175

١٧٥

اِنَّمَا ذلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنينَ

(175) innema zalikümüş şeytanü yühavvifü evliyaehu fe la tehafuhüm ve hafuni in küntüm mü’minin

işte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur onlardan korkmayın bende korkun eğer müminlerseniz

(175) It is only the evil one that suggests to you the fear of his votaries: be ye not afraid of them, but fear me, if ye have Faith.

1. innemâ : ancak, sadece, fakat
2. zâlikum : böylece
3. eş şeytânu : şeytan
4. yuhavvifu : korkutur
5. evliyâe–hu : kendi dostları (onu dost edinenler)
6. fe lâ tehâfû-hum : artık onlardan korkmayın
7. ve hâfû-ni : ve Ben’den korkun
8. in kuntum : eğer sizler … iseniz, .. olduysanız
9. mu’minîne : mü’minler

إِنَّمَا ancakذَلِكُمْ işteالشَّيْطَانُ o şeytandır kiيُخَوِّفُ korkuturأَوْلِيَاءَهُ kendi velileriniفَلَا تَخَافُوهُمْ onlardan korkmayınوَخَافُونِي benden korkunإِنْ eğerكُنْتُمْ isenizمُؤْمِنِينَmü’min


AÇIKLAMA

Ayet-i kerime Uhud şehitleri hakkındadır.

Yüce Allah şehitler hakkında dünyada öldürülmüş olsalar dahi ahiret yur­dunda ruhlarının diri ve rızıklanır halde olduğunu haber vermektedir. Hitap Resulullah (s.a.)’a veya herkesedir. Anlamı şudur: Ey daha önce geçen müna­fıkların sözünü işiten kişi! Sen, Allah yolunda öldürülenleri, dünyada iken yap­mış oldukları amelleri karşılığında mükâfat görmeyen ölüler sanmayasın. Bila­kis onlar bir başka âlemde diridirler. Rableri katında yakınlaştırılmış mevki sahibidirler. Yüce Allah’ın, “Rabbinin yanında olanlar…” (Fussilet, 41/38) buyruğunda da işaret edildiği gibi. Sair canlılar nasıl rızıklanıyorlarsa onlar da öy­lece rızıklanırlar; yerler, içerler. Bu ise onların hayatta oluşlarını daha bir pe­kiştirmekte ve Allah’ın rızkı ile gelen nimetler içerisinde olduklarını ifade eden hallerini nitelendirmektedir.

Burada “Allah katında” olmakla kendilerinden söz edilmesi, onların üs­tünlüklerine, yüksek mevkilerine ve şereflerine bir işarettir. Oldukça yakın olmalarını gerektiren bir tabirdir. Yoksa burada “yanında olmak” mekân, mesafe, yakınlık ve sınır itibariyle değildir. Kur’an-ı Kerim’in şehitler hakkında tespit ettiği bu hayat, gaybî bir hayattır. Biz bunun hakikatini idrak edemeyiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’in haber ettiği şekilde bu hayata iman ederiz. Yüce Allah’ın, “Rableri katında diridirler, rızıklanırlar” buyruğunda bir muzaf hazfedilmiştir ki, takdiri şöyledir: Rablerinin lütuflarmın yanındadırlar.

Bu şehitler ebedî nimetler, büyük lütuflar, şehitlik sebebiyle başkalarına üstün kılınmak gibi orada gördükleri şeylerle sevinç içerisindedirler. Aynı şe­kilde onlar henüz Allah yolunda öldürülmemiş mücahit kardeşlerinin duru­mundan dolayı da sevinirler. Bunlar henüz şehit olmamakla birlikte, aynı yol üzerinde gitmektedirler. Kendilerinden önce giden şehit kafilelerinin izine uy­maktadırlar. Bu şehitler Rablerinin kendileri için hazırlamış olduğu güzel mü­kâfatı gördüler. Hoşa gitmeyen şeylerden yana korkunun, kaybettiklerine üzül­menin bulandırmadığı ebedî hayattır bu mükâfat.

Bu şehitler aynı zamanda amelleri karşılığında kendilerine tekrarlanıp duracak şekilde verilen ecir ve sevaptan, Yüce Allah’ın cennetten ve cennetteki nimetlerden kendilerine verdiği ilâhî lütuftan dolayı da sevinirler. Bu ayet-i kerimede geçen lütuf, sözü geçen nimetlerdir. Allah onlara ecir verir. Yani onlar Allah’tan gelen nimetlerle sevinirler. Allah’ın müminlerin ecirlerini boşa çıkar­mamasından dolayı da sevinç içindedirler.

