59

٥٩

وَتِلْكَ الْقُرى اَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا

(59) ve tilkel kura ehleknahüm lemma zalemu ve cealna li mehlikihim mev’ida

işte o memleketler onları helak ettik zulüm yaptıkları zaman helaklarını vaad edilen zamanda yaptık

(59) Such were the populations we destroyed when they committed iniquities but we fixed an appointed time for their destruction.

1. ve tilke : ve işte bu, işte o
2. el kurâ : ülkeler
3. ehleknâ-hum : onları helâk ettik
4. lemmâ zalemû : zulmettikleri zaman
5. ve cealnâ : ve kıldık (yaptık)
6. li mehliki-him : onların helâk edilmesi için
7. mev’ıden : vaadedilen zaman


AÇIKLAMA
“Andolsun ki biz… açıkladık.” Yani andolsun biz insanlara bu Kur’ân’da din ve dünyaları ile ilgili gerek duydukları her şeyi açıkladık. Böylelikle hak ve hidâyet yolunu bilsinler de sapmasınlar. Örneklerin geniş geniş açıklanması farklı üsluplarla aynı anlamın tekrarlanmasını gerektirir.

“İnsan ise tartışması her şeyden çok olandır.” Yani bu rahatlatıcı beyana ve yeterli açıklamaya rağmen insanın batılı ileri sürerek hakka karşı mücadelesi, tartışması ve karşı çıkması çoktur. Bundan istisnalar ise Allah’ın hidâyet ettikleri ve kurtuluş yolunu gösterdiği kimselerdir.

Bu, insanın tartışmayı sevdiğini göstermektedir. Çünkü insanın çare ve kaçamak bulma imkânları geniş, zekâsı kuvvetli, eğilim ve arzuları farklı farklıdır.

Kur’ân-ı Kerim’in beyânına, kâfirlerin gördükleri apaçık belgeye rağmen onlar eskiden beri hakka karşı bâtılda direnen, baş kaldıran kimselerdir. Yüce Allah: “İnsanlara… onları inanmaktan alıkoyan tek şey..” yani Mekke Halkı olan müşrikleri Allah’a iman etmekten -Allah’ın varlığına ve birliğine dair-apaçık delil ve belgeleri gördükleri vakit Allah’a iman etmekten, Rablerinden mağfiret dileyip günahlarından dolayı tevbe etmekten alıkoyan sadece iki husustan birisini istemeleridir:

Onlar öncekilerin sünnetlerinin de kendilerinin başlarına gelmesini azabın kendilerini çepeçevre kuşatmasını ve kendilerini yok etmesini istediler. Bu ise toptan helak etme azabıdır. Nitekim bir cemaat peygamberlerine şöyledemişti: “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize Allah’ın azabını getir.”

Ankebut, 29/29) Kureyşliler ise şöyle demişlerdi: “Ey Allah! Eğer bu senin katından gelmiş hakkın kendisi ise, durma bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azabı getir.” (Enfal, 8/32) İman etmek için istedikleri ikinci husus ise azabı göz göre göre karşılarında görmek istemeleriydi.

Yani onlar ancak kendilerini kökten yok edecek ve böylelikle kendilerini helak edecek azabın inmesi yahut da dünya hayatında kalmaları halinde türlü azap ve belâların arka arkaya gelmesi halinde iman ederler.

Keşşafta şöyle denmektedir: İnsanların iman edip mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, onların geçmiş ümmetlerin sünnetlerinin kendilerine gelmesini -ki bu da helak edilmektir- beklemeleri yahut da âhiret azabının karşılarında yani gözleri göre göre kendilerine gelmesini beklemeleri idi.

Azabın gelişi ancak Allah’ın elinde olan bir şeydir. Rasûlün yapacağı bir iş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz peygamberleri sadece müjdeci ve uyarıcılar olarak göndeririz.” Yani peygamberlerin görevi ya kendilerine iman edenleri itaatlerine karşılık mükafat ve sevap ile müjdelemek yahut da kendilerini yalanlayıp muhalefet edenleri de masiyetlerine karşılık-isteyerek iman etsinler diye- ceza göreceklerini hatırlatarak korkutmaktır.

Bu haller ile birlikte hakkı yerinden kaydırmak için kâfirler bâtılı ileri sürerek tartışmaya koyulurlar. Yüce Allah onların durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak için bâtılı ileri sürerek mücadele ederler.” Yani kâfirler hak ile değil, batılı ileri sürerek tartışırlar. Bundan maksatları da bu tartışmaları ile peygamberlerin getirdiği hakkı zayıflatmaktır. Ancak onlar bu maksatlarına ulaşamayacaklardır. Çünkü onlar mucizelerin apaçık ortaya çıkmasından sonra da birtakım mucizelerin gelmesini teklif ederler ve peygamberlere şöyle derler: “Bu, ancak sizin gibi bir beşerdir. Size üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, elbette melekler gönderirdi…” (Mü’minûn, 23/24).

“Ve onlar âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyanları alaya alırlar.” Allah’ın ayetlerini alay konusu ettiler. Bunlar Kur’ân-ı Kerim, belgeler, deliller, peygamberlerin getirdiği harikulade olaylar olan mucizeler, onları kendileriyle uyarıp korkuttukları azabıdır. Bu ise yalanlamanın en aşırı şeklidir. Bütün bunlar cehaletin ve katılığın onları istilâ ettiğini göstermektedir.

