27

٢٧

تُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(27) tulicül leyle fin nehari ve tulicün nehara fil leyl ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayy ve terzüku men teşaü bi ğayri hisab

geceyi gündüze katarsın gündüzü de geceye katarsın ölüden diriyi çıkarırsın diriden de ölüyü çıkarırsın dilediğini de rızıklandırırsın hesapsız

(27) “Thou causest the Night to gain on the day, and thou causest the day to gain on the night thou bringest the living out of the dead, and thou bringest the dead out of the living and thou givest sustenance to whom thou pleasest, without measure.

1. tûlicu el leyle : geceyi sokarsın
2. fî en nehâri : gündüzün içine
3. ve tûlicu en nehâra : ve gündüzü sokarsın
4. fî el leyli : gecenin içine
5. ve tuhricu el hayya : ve canlıyı çıkarırsın
6. min el meyyiti : ölüden
7. ve tuhricu el meyyite : ve ölüyü çıkarırsın
8. min el hayyi : canlıdan
9. ve terzuku : ve rızıklandırırsın
10. men teşâu : dilediğin kimseyi
11. bi gayri hısâbin : hesapsız


AÇIKLAMA

Müşriklerle Necranhların heyeti gibi Kitap Ehli senin çağrını kabul et­mekten yüz çevirecek olurlarsa ya Muhammed, sen mülkün mutlak maliki, mutlak emir sahibi olan Allah’a sığın, ona yönel ve de ki: Allah’ım! Ey Mülkün mutlak maliki! Mutlak egemenlik ve saltanat yalnız senindir. Mahlûkatmda mutlak tasarruf sahibi sensin. Sen hikmetine uygun olarak işleri çekip çevirir­sin; veren de sensin, vermeyen de sensin. Sen mülkü ve peygamberliği kullanndan kime dilersen ona verirsin. Kullarından kimden dilersen de mülkü çe­kip alırsın. Nitekim Arap kavminden Kureyşli, ümmî, Mekkeli, peygamberle­rin sonuncusu, insanların ve cinlerin tümüne Allah’ın elçisi olarak Hz. Mu-hammed’i göndermekle, İsrailoğulları’ndan peygamberliği çekip aldın.

Mülk sahibi olmaktan zahiren anlaşılan ve hatıra ilk gelen mutlak salta­nat ve işlerdeki tasarruf yetkisidir. Yani, şanı Yüce Allah’ın işleri çekip çevir­mekte ve kâinattaki dengeyi gerçekleştirmekte mutlak egemenlik sahibi oldu­ğudur.

Allah dilediği kimseye Hz. Hud ile Hz. Lût gibi ya yalnızca nübüvvet verir ya da geçmiş çağımızdaki hükümdarlar gibi yalnızca mülk ve hükümdarlık ve­rir ya da aralarında Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın da bulunduğu İbrahim so­yundan gelenlere olduğu gibi, mülkü de nübüvveti de birlikte verir: “Biz ger­çekten İbrahim hanedanına da Kitab’ı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de vermişizdir.” (Nisa, 4/54). İşte bu şekilde Yüce Allah dilediğine pey­gamberlik verir. Nitekim, “Allah peygamberliği nereye bırakacağını (kime vere­ceğini) çok iyi bilendir.” (En’am, 6/124) ve “Onların kimini kimine nasıl üstün kıldığımıza bir bak.” (îsra, 17/24) diye buyurmuştur.

“Kimi dilersen onu aziz edersin, kimi dilersen zelil edersin.” Aziz ve zelil ol­manın bir takım görünür şekilleri ve etkileri vardır. Bu yalnızca mal veya mülk sahibi olmaya bağlı değildir. Nice hükümdar vardır ki zelildir, nice zengin vardır ki hakirdir. Nice zengin vardır ki fakirdir. Ümmetin sayısının çokluğuna, azlığı­na itibar edilmez. Mekke’de müşrikler, Medine’de Yahudiler ve Arap münafıklar peygambere karşı az sayıdaki mümin topluluğa karşı çokluklanyla gururlanı­yorlardı; fakat bunun onlara hiç bir faydası olmadı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar, eğer Medine’ye dönersek elbette ki daha aziz olan daha zelü olanı oradan mutlaka çıkartacaktır, derler. Halbuki izzet Allah’ındır, Rasu-lünündür, müminlerindir. Fakat münafıklar bilmezler.” (Münafikun, 63/8).

