75

٧٥

وَتَرَى الْمَلءِكَةَ حَافّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقيلَ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ

(75) ve teral melaikete haffine min havlil arşi yüsebbihune bi hamdi rabbihim ve kudiye beynehüm bil hakki ve kiylel hamdü lillahi rabbil alemin
Melekleri görürsün arşın etrafını kuşatırlar Rablerine hamd ile tespih ederler ve aralarında da hak ile hüküm verilmiştir alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun denilir

(75) And thou wilt see the angels surrounding the Throne (Divine) on all sides, singing Glory and Praise to their Lord. The Decision between them (at Judgment) will be in (perfect) justice, and the cry (on all sides) will be, Praise be to Allah, the Lord of the Worlds.

1. ve terâ : ve görürsün
2. el melâikete : melekler
3. hâffîne : kuşatanlar, çevreleyenler
4. min : den
5. havli : etraf
6. el arşi : arş
7. yusebbihûne : tesbih ederler
8. bi hamdi : hamd ile
9. rabbi-him : onların Rabbi
10. ve kudıye : ve hüküm verildi, hükmedildi
11. beyne-hum : onların aralarında
12. bi el hakkı : hak ile
13. ve kîle : ve denildi
14. el hamdu : hamd
15. lillâhi (li allâhi) : Allah için, Allah’a mahsus
16. rabbi el âlemîne : âlemlerin Rabbi


AÇIKLAMA

Allah Tealâ, bedbaht kâfirlerin durumunu ve onların cehenneme nasıl sürüleceklerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sürüldü.” Yani kâfirler, elebaşlarıyla birlikte, zorla, tehdit ve tahkir edilerek kimisi kimisinin arkasından gelecek şekilde belli bir tertiple dizilmiş gruplar halinde ve her grubun ba­şında bir lider olacak şekilde -ki o lider, onların küfürdeki ele başları ve kendilerini küfre çağıran kimsedir- cehenneme sürüleceklerdir. “O gün ce­hennem ateşine itilip kakılırlar” (Tur, 52/13) ayetinde de benzeri bir anla­tım vardır. Yani cehennem ateşine itile itile götürülürler.

“Oraya geldikleri zaman cehennemin kapıları açıldı.” Yani bu durum­da oraya geldikleri zaman cehennemin yedi kapısı, bir an önce onlar içeri girsinler de azabını tatsınlar ve ateşini onlara mahsus kılsın diye ardına kadar açılır.

“Cehennem bekçileri onlara şöyle dedi: “Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi, bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uya­ran elçiler gelmedi mi?” Yani cehennemin ateşini muhafaza eden, kuvvetli ve şiddetli zebani meleklerden olan cehennem bekçileri aşağılayarak, horlayarak ve azarlayarak onlara şöyle dediler: “Size, yine sizin gibi insan olan, kendileriyle konuşma ve bir şeyler alıp öğrenme imkânına sahip ol­duğunuz, sizi çağırdıkları dinin doğruluğunu gösteren ayetleri okuyan ve sizi bu günün şerrinden sakındıran peygamberler gelmedi mi? Onlar sizi şu yaşadığınız gün ile korkutmadılar mı?

“Evet geldi.” dediler. Ama kâfirlere azap sözü hak oldu.” Yani kâfirler, onlara itirafta bulunarak ve şöyle diyerek cevap verdiler: “Evet! O elçiler bize geldiler, bizi bu günden korkuttular ve bize hüccet ve burhanlar gös­terdiler. Ama biz onları yalanladık ve kendilerine muhalefet ettik; Allah’a karşı kâfir olan ve O’na şirk koşan kimselere ise azap sözü gerekli oldu. Bu azap sözü, Allah Tealâ’nın, “Andolsun, ben cehennemi hep cinlerden ve in­sanlardan dolduracağım.” (Hûd, 11/119) kavl-i ilâhisidir.

Bu ayetin bir benzeri, şu ayettir: “Her topluluk onun içine atıldıkça, onun bekçileri onlara, “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” diye sordu. Dediler: “Evet! Bize uyarıcı geldi. Ama biz yalanladık ve “Allah hiçbir şey indirme­di; siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz.” dedik. Ve dediler ki: “Eğer biz onların sözlerini dinleseydik, yahut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık.” (Mülk, 67/8-10).