Yüce Allah kâfirleri batılı ileri sürerek tartışmalarını aktardıktan sonra horlanmalarını ve yardımsız kalmalarını gerektiren şu özelliklerle onları nitelendirmektedir:

1- “Kendilerine Rabbinin ayetleri hatırlatıp da onlardan yüz çeviren ve ellerinin önceden gönderdiklerini unutan kimseden daha zalim kim vardır?” Yani Allah’ın ayetlerinden yüz çevirip işlediği küfür ve masiyeti unutan kimseden daha zalim hiç kimse olamaz. Yahut da hakka ve imana delil olan belge ve mucizeleri gördükten sonra onlardan yüz çeviren ve ellerinin önden gönderdiği münker işler ve batıl gidişleri -ki bunların başında Allah’ı inkâr etmek gelir- unutan kimseden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Unutmaktan kasıt daha önce yapmış olduğu küfür ve inkârından gafil olan ve bunu unut­mak maksadıyla başka şeylerle uğraşmaya çalışan demektir.

“Biz onların kalplerinin üstüne onu iyice anlamalarına engel olan örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk.” Yani bunların kalplerine örtü ve perdeler koymak, kulaklarına ise doğruyu ve hakkı işitip üzerinde düşünmelerine engel teşkil edecek şekilde manevi sağırlık koymaktan dolayı onların yüz çevirip unutmalarının sebebi, bu Kur’ân-ı Kerim’i beyanı anlamamaları ve anlamaya yanaşmamalarıdır.

“O bakımdan sen onları hidâyete çağırsan da onlar asla hidayete gelmezler.” Yani ey Muhammed! Sen bunları hakka, hidayete ve doğruluğa çağıracak olsan bile asla onlardan bir karşılık göremezsin ve Kur’ân ile ne kadar delil getirsen dahi asla hidayete yol bulamaycaklardır.

Bütün bunlara sebep ise imanı ve doğruluğu kabul etmek istidadını yitirmiş olmalarıdır. Bunun de sebebi küfür ve isyan üzerindeki ısrarlarıdır. Nitekim bu husus Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi başka birtakım ayet-i kerimelerde de dile getirilmiştir.: “Hayır, aksine onların kazandıkları kalpleri üzerine baskın gelip bir perde çekmiştir.” (Mutaffifin, 83/14); “Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur, gözleri üzerinede perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır.” (Bakara, 2/7). Bu ayet-i kerimeler yüce Allah’ın kâfir olarak öleceklerini bildiği Mekke müşriklerinden bir grup hakkındadır.

Daha sonra Yüce Allah sahip olduğu rahmeti ve isyankarların tevbe etmelerine fırsat tanıyarak azabı çabuklaştırmamasını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Bununla beraber Rabbin Gafûr’dur, merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen yakalasaydı elbette onlara azabı çabucak gönderirdi. Yani ey Muhammed, Rabbin bağışlayıcıdır, hataları örtendir, geniş bir rahmet sahibidir. Şayet insanları kazandıkları günahlar ve işledikleri yanlışlıklar dolayısıyla derhal sorguya çekecek olsaydı, dünya hayatında amellerine uygun olan azabı onlara çabucak gönderirdi. Gafur, ileri derecede mağfiret sahibi demektir. Rahim ise rahmet ile muttasıf olandır. Şu ayet-i kerimeler de bunun benzeridir: “Eğer Allah insanları yaptıkları dolayısıyla sorgu layacak olsaydı yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı.” (Fâtır, 35/45); “Şüphesiz Rabbin zulümlerine rağmen insanlara mağfiret edicidir ve şüphesiz Rabbin cezası pek çetin olandır.” (Rad, 13/6).

Daha sonra Yüce Allah Rasulullah (s.a.)’a düşmanlıklarından aşırı gitmelerine rağmen Mekkelileri mühlet vermeksizin acil bir azap ile yakalaya-mayışmı delil göstererek şöyle buyurmaktadır:

“Fakat onların bir vadesi vardır ve ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.” Yani şüphesiz Allah azap için belirlediği bir vakit tespit etmiştir. Bu da ya kıyamet günüdür ya da dünyadadır ki, Bedir günü veya diğer zafer günleridir. O vakit geldiğinde asla sığınacak ve kurtulacak yer bulamayacaklardır. Kısacası azabın yahut cezanın ertelenmesi bir mühlet vermedir, ihmal etme değildir.

Bir diğer delil de şudur: “İşte zulmettiklerinden dolayı helak ettiğimiz şehirler…” Yani işte geçmiş ümmetlerden helak ettiğimiz şehirler, yani oranın halkı Ad, Semûd, Medyen ve Lût kavmi gibi. Onlar zulme dalınca küfür ve inatları sebebiyle biz de onları helak ettik. Helâkları için belli bir vakit tayin etmiştik. Bundan asla kurtuluş olmaz. Yani ey müşrikler! Sizlerin haliniz de budur. Onların başına gelen musibetin size de gelip çatmasından sakınınız. Siz de peygamberinizi yalanladınız ve siz bizim için onlardan daha değerli değilsiniz. “Mehlik” ya helak etmek demektir yahut helak etmenin vaktidir. “Mev’id” ise ya zaman ismi yahut da söz vermek anlamında mastardır. Maksat şudur: Biz onların helâklarını çabuklaştırdık. Bununla birlikte tevbe ederler diye yine de onun için belli bir vakit tayin ettik.