17

١٧

لِنَفْتِنَهُمْ فيهِ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّه يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا

(17) lineftinehum fiyhi ve men yu’rid’ an zikri rabbihi yeslukhu azaben sa’aden
Kendilerini onun içinde imtihan edelim diye kim yüz çevirirse Rabbinin zikrinden onu sokar şiddetli azaba

(17) That We might try them by that (means). But if any turns away from the remembrance of his Lord, He will cause him to undergo a severe Penalty.

1. li : için, diye
2. neftine-hum : onları deneriz, imtihan ederiz
3. fî-hi : bu konuda
4. ve men : ve kim
5. yu’rid : yüz çevirmek
6. an zikri : zikirden
7. rabbi-hî : Rabbi
8. yesluk-hu : onu sevkeder, uğratır
9. azâben : azap
10. saaden : çok şiddetli, meşakkatli

لِنَفْتِنَهُمْ onları deneyelim diyeفِيهِ bu konudaوَمَنْ kimيُعْرِضْ yüz çevirirseعَنْ ذِكْرِ öğütündenرَبِّهِ Rabbininيَسْلُكْهُ onu sokarعَذَابًا bir azabaصَعَدًا zorlu


AÇIKLAMA

Şanı Yüce Allah daha önce kaydettiğimiz altı hususa ek olarak, farklı şu yedi hususu nakletmeye devam etmektedir:

7- “Gerçekten biz göğe doğru yükselmek istedik de onun güçlü bekçilerle ve alevli ateşlerle doldurulmuş olduğunu gördük.” Yani Peygamber (s.a) gönderilip üzerine Kur’an indirilince bizler adetimiz üzere semadan haber almak istedik. Oranın sözleri çalmamıza engel olmak üzere orayı koruyan güçlü meleklerle doldurulmuş olduğunu gördük. Aynı şekilde daha önce yaptığımız gibi hırsızlama söz dinleyip çalmak isteyeni yakan ve engelle­yen yıldızlardan alevler de bulduk. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Onları şeytanlara atış taneleriyle yaktık.” (Mülk, 67/5) Buna göre burada sözü geçen “alevli ateş (şühub)” yakıcı yıldızların, cinleri söz çalmaktan en­gellemek için düşmesidir.

Ahmed,” Tirmizi ve Nesai, İbni Abbas’tan şöyle dediğini nakletmekte­dir: Şeytanların vahyi dinlemek üzere semada oturdukları yerleri vardır. Bir söz duydular mı ona dokuz daha katarlardı. Duydukları söz hak olarak ortaya çıkardı. Fakat onların ekledikleri ise batıl olurdu. Rasulullah (s.a) peygamber olarak gönderilince eskiden oturdukları yerlere oturmaları en­gellendi. Bunu İblis’e anlattılar. Bundan önce yıldızlar ile onlara atış yapılmıyordu. İblis onlara dedi ki: Bu ancak yeryüzünde meydana gelmiş önem­li bir olay sebebiyledir. Bunun üzerine askerlerini gönderdi. Askerleri Ra­sulullah (s.a)’ın Mekke’de iki dağ arasında namaz kılmakta olduğunu gör­düler. Ona gelip durumu anlattılar, o da: İşte yeryüzünde meydana gelen olay budur, dedi.

Özetle; şeytanlar Peygamber (s.a)’in peygamber olarak gönderilmesin­den sonra şeytanlar semadan gizlice Kur’an’dan da bir şeyler çalıp onu kâ­hinlere telkin etmesinler diye gizlice söz dinleyip çalmaları engellendi. Çünkü o durumda işler karışır ve kimin doğru söylediği anlaşılmayabilirdi.

8- “Halbuki gerçekten biz dinlemek için orada bir yer bulup oturuyor idik. Şimdi ise kim dinle(mek ister)se kendisini bekleyen alevli bir ateş bu­lur.” Bizler semada gizlice söz dinlemek ve kâhinlere telkin etmek amacıy­la meleklerden semadaki haberleri dinleyip öğrenmek için bir yerlere otu­rurduk. Fakat şanı Yüce Allah, Rasulullah (s.a)’ı peygamber olarak gönderince orayı alevli ateşlerle korudu. Artık bugün kim gizlice söz dinlemeye kalkışacak olursa kendisini bekleyen ve mutlaka kendisine isabet edecek alevli bir ateş bulur ve bu onu helak eder, mahveder.

9- “Doğrusu biz yerde bulunanlar için şer mi murad edildi, yoksa Rableri onlar hakkında hayır mı murad etti bilmiyoruz.” Semanın bu şekilde korunması ile acaba Yüce Allah yeryüzünde bulunanlar hakkında bir şer ya da bir azap mı dilemiştir yoksa Rableri onlar hakkında ıslah edici, dü­zeltici bir peygamber göndermekle hayır ve ıslah olmalarını, düzelmelerini mi dilemiştir? Onların kullandıkları bu ifadeler de şerrin failinin meçhul olarak zikredilmesi, hayrı da Yüce Allah’a izafe etmeleri edeblerindendir. Sahih hadiste de “Şer sana nispet edilmez.” diye buyurulmuştur.