Bu cümle daha önce geçen, “Kendileri için hiç bir korku yoktur, onlar üzü­lecek de değillerdir” şeklindeki ifadenin bir açıklaması şeklindedir. Çünkü Allah’ın nimeti içinde olan bir kimse ebediyyen üzülmez. İşlediği amellerin sevabı kendisi için (ecri verilmek üzere) saklanılan kimsenin akibetinden korkulmaz.

İşte bunlar cihada bir teşvik olup şehadet arzusuna özlem duyuran ifade­lerdir. İmam Ahmed’in rivayetine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Kardeşleriniz Uhud günü isabet alınca Allah onların ruhla­rını yeşil kuşların kursaklarına yerleştirdi. Bunlar cennet ırmaklarına gidiyor, cennet meyvelerinden yiyor ve Arş’ın gölgesinde altından kandillerin altına sığı­nıyor…”

Daha sonra Yüce Allah sevaplarının artmasının sebebi olan güzel amel sahibi olmakla onları nitelendirmekte ve Resulullah (s.a.)’m Uhud Gazası aka­binde Hamrâu’1-Esed gazvesinde Ebu Süfyan ile karşılaşmak üzere gitmekle Peygamber (s.a.)’in çağrısını çabucak kabul eden bu mücahitler için cihad ve kahramanlıkları ile mütenasip büyük bir ecir sahibi olduklarını haber vermek­tedir. Bunlar Uhud günü aldıkları yaralara ve içinde bulundukları acılara rağ­men, bu çağrılara icabet ederek oralara gitmişlerdi.

Yüce Allah’ın, “Onlardan” ifadesi bu çağrıyı kabul eden kimselerin büyük lütuf ve ecre nail olduğuna işaret etmektedir. Geri kalanların ise kendileri ile ilgili yahut aileleri dolayısıyla kabul edilebilir mani ve özürleri vardı.

Daha sonra Yüce Allah Uhud Gazasının ertesi yılında Küçük Bedir gazası­na katılanların da şanını yüceltmektedir. Bunlar, insanlar kendilerine –yani halen müşrik olan Eşcalı Nuaym b. Mes’ud’un kendilerine- şu sözleri söyleme­sine rağmen gazaya çıkmışlardı:” İnsanlar yani Ebu Süfyan ve onun yardımcı­ları sizinle savaşmak üzere size karşı kalabalık ordular topladı. Onlardan kor­kun, çekinin, onlara karşı çıkmayın. “Bu sözler ise onların Allah’a olan imanla­rını, onun vaadine güvenlerini, dini üzere sebatlarını artırmıştı. Çünkü onlar Allah’ın desteğine, yardımına, zaferine güvendiler. Tüm bunlardan önce ise ni­yetleri samimi idi. Sonuçlar ne olursa olsun müşriklerle karşılaşmak kararlı­lıkları daha da arttı. Bu da Yüce Allah’ın Hendek (Ahzab) gazvesinde mümin­leri niteleyici şu buyruklarını andırmaktadır: “Müminler ahzabı gördüklerinde dediler ki: “Allah’ın ve Rasulünün bize vaad ettiği işte budur. Allah ve Rasulü doğru söylemiştir. “O da onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzab, 33/22).

Müminler bu durumda Allah’a olan imanlarının doğruluk ve samimiyetini ifade ederek şöyle dediler: “Bu kalabalıklara karşı Allah bize yeter. İşlerimizi kendisine havale ettiğimiz Rabbimiz ne güzel vekildir! O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır!” Aynı şekilde bu ateşe atıldığı vakit İbrahim (a.s)’ın söyledi­ği sözdür.  Hz. Muhammed (s.a.) de bunu insanlardan birisi kendisine, “İn­sanlar (müşrikler) sizin için ordu topladılar, onlardan korkunuz” demeleri üze­rine söylemişti. Gam, musibet ve büyük sıkıntıların, belâların insanın etrafını kuşattığı şurada bu sözleri söylemek müstehaptır.

İbni Merdûveyh, Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Büyük bir işe (sıkıntıya) düştüğünüz takdirde “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” deyiniz.”