Kâfirlerin bu itirafından sonra cehennem bekçileri onlara, haklarında­ki hükmü açıklayarak şöyle mukabele ettiler:

“O halde, içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş?” Yani cehennem ateşinin koruyucusu olan melekler, onlara şöyle diyecek: “Sizin için açılan ve içinde ebedî kal­manız Allah tarafından takdir edilen cehennemin kapılarından girin. Sizin için oradan çıkış olmadığı gibi, onun ateşi için zeval bulmak da yoktur. Dünyadayken hakka ittaba etmeyip büyüklenmeniz sebebiyle bu cehen­nem ne kötü ve sürekli bir kalma yeridir!

Burada ayetin aslında bu sözü söyleyenin müphem ve mutlak bırakıl­ması ve sözün, muayyen birisine nispet edilmemesi, kâinatın, onların, ada­let sahibi ve her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah’ın hükmetmesiyle bu azabı hakettiklerine şahit olduğunu göstermek içindir.

Daha sonra Allah Tealâ, müminlerin, cenete sevkedildikleri zamanki durumunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Rabblerinden korkanlar ise, bölük bölük cennete sevkedildi.” Yani me­lekler, müminleri ikram, teşrif, hürmet ve muhabbetle grup grup cennete sevkedecek. Önce Mukarrebûn, ardından Ebrâr, sonra bunların ardından gelenler, sonra da bunların ardından gelenler… Her grup, kendi benzerleri ile birlikte, yani peygamberler peygamberlerle birlikte, sıddıklar sıddıklarla birlikte, şehitler birbirleriyle beraber, alimler kendi akranlarıyla bir ara­da cennete sevkedilecektir.

“Kapıları daha önce açılmış bulunan cennete vardıklarında…” Yani on­lar, sırat köprüsünü geçtikten ve kendilerine dünyanın karanlıklarına ait bir kısım şeyler nakledildiken sonra cennetin sekiz kapısına vardıkları za­man, cennetin kapılarının kendilerini karşılamak üzere daha önceden açıl­mış olduğunu görecekler.

Sahih-i Müslim’de Enes (r.a.)’den şöyle nakledilir: “Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Cennet hakkında ilk şefaatçi ben olacağım.” Hadisin bir di­ğer şekli de şöyledir: “Cennetin kapısını ilk çalan ben olacağım.”

Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a.)’de naklen Hz. Peygamberin şöy­le buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Ümmetimden yetmiş bin kişilik bir zümre cennete girer. Yüzleri ayın öndördüncü gece ışıdığı gibi ışık saçar.” O anda Ukâşe b. Muhsin (r.a.) kalktı ve “Ya Rasulallah! Allah’a dua edin de beni onlardan kılsın.” dedi. Hz. Peygamber, “Allah’ım! Onu onlardan kıl.” buyurdu. Ardından Ensar’dan bir adam ayağa kalktı ve “Ya Rasulallah! Allah’a, beni onlardan kılması için dua edin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber, “Bu konuda Ukâşe seni geçti” buyurdu.”

Yine Sahih-i Müslim’de Ömer b. Hattâb (r.a.)’dan şöyle rivayet edil­miştir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizden hiç kimse yoktur ki, abdest alsın ve abdestinde mübalağa yapsın -veya abdest azalarını tastamam yı­kayarak abdest alsın- sonra da “Eşhedü en lâ İlahe İllallah ve Enne Muhammeden Abduhû ve Resûlüh” desin de, kendisi için, dilediğinden içeri gi­receği sekiz cennet kapısı açılmasın.”

Yine Buhari ve Müslim, Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan şöyle rivayet etmişler­dir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Cennette sekiz kapı vardır. Onlardan birisine er-Reyyân denir ki, oruçlulardan başkası oradan giremez.”

İmam Ahmed de Hasan vasıtasıyla Mu’âz (r.a.)’dan şöyle rivayet et­miştir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Cennetin anahtarları, Allah’tan baş­ka ilâh olmadığına şehadet etmektir.”

“Onun bekçileri onlara, “Selâm size! Tertemiz geldiniz. Ebedi kalmak üzere buraya girin” dediler.” Yani cennetin bekçileri müminlere şöyle dedi­ler: “Her türlü afet, sıkıntı, dert, ibtilâ sizden uzak oldu artık. Amelleriniz ve sözleriniz tertemiz, dünyadaki gayretiniz tertemiz oldu. Şirk ve masiyetlerle kirlenmediniz. Ahiretteki mükâfatınız da buna uygun oldu! Nite­kim İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in Hz. Ali (r.a.)’den rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber bazı gazvelerde, müslümanlar arasında şöyle çağrı ya­pılmasını emir buyurmuştur: “Cennete, müslüman -veya mümin- nefisten başkası giremez.” O halde, içinde ebedî kalmak üzere cennete girin! Cen­nette ne zeval, ne de bir değişiklik vardır. Yine orada ne ölüm, ne de yok oluş söz konusudur.