10- “Gerçekten biz kimimiz salih kimseleriz, kimimiz bundan aşağıda­dır. Biz çeşit çeşit yollara ayrılmışız.” Yüce Allah cinlerin arkadaşlarını Muhammed (s.a)’e iman etmek üzere çağırdıklarında kendileri hakkında şunla­rı söylediklerini bildirmektedir: Bizler Kur’an’ı dinlemeden önce kimimiz salih diye nitelendirilebilecek iyi, iman eden kimselerdi. Kimimiz de öyle değildik yani salih değildik ya da kâfir idik. Çeşitli topluluklar halinde idik. Her birimizin kanaati, görüşü farklı farklı idi. Maksat onların kısım kısım bölük bölük olduklarını anlatmaktır. Kimileri mümin, kimileri fasık, kimile­ri kâfirdi. Tıpkı insanlarda olduğu gibi Said b. Müseyyeb dedi ki: Onların kimisi müslüman, kimi Yahudi, kimi Hristiyan, kimisi de mecusi idi.

11- “Şunu da hiç şüphesiz bildik ki yeryüzünde Allah’ı asla aciz bıra­kamayız. Kaçmakla da onu asla acze düşüremeyiz.” Bizler kesin olarak şu­nu da bildik ki; Yüce Allah’ın kudreti bize egemendir. Bizler Allah’ın kud­retinden, bizi yakalayıp, hakkımızda bir şeyi murad edecek olursa ondan kurtulamayız. İster yerde bulunalım, ister ondan kaçıp semalara gidelim. Her durumda onun gücü bize yeter, bizden kimse onu aciz bırakamaz.

12- “Gerçekten biz hidayeti işittiğimizde ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse o (ecrinin) eksiltilmesinden de korkmaz, kendisine zulmedilme­sinden de.” Yani bizler Kur’an’ı işitince onun Allah’tan geldiğini tasdik et­tik. İnsanlardan kâfir olanların yalanladığı gibi onu yalanlamadık. Kim Rabbini ve onun rasullerini, indirdiklerini tasdik eder, doğrularsa iyilikle­rinin eksiltileceğinden de korkmaz, kötülükleri arttırılarak haksızlığa, zul­me uğratılmaktan da.

13- “Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz zalimleriz. Müslüman olmuşlar, işte onlar doğru yolu aramış olanlardır.” Yani kimimiz mümin, salih amel işleyip Rabbine itaatkârdır, kimimiz de hak ve hayır yolundan, gerektiği gibi iman etmekten uzaklaşıp haksızlık eden zalimleriz. Kim Allah’a iman eder, O’nun emirlerine itaat ederek Allah’a teslim olursa, işte onlar mutluluğa götüren yolu izlemiş, kendileri için azaptan kurtuluş çare­sine başvurmuş olurlar. Bu da müminlerin mükâfatıdır.

Dikkat edilecek olursa zalim (kasıt) haktan sapan, ondan uzaklaşan kimse demektir. Çünkü böyle bir kişi, haktan uzaklaşıp sapmış kişidir. Muksit ise böyle olmayıp, adaletli olan kimse demektir. Çünkü bu kişi hakka yö­nelen kimsedir. Kasıtlar (zalimler) kâfirler ve hak yoldan sapanlardır. Bu da zulmetti anlamındaki “kaseta” fiilinden gelir. Muksit ise adaleti uygulayan demek olup, bu da adalet yaptı, anlamındaki “eksata” fiilinden gelir. Daha sonra cinler şu sözleriyle kâfirleri yermektedirler:

“Zalim olanlara gelince, onlar cehenneme odundurlar.” İslâm yolundan ayrılıp, uzaklaşanlara gelince; onlar ateşin tutuşturucu yakıtı olacaklardır. Cehennem onlarla yakılacak ya da alevlendirilecektir. Tıpkı kâfir insanlar­la yakılacağı gibi.

Rasulullah (s.a)’a verilen vahyin birinci türü açıklandıktan sonra, Yüce Allah ona verilen ikinci tür vahyi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Ve (bana vahyolundu ki): Eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler, el­bette biz onlara bol bol su içirirdik. Onları bu konuda deneyelim diye.” Yani bana şu da vahyolundu ki: Eğer cinler de, insanlar da İslâm yolu üzerinde dosdoğru yürüyecek olurlarsa biz de onlara bol su içirir, onlara pek çok, pek bol hayırlar verirdik. Böylelikle onlara karşı sınayan bir kimsenin dav­randığı gibi davranalım ve bu nimetlere karşı nasıl şükrettiklerini ortaya çıkaralım diye. Eğer Rablerine itaat ederlerse biz de onları mükâfatlandırı­rız. Ona isyan ederlerse, ahirette onları cezalandırır ve nimeti de onlardan alırız; yahut önce onlara mühlet verir, sonra onları helak ederiz. Nitekim bundan sonraki ayet de bunu böylece açıklamaktadır:

“Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse onu zorlu bir azaba sokar.” Yani kim Kur’an’dan yahut öğütten yüz çevirir, emirleri yerine getirmez, yasak­lardan uzak kalmazsa, onu rahat yüzü görmeyeceği çok zor ve ağır bir aza­ba sokar

Advertisements