66

٦٦

وَكَذَّبَ بِه قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَكيلٍ

(66) ve kezzebe bihi kavmüke ve hüvel hakk kul lestü aleyküm bi vekil

senin kavmin onu yalanladı o hak olduğu halde de ki ben sizin üzerinize vekil değilim

(66) But thy people reject this, though it is the truth. Say: not mine is the responsibility for arranging your affairs

1. ve kezzebe : ve yalanladı
2. bi-hî : onu
3. kavmu-ke : senin kavmin
4. ve huve : ve O
5. el hakku : hak, gerçek
6. kul : de, söyle
7. lestu : ben değilim
8. aleykum : sizin üzerinize
9. bi vekîlin : bir vekil

وَكَذَّبَ yalanladıبِهِ onuقَوْمُكَ kavmin deوَهُوَ halbuki oالْحَقُّ haktırقُلْ de kiلَسْتُ ben değilimعَلَيْكُمْ sizin üzerinizeبِوَكِيلٍ vekil


AÇIKLAMA

Ey Peygamber! Bu inatçı müşriklere de ki: Allah üzerinize değişik şekille­riyle azabı indirmeye kadir olandır. Lût kavmi ve Fîl ashabının başına geldiği şekilde sizin de üzerinize taş yağdırabilir. Kimi zaman da Hicr (Medine ile Şam arasındaki bir vadidir) ashabı olan Semud kavminin başına geldiği gibi helak edici şiddetli ses olan sayha ile, Nuh kavminin başına gelen tufan ile, kimi za­man ayaklarınızın altında zelzele, volkan patlaması ve geçmiş zamanlarda gö­rülmüş bulunan Karun’da olduğu gibi yerin dibine geçirmek suretiyle size azap edebilir. Bazan da sizin işinizi karıştırır, içinden çıkılmaz hale getirir ve sizleri değişik nevaların peşinden fırka fırka bölüp ayrılığa düşürebilir. Sizin her bir fırkanız bir liderin arkasından gider ve ona taraftarlık edebilir. Onların birbirlerine katılıp karıştırılmalarının anlamı ise, aralarında savaşın baş göstermesi, savaş ve çarpışmalarla birbirlerine girip karışmalarıdır. İbni Abbas’tan nakledildiğine göre “üstünüzden” ifadesinden kasıt, sizin yöneticileri­nizden demektir. “Ayaklarınızın altından” ifadesinden kasıt ise köleleriniz ve ayak takımınızdan demektir.

Taberî der ki: Bence bu hususlarda konu ile ilgili iki tevilden (açıklama şeklinden) daha uygun olanına göre  üstlerinden gelecek azaptan kasıt, taş yağdırılması veya tufan veya buna benzer üstlerinden üzerlerine gelen azap türleri, ayaklarınızın altından gelecek azaptan kasıt ise, yerin dibine geçiril­mek ve benzeri azaplardır. Çünkü Arapların anlatım üslûbunda bilinegelen şu ki, üst ve ayakların altı birbirinden farklıdır. Eğer İbni Abbas’tan bu hususta yapılan rivayetin (ikinci tevilin) sahih bir şekli varsa da sözün tevili hususun­da anlaşmazlığa düşüldüğü takdirde açıklamanın daha yaygın olana ve çoğun­lukla görülene göre yapılması diğerlerinden daha doğru ve uygundur. Bu konu­da, kabul edilmesi gerekli ve böyle bir yaklaşıma mani bir delil bulunmadığı sürece böyle davranmak gerekir.

Ben de Taberî’nin görüşünü destekliyorum. Çünkü ifadenin zahiri onun, bilinen ve yaygın anlaşılma şekline göre kabul edilmesini göstermektedir. Bu­nunla birlikte gelecekte ortaya çıkabilecek şeylerden olup lafzın genel manası­nı alıp kabul etmeye mani de yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim her çağın mucizesidir, onun hayret verici özelliklerinin sonu gelmez. Alışılmadık özellikleri bitip tükenmez.

Modern çağda kara, hava ve denizde insanın saçlarını ağartacak kadar ol­dukça dehşetli savaş musibetlerine tanık olunmuştur.

