48

٤٨

لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّى جَاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ

(48) lekadibteğavül fitnete min kablü ve kallebu lekel ümura hatta cael hakku ve zahera emrullahi vehüm karihun

gerçekten fitne çıkarmak istemişler (bunlar) daha önce de ve sana (türlü) işler çevirmişlerdi nihayet hak geldi Allah’ın emri üstün geldi onlar hoşlanmasalar da

(48) Indeed they had platted sedition before, and upset matters for thee, until the truth arrived, and the decree of Allah became manifest, much to their disgust.

1. lekad : andolsun
2. ibtegû el fîtnete : fitne çıkarmak istediler
3. min kablu : daha önceden
4. ve kallebû : ve çevirdiler
5. leke : sana
6. el umûre : işler
7. hattâ : oluncaya kadar
8. câe el hakku : hak geldi
9. ve zahere : ve ortaya çıktı, belli oldu, açığa çıktı
10. emru allâhi : Allah’ın emri
11. ve hum : ve onlar
12. kârihûne : kerih gören kimseler


SEBEB-İ NÜZUL

İbn İshâk’ın Zuhrî, Yezîd ibn Rûmân, Abdullah ibn Ebî Bekr, Asım ibn Ömer ibn Katâde ve başkalarından rivayetine göre Allah’ın Rasûlü (sa), müslümanlara, Rumlarla savaşa çıkmak üzere hazırlanmalarını emretti. Bunu öyle bir zamanda emretti ki insanlar için savaşa çıkmak zordu; sıcaklar şiddetli, havalar kurak, meyveler olgunlaşmış, gölgeler daha çok sevilir, insanlar gölge­lerde meyveleriyle kalmayı sever, içinde bulundukları rahat halden dışarı çık­maktan hoşlanmazdı. Halbuki daha önce Allah’ın Rasûlü (sa) bir gazveye çıkar­ken çıkacağı yeri ya söylemez, ya da kinaye yollu söyler, söylediğinden başka bir yere yönelir; gazveye çıkacağı hedefi gizlerdi, Bu sefer ise öyle yapmayıp tam tersine hedefi açıkladı. Çünkü mesafe uzaktı, sefere çıkmak için en uygun olmıyan zamandı, düşman kuvvetli ve çoktu. Savaşa çıkılacak yeri açıkladı ki insanlar kendilerini ona göre hazırlasınlar, hazırlıklarını ona göre yapsınlar. Dolayısıyla insanlara cihadı emredip, Rum üzerine sefere çıkmakta olduklarını onlara haber verdi. İnsanlar, savaşa gidilenler Rumlar olduğu ve onları da kuvvetli ve kalabalık gördükleri için istemeye istemeye hazırlandılar. Rasûlullah (sa) bu seferde işi sıkı tuttu, insanlara acele etmelerine emretti, zenginleri, Allah yolunda harcamada bulunmaya, gazilerin masraflarını üstlenmeye teşvik etti.

Sefere çıkılınca Rasûlullah ordugâhını Veda tepeleri üzerine, Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl de ordugâhını ondan aşağıda Zi’l-Hidde’de Cebâne dağı etekle­rinde kurdu. Onun ordugâhı kalabalık olması bakımından iki ordugâhın az olanı değildi. Allah’ın Rasûlü (sa) ordugâhından hareketle yola çıkınca Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl, münafık ve şüphe ehliyle birlikte geride kaldı. Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl, Avf ibnu’l-Hazrec oğulları kardeşi; Abdullah ibn Nebtel, Amr ibn Avf oğulları kardeşi; Rifâa ibn Yezîd ibn Tâbut ise Kaynukâ’ oğulları kar­deşi olup her üçü de münafıkların büyüklerinden, İslâm’a ve müslümanlara tu­zak kurmaya çalışan kimselerden idiler. İşte onlar hakkında Allah Tealâ: “Andolsun ki onlar daha önce de fitne aramışlar ve sana karşı bir takım işler çevirmişlerdi.” âyet-i kerimesini indirdi.