İbni Ebi’d-Dünya’nın Hz. Aişe’den rivayetine göre, Hz. Peygamber kederi arttığında eliyle başını ve sakalını sıvazlar sonra da derin nefes alıp verir ve: (Hasbünallah ve ni’mel-vekil) Allah bana yeter, o ne güzel vekildir, derdi.

Müslümanlar bu şekilde işlerini Allah’a havale edip ona tevekkül etme­leri üzerine dört türlü mükâfatı elde ettiler: Allah’tan bir nimet, Allah’ın lüt­fü, kötülüğün bertaraf edilmesi, Allah’ın razı olduğu şeye tabi olmaları sonu­cunda onun da onlardan razı olması. Yani onlar Allah’a tevekkül edip düş­manlarıyla karşılaşmak üzere çıktıkları vakit Allah da onların üzülüp endişe­sini duydukları şey hakkında onlara kâfi geldi. Onlara kötülük yapmak iste­yenlerin bu imkânlarını geri çevirdi, onları korudu, ticaretlerinde kâr sağla­dılar. Onlara herhangi bir öldürme ya da eziyet isabet etmedi. Kurtuluşun dünya ve ahirette mutluluğun temeli olan Rasullerine itaat ve Rablerinin rı­zasını elde etmek niteliğine sahip oldular. Allah’ın bunda onlar üzerindeki lütfü pek büyüktür. Çünkü onlara imanlarını artırmak, cihada muvaffak kılmak, düşmanlarının sakladığı kötülüklerden onları korumak suretiyle lütufta bulunmuştur.

İşte bu geriye kalan ve oturanların (savaşa çıkmayanların) ziyanda olduk­larına bir işarettir. Çünkü bunlar başkalarının elde ettikleri nimetlerden mah­rum kaldılar. Yüce Allah’ın, “Allah’tan bir nimet ve bolluk ile döndüler” buyru­ğunun anlamı işte budur.

Beyhakî, İbni Abbas’tan Yüce Allah’ın, “Allah’tan bir nimet ve bolluk ile döndüler” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Nimet, onların esenliğe kavuşmaları, bolluk da o panayır günlerinde gelen bir kervanı Resulullah (s.a.)’ın satın alması ve bundan önemli bir kâr sağlayıp bu kârını da arkadaşları arasında paylaştırmağıdır.

Taberî, es-Süddfden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.), Küçük Bedir’e çılanca ashabma bir miktar gümüş para (dirhem) verdi. Onlar da bu panayırlarda alışveriş yaptılar ve pek çok kâr elde ettiler.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İşte bu şeytandır, ancak ken­di dostlarını korkutur. Yani sizi kendi dostlarıyla korkutmak ister. Onların bü­yük bir güç ve kuvvet sahibi oldukları vehmini size vermeye çalışır. Size söyle­nen, “İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun” sözle­ri, ancak müşriklerden olan yardımcıları ile sizleri korkutmaya çalışan, onların sayılarının çok olduğu, büyük bir güç kuvvet sahibi oldukları vehmini vermeye çalışan ve bu bakımdan sizlere, “Onlara karşı çıkmayın” diyen şeytandan gel­medir.

Fakat ey müminler size düşen şudur: Şeytan size bir işi güzel gösterip bu konuda size vehim verdiğinde yalnızca bana tevekkül ediniz, bana sığınınız. Ben size yeterim, size yardım edeceğim. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Allah kuluna kâfi gelmez mi? Halbuki onlar seni ondan başkalarıyla korkuturlar… De ki: Allah bana yeter. Tevekkül edenler yalnız O’na tevekkül ederler.” (Zümer, 39/36-38); “Allah, elbette ben ve peygamberlerim galip gelece­ğim diye yazdı. Muhakkak Allah güçlüdür, azizdir.” (Mücadele, 58/21); “Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım edecektir.” (Hac, 22/40); “Ey iman edenler, eğer sizler Allah’a (dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.” (Muhammed, 47/7). Bir başka yerde de şöyle buyur­maktadır: “Şüphesiz bizler peygamberlerimize ve müminlere dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacakları günde yardım ederiz. O gün kâfirlerin özürleri fayda vermez. Hem lanet ve hem de kötü yurt onlarındır.” (Mümin, 40/51-52).

Advertisements