Bütünüyle hayır yalnızca senin kudretin elindedir. Sen kendi iradene göre o hayırda dilediğin şekilde tasarrufta bulunursun. O halde olmuş ya da olacak her şeyde ya kişinin kendisine veya topluma hayır ve nimet vardır. Hayırda serde, her şeyde mutlak kudret sahibisin. Her şey senin elindedir, her şeyi sa­na havale etmişizdir. Biz sana güvenip dayanmaktayız.

Hayır da şer de hepsi Yüce Allah’ın kudretinde olmakla birlikte, özellikle hayrın söz konusu edilmesi, nübüvvet ve hükümdarlığın bir kavimden bir baş­ka kavme, bir kişiden bir diğer kişiye değiştirilmesi suretiyle sözü geçen husus­lara uygun düşmesinden dolayıdır.

Hayır zaferi, ganimeti, aziz olmayı, makam ve mevkiyi, mal ve serveti ve buna benzer insanın arzulayıp tutkun olduğu sair şeyleri kapsar: “Ve gerçekten o hayır (mal) sevgisine pek tutkundur.” (Adiyat, 100/8).

Eksilterek ve artırarak geceyi gündüze sokup birisinin ötekini kısaltması, daha sonra bunların mutedil (eşit) hale gelmesi, arkasından birinin diğerinden alarak aralarında farklılığın ortaya çıkması, sonra da tekrar mutedil hale gelmeleri de ilâhî kurdetin, mülk ve azametinin tam anlamıyla ortaya konulması­nın tecellilerindendir. Bazı bölge ve zamanlarda aradaki fark oldukça uzayabi­lir. İşte ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerinde, sene boyunca ve coğrafî bölgelerin durumuna göre gece ve gündüzün uzunluk ve kısalıkları değişip durmaktadır. Gecenin altı ay, gündüzün de altı ay olduğu bölgeler de vardır. Gündüz on sekiz veya yirmi saat olduğu yerler de vardır. Bazı bölge ve zaman­larda güneş, batışından bir saat ve bundan biraz daha uzun bir süre sonra do-ğabilmektedir. Zaman tayini işi bütünüyle Yüce Allah’ın elindedir. Nitekim Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hal­buki arz bütünüyle kıyamet gününde onun kabzasıdır. Gökler ise onun sağ eliy­le durulmuştur. O şirk koştuklarından münezzeh ve çok yücedir.” (Zümer, 39/67). Yer üzerine gece ve gündüzü sarıp dolayacak şekilde yuvarlak yaratan O’dur: “Geceyi gündüze buruyor, gündüzü de geceye doluyor.” (Zümer, 39/5). Bu­rada geçen et-tekvir (mealde “bürümek ve dolamak”) bir şeyi yuvarlak, bir ci­sim üzerine sarmak demektir. Yüce Allah güneşi geceye delil kılmıştır.

Rabbim! Sen ölüden diriyi çıkartırsın. Ya çekirdekten hurmayı, taneden ekini, nutfeden insanı çıkardığın gibi maddî bir şekilde, yahut da cahilden alim, kâfirden mümin çıkardığın gibi manevî bir şekilde bunu yaparsın.

Diriden ölüyü de maddî ve manevî şekilde çıkartırsın; hurma ağacından çekirdeği, kuştan yumurtayı, alimden cahili, müminden kâfiri çıkarttığın gibi.

Ve sen dilediğine hesapsız rızık verirsin. Yani istediğin kimseye hesaba sığmayacak şekilde mal ve mülk verirsin. Yorulmadan ve çaba harcamadan  Göklerin ve yerin hazineleri yalnız senindir. Hikmet, irade ve meşietine uygun olarak başka bir takım kimselerin de rızkını kısarsın.

Yüce Allah’ın, “Hesapsız” ifadesi darlık vermeksizin ve kısmaksızın, adeta verdiğini hesaba katmadan veren kimse hakkında kullanılır ve “O hesapsızca verir” demeye benzer.

Aynı şekilde sen Arap olmayanlardan mülkü alıp Müslümanlara vermeye kadirsin. İsrailoğullanndan peygamberliği alıp Araplara vermeye de kadirsin.

Advertisements