Buharî ve Nesaî, Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Şu, “De ki: O size üstünüzden… bir azap göndermeye… kadirdir” ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.): “Senin zat-ı kerimine sığınırım” diye buyurdu. “Yahut ayakla­rınızın altından” buyruğu nazil olunca yine, “zat-ı kerime sığınırım” diye bu­yurdu. “Yahut sizi fırkalar halinde birbirinize katıp birinize birinizin hıncını tattırmaya kadirdir” buyruğu nazil olunca Resulullah (s.a.), “İşte, bu daha ha­fiftir veya daha kolaydır” diye buyurdu.

Fırkalara ayrılıp çarpışmaların daha sonra ifade edilmesi bundan önce sö­zü geçen azapların daha ağır olmasından dolayıdır ki bunlar tamamen yok edi­ci azaplardır.

İmam Ahmed, Resulullah (s.a.)’ın arkadaşı Ebu Başka el-Gıfâri’den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve Celil olan Rabbimden dört dilekte bulundum. Bana üçünü verdi, birisini vermedi. Yüce Allah’tan ümmetimi sapıklık üzere toplamamasını diledim, bana onu verdi. Yine Yüce Allah’tan onlara kendilerinden olmayan bir düşmanı hakim kılmamasını istedim, onu da verdi. Yine Yüce Allah’tan, kendilerinden önceki ümmetleri helak ettiği gibi üm­metimi uzun süre kıtlıkla helak etmemesini diledim, onu da bana verdi. Aziz ve Celil olan Allah’tan onları fırkalar halinde birbirlerine düşürmemelerini ve birile­rine diğerlerinin hıncını tattırmamasını istedim, ancak onu bana vermedi.”

Aradaki bazı farklara rağmen Hafız Ebu Bekr b. Merdûveyh’in de İbni Abbas’tan yaptığı rivayet de şunu desteklemektedir. Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Aziz ve Celil olan Rabbimden ümmetimin üzerinden dört şeyi kaldırması için dua ettim, Allah onlardan iki tanesini kaldırdı, diğer iki tanesini de kaldırmayı kabul etmedi. Ben Rabbime semadan onlara taş yağdırma ve yerden su çıkara­rak boğma cezasını kaldırması için dua ettim. Onları fırkalar halinde birbirle­rine katmaması ve kimilerine kimilerinin hıncını tattırmaması için dua ettim. Allah semadan taş yağdırıp yerden su onları boğmayı üzerlerinden kaldırdı, fa­kat öbür ikisi olan, öldürmeyi ve biribirlerine girmeyi kaldırmaya razı olmadı.” Böylelikle son iki hususu birbirinden ayrı iki şey diye ifade ederken, bunlar İmam Ahmed’in rivayetinde tek bir şey olarak görülmektedir.

Müslim de İmam Ahmed’in rivayetini destekleyen bir rivayet kaydetmek­tedir ki, bu da yine İmam Ahmed’in Sevbân yoluyla gelen ikinci rivayetidir. Bu­na göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Yeryüzü önümde derlenip toparlandı. Doğusunu da batısını da gördüm. Yakında ümmetimin mülkü yeryüzünden ba­na gösterilen alana ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz iki hazine verildi. Rab­bimden ümmetim için onları kuşatıcı bir musibet  ile helak etmemesini, onla­ra hakimiyet ve egemenliklerini kendisine mubah görecek kendileri dışında herhangi bir düşmanı onlara musallat etmemesini istedim. Rabbim buyurdu ki: Ey Muhammed! Ben bir şeye hüküm verdim mi o geri çevrilmez. Ben sana ümmetin adına onları kuşatıcı bir musibet ile helak etmemeye ve kendileri dı­şında hakimiyetlerine son verecek bir düşmanı onların kimi kimisini öldürüp birbirlerini esir almadıkça onlara musallat etmemeye söz veriyorum.”