“Cennetlikler de, “Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi, dilediğimiz yerde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah’a hamdolsun. Ça­lışanların ücreti ne güzelmiş!” dediler.” Yani salih ameller işleyen muttaki müminler, cenneti ve içindeki devamlı nimetleri, bol mükâfatı görünce şöy­le dediler: “Hamd ve şükür, azamet sahibi olan Allah’a ait. O dirilme ve cennetle mükâfatlandırılma konusunda bize verdiği sözü yerine getirdi ve kerem sahibi elçileri vasıtasıyla bize vaad ettiği şeyi gerçek kıldı. Nitekim onlar dünyadayken şöyle dua etmişlerdi: “Rabb’imiz! Bize, elçilerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil perişan etme. Zira sen, verdiğin sözden caymazsın.” (Al-i İmrân, 3/194), “Dediler ki: “Bizden tasayı gideren Allah’a hamdolsun, doğrusu Rabb’imiz, çok bağışlayan, çok karşılık verendir. O ki, lütfuyla bizi durulacak yurda kondurdu. Orada bize ne bir yorgunluk do­kunur ve ne de orada bize bir usanç dokunur.” (Fâtır, 35/34-35).

Artık cennet bütünüyle onların olmuş gibi oraya sahip oldular ve ora­da diledikleri gibi yaşayacaklardır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmakta­dır: “Arza mutlaka iyi kullarım varis olacak diye yazmıştık.” (Enbiyâ, 21/105).

Nereye dilersek oraya gideriz. Cennette, dilediğimiz meskene dilediği­miz gibi sahip oluruz. Amelimize karşılık aldığımız bu karşılık, ne güzel bir karşılıktır! Ve cennet, çalışanların ne güzel karşılığıdır! Buhari ve Müs­lim’de Enes (r.a.)’den, Miraç kıssası meyanında şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Cennete sokuldum. Bir de baktım ki, kubbeleri inci, toprağı misk.”

Daha sonra Allah Tealâ, Arş’ı kuşatmış olan meleklerin durumunu ha­ber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Meleklerin de Arş’ın çevresinde dönerek Rabblerini hamd ile andıkla­rını görürsün. İnsanlar arasında hak ile hükmedilir ve “Hamd, alemlerin Rabbine mahsustur.” denilir.” Yani ey mutlu mümin! Melekler cemaatinin, yüce Arş’ın etrafında, onu kuşatarak döndüklerini ve Allah’ın teşbih (O’nu bütün noksanlıklardan tenzih) ettiklerini, O’na hamd, O’nu ta’zim ve tak­dis ettiklerini, O’na, bahşettiği nimetler ve fazlu keremi için “Sübhânallâhi ve bi hamdihî” diyerek teşbih ettiklerini görürsün.

Manzara şudur: Allah Tealâ, kullar arasında adaletle hüküm vermiş, bir kısmını cennete, bir kısmını da cehenneme sokmuştur. İnsan ve cin müminler, melekler ve bütün kâinat, müminler ile cehennem ehli arasın­daki -hata söz konusu olmayan mutlak hak ile verdiği- hükmü, adaleti ve kazası sebebiyle âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ve şükretmektedirler.

Bu son ayette geçen sözü söyleyenin kim olduğu da -daha önce geçen ayette olduğu gibi- belirtilmemiştir. Bunun sebebi, bütün mahlukâtın O’na hamd ile şahitlik ettiğini göstermesi içindir. Katâde şöyle demiştir: “Mahlukât, Kur’an’daki sözlerini “Hamdolsun o Allah’a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti.” ayetinde ifadesini bulduğu üzere hamd ile başlatmış, “İnsanlar arasında hak ile hükmedilir ve “Hamd, alemlerin Rabbine mahsustur.” denilir.” ayetinde ifadesini bulduğu üzere yine hamd ile bitirmiştir.

Bu ayet hakkında denebilir ki, müminler, ilk olarak vaadini yerine ge­tirdiği, kendilerini cennete, orada dilediklerini yapabilecekleri şekilde yer­leştirdiği için, ikinci olarak da, bütün insanlar arasında adaletle ve hakla hüküm verdiği için Rablerine hamdetmektedirler.