine haram kılındığı halde fa­iz yiyen ve bu masiyetleri sebebiyle Allah’ın kendilerini cezalandırdığı Yahudi­lerin uygulamalarını anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine yasak­lanmış olmasına rağmen faiz almaları…” (Nisa, 4/161). Bu da içkinin haram kılmışında ikinci aşamayı temsil eden şu buyruğu andırmaktadır: “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından daha büyüktür.” (Ba­kara, 2/219). Her iki ayet-i kerime de haram oldukları hususunda bir uyarma, buna dair bir ifade, bu emre aykırı hareket edenin cezalandırılacağına dair ilân vardır.

3- Daha sonra Yüce Allah kat kat oluncaya kadar artıp duran aşırı faizi yasaklamaktadır. Bu ise cahiliye döneminde görülen faiz uygulamasıdır: “Ey iman edenler! Faizi kat kat yemeyin…” (Âl-i İmran, 3/130) Bu da içkinin haram kılınış aşamalarından üçüncü aşamaya benzemektedir: “Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayınız…” (Nisa, 4/43) Her iki ayette de cüz’î ve açık bir yasaklama vardır. Şu kadar var ki bu ayette yasaklanan cahiliye dönemi faizi olup aşırı faiz şekli yasaklanmaktadır. İçkiyi yasaklayan ayet-i kerimede de namaz kılınmak istendiği zaman sarhoşluk ve­rici şeyin alınması cüz’î olarak yasaklanmaktadır.

4- Daha sonra hem faizi hem de içkiyi kesinlikle haram kılan buyruklar gelmektedir. Faize dair ayet-i kerimede Yüce Allah alacaklının sermayesinden fazla olan her şeyi yasaklamaktadır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, faiz­den kalanı da bırakın. Eğer müminler iseniz…” ve diğer ayetler. İçki ile ilgili ayete gelince, Yüce Allah bütün hallerde ondan uzak durmayı emretmektedir: “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın murdar işlerinden­dir. Artık onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90).

Yüce Allah’ın, “Ve faizi haram kıldı” buyruğunda “er-riba” kelimesinin ba­şında yer alan “elif, lâm” cins içindir. Yani Allah riba türünü haram kılmıştır.

Yoksa bu “elif, lâm” cahiliye dönemi faizi veya nesîe (vadeli) faizini ihtiva eden ve yalnızca o dönem için bilinen (mahud) faizi ifade etmemektedir. Nas, mutlak ifadesiyle bütün riba türlerini haram kılmaktadır. Tıpkı “Allah alışverişi helâl kılmıştır” buyruğundaki bütün alışveriş türlerini mubah kıldığı gibi.

Advertisements