Doğudan batıya kadar İslâm dünyasının dört bir yanında Resulullah (s.a.)’ın verdiği haber gerçekleşmiştir. Tefrikaya düşmek ve birbirleriyle çarpış­mak suretiyle onlar birbirlerine düştüler. Düşmanlarının onlara musallat edil­mesine gelince, bu onların birliğine ve söz birliği etmelerine bağlıdır. Endülüs ve Filistin gibi ellerinden giden ve hakimiyetleri altından çıkan yerlerdeki du­rumlar ise kendilerinin tefrikaya düşmeleri, birliklerinin darmadağın olması, saflarının dağılması ve kalabalıklarının ayrılığa düşmesi sebebiyledir. Bunun delili de Ebu Davud ve Beyhakî’nin rivayetine göre Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğundaki durumun ortaya çıkmasıdır: “Aradan fazla zaman geçmeyecek, ye­mek yiyecekler; yemek kabına birbirlerini çağırdıkları gibi ümmetler de birbir­lerini üzerinize çağıracaktır. Birisi, “O gün biz az olacağımızdan dolayı mı?” diye sorunca Hz. Peygamber, “Hayır, aksine o gün siz çok olacaksınız, fakat selin üzerindeki köpükleri andıracaksınız. Allah düşmanlarınızın kalplerinden siz­den korkuyu çekip alacaktır. Buna karşılık Allah andolsun ki, sizin kalplerinize Vehemi bırakacaktır.” Birisi, “Ey Allah’ın Rasulü Vehem nedir?” diye sorunca, Resulullah (s.a.), “Dünya sevgisi ve ölümden tiksinti” buyurdu.

Daha sonra Yüce Allah, delil ve belgeler üzerinde dikkatle durmayı şöyle­ce emretmektedir: “Ayetlerimizi nasıl türlü türlü açıkladığımıza bir bak…” Ya­ni ey Peygamber, değişik şekillerde delilleri nasıl beyan edip açıkladığımıza bir bak! Bu ya maddî hissedilir bir yolla ya da akıl ile kavranılır bir yolla yahut gayba dair haberler vermek yoluyla gerçekleşmektedir. Olur ki Allah’ın ayetle­rini, delil ve belgelerini anlarlar ve üzerinde dikkatle düşünürler de bunun so­nucunda gerekli ibreti ve öğütü alırlar, durumlarını düzeltirler.

Fakat, Peygamber (s.a.)’in kavmi olan Kureyşliler senin getirdiğin bu Kur’an-ı Kerim’i, bu hidayet ve beyanı ya da tehdit olundukları azabı yalanladı­lar. Oysa bu hakkın, doğrunun kendisidir. Öyle bir hak ki, ötesinde hak olmaz. Kur’an-ı Kerim en ufak bir şüphe bulunmayan sabit ve değişmez bir haktır. Ba­tıl, önünden de ardından da ona gelip erişemez. Azap ise kaçınılmaz olarak gelip onların tepesine inecektir. Bu iki hususun her birisini (Kur’an’ın ve azabın hak oluşunu) hem maddî ve hissedilir olaylar, hem akıl ve burhan ispatlamaktadır.

Diğer taraftan onları iman etmeye mecbur etmenin yolu da yoktur. Ey Peygamber! Onlara de ki: Ben sizin üzerinizde bir koruyucu, bir gözetleyici de­ğilim. “Ben sizin üzerinizde bir koruyucu değilim” (En’âm, 6/104). Yani sizin amellerinizi tespit eden ben olmadığım gibi, sizin üzerinize vekil olarak da gö­revlendirilmiş değilim. Yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir: “De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 18/29); “Hatırlat o halde. Çünkü sen ancak bir hatırlatıcısın. Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin.” (Gâşiye, 88/21-22).

Yüce Allah’ın “Biz onların neler söylediklerini en iyi bileniz. Sen onlar üze­rinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf, 50/45) buyruğunun anlamı ise şudur: Bana düşen sadece tebliğdir. Size ise din­leyip itaat etmek düşer. Kim bana uyarsa dünyada da ahirette de mutlu olur. Kim bana muhalefet ederse dünyada da ahirette de bedbaht olur.

Son olarak da Kur’an-ı Kerim’i ya da azabı yalanlamaya karşılık tehdide dair buyruklar yer almaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her bir haber için kararlaştırılmış bir zaman vardır.” Yani onun geleceğini haber verdiği her bir haberin karar bulacağı ve gerçekleşeceği kaçınılmaz bir süresi vardır. Bu süre uzun olsa dahi sonunda gelecektir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onun haberini bir zaman sonra elbette bileceksinizdir.” (Sâd, 38/88); “Her va’denin yazılmış bir süresi vardır.” (Ra’d, 13/38). Bu, oldukça kesin bir tehdit­tir ve bunun arkasından bir başka tehdit ile şöyle denilmektedir:

Bu haberin doğruluğunu, vaadin ve tehdidin gerçek olduğunu, kendilerine karşı rasulüne zafer ve yardım vaadinin, kendilerine de dünya ve ahiretteki azap tehdidinin gerçekleşeceğini yakında bileceksiniz.

Advertisements