Saîd ibn Cubeyr ve İbn Cureyc’den “Andolsun ki onlar daha önce de fitne aramışlar ve sana karşı bir takım işler çevirmişlerdi.” âyet-i kerimesi ile, Akabe gecesi Hz. Peygamber (sa)’e suikast hazırlıyan 12 münafık kastedildiği rivayet edilmişse de Biraz ilerde geleceği üzere sahih olan, bunlar hak­kında bu sûrenin 74. âyeti olan “Onlar, başaramıyacakları bir şeye yeltendiler…” âyetinin nazil olduğudur


AÇIKLAMA

Seninle beraber, savaşa çıkmak isteselerdi, elbette onun için silah, azık, binek gibi şeylerle hazırlık yaparlardı. Buna boyun eğmek isteseler bile, Allah zararlı olacağı için onların müminlerle birlikte gitmelerini istemedi. Kalblerinde korku, nefislerinde tembellik ve gevşeklik meydana getirerek onları alıkoy­du. Hz. Peygamber (s.a.) tarafından onlara: İşleri evlerde oturmak olan ihtiyar­lar, hastalar, çocuklar ve kadınlar gibi oturanlarla oturun, denildi. Onlar da oturdular. Nitekim Cenab-ı Hak da bir başka ayetinde şöyle buyurur: “Onlar geri duranlarla birlikte olmaya razı oldular” (Taubah, 9/87).

Sonra Allahü Teâlâ müminlerin kalblerine güven vermiş, onların çıkmayışlarının ordunun yararına olduğunu açıklamıştır. Çünkü bu münafıklar çıksaydı, sizin kuvvetinizi hiçbir şekilde artırmazdı, aksine sizin düşüncenizi ka­rıştırır, hareket ve düzeninizi fesada uğratırlardı. Koğuculuk ve buğuzla aranıza girerler, birliğinizi dağıtırlar, ayrılık ve ihtilaf tohumlarını ekerler, düşman korkusunu yayarlar, himmet ve gayretinizi kırarlardı.

Cenab-ı Hak, içinizde aklı, imanı ve azmi zayıf, onların sözünü dinleyip tas­dik edecek, onlara itaat ederek, cihad işinde gevşek davranacak -her ne kadar onlar bu hallerini ve müminlerle aralarında bir şer, büyük bir fesad olacağını bilmeseler de- kimseler olduğunu bildiği için, onların cihada çıkmalarını istemedi.

Allah, iç ve dış hallerini tam manasıyla bilicidir. O, olmuşu, şimdi olanı ve daha olmamış olanı bilir. Onları bütün amellerine göre cezalandırır.

Bunda, onların çıkışlarının kötülük olup hayır olmadığına, zaaf olup kuv­vet olmadığına açık bir işaret vardır.

Sonra Allahü Teâlâ onların geçmişteki rezil durumlarını zikretmiş ve Peygamberi’ni (s.a.), onları terketmeye teşvik etmiştir. Allahü Teâlâ, münafıkların tuzağından ve içlerindeki pisliklerinden bir başka çeşidini zikrederek: “Andolsun ki onlar, bundan önce de fitne araştırmışlar, senin hakkında da birtakım işler çe­virmişlerdi” buyurmuştur. Yani, bundan önce de müslümanlar arasında, Uhud Gazasında fitne çıkarmak istemişlerdi. Münafıkların lideri durumundaki Abdul­lah b. Übeyy, ordunun üçte biriyle, Medine ile Uhud arasında Şavt denilen yerde ayrıldığı zaman halka, Peygamber çocuklara ve ileri görüş sahibi olmayan kim­selere uydu, niye boşuna kendimizi öldürelim, demişti. Nerdeyse, Selemeoğulları ve Hâriseoğulları da ona uyacaktı. Fakat, Allah onları hakir ve zelil olmaktan korudu: “O zaman içinizden iki grup cesaretsizlik göstermişti. Halbuki Allah, on­ların yardımcılarıydı. Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar” (Al-i İmran, 3/122). Onların müminlerle çıkması, onlar için tehlikeli ve kötüydü.

Yine onlar, peygambere hile ve tuzak kurmak istediler. Onun davasını bo­şa çıkartmayı düşündüler. Fakat yardım ve destek geldi, Allah’ın dini üstün çıktı, şeriatı yüceldi. Yahudiler sürüldü, Mekke’nin fethiyle şirk boşa çıktı ve onlar istemese de İslâm yayıldı.

İbni Kesir şöyle der: Resulullah (s.a.) Medine’ye geldiği zaman, araplar hep birden ona hücum ettiler. Medine yahudileri ve münafıklar onunla savaş etti. Allah Peygamberine, Bedir’de yardım edip dinini üstün kılınca, Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları görünüşte İslâm’a girdiler, sonra Allah’ın İslâm’ı ve müslümanları her aziz kılışı, onları öfkelendirdi. Onun için Allahü Teâlâ: “Nihayet istemedikleri halde hak geldi ve onlar istemedikleri halde, Allah’ın emri açığa çıkıp üstün geldi” buyurdu.

Advertisements