96

    RevelationCuzPageSurah
    92 593Nisa(4)

٩٦

دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَحيمًا

(96) deracatim minhü ve mağfiratev ve rahmehu ve kanellahü ğafurar rahiyma

(Allah’tan) O’ndan dereceler mağfiret ve bir rahmet (vardır) Allah bağışlayıcı, merhamet sahibidir

(96) Ranks specially bestowed by him and forgiveness and mercy. For Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.

1. derecâtin : dereceler
2. min-hu : ondan, kendisinden
3. ve mağfireten : ve mağfiret
4. ve rahmeten : ve rahmet
5. ve kâne : ve oldu, idi, …dır
6. allâhu : Allah
7. gafûran : mağfiret eden
8. rahîmen : rahim olan, Rahim esması ile tecelli eden

دَرَجَاتٍ dereceler vardırمِنْهُ O’ndanوَمَغْفِرَةً mağfiretوَرَحْمَةً ve rahmetوَكَانَ şüphesiz ki olandırاللَّهُ Allahغَفُورًا Ğafurرَحِيمًا ve Rahim


AÇIKLAMA

Bedir Gazasına gitmeyen bir topluluğun yaptığı gibi müminlerden cihada katılmayıp evlerinde, yurtlarında oturanlar ile zalimlerin tecavüzünü engelle­mek, hakkı hakim kılıp onu savunmak suretiyle Allah’ın rızasını kazanmak için mallarını ve canlarını O’nun yolunda feda ederek cihad edenler bir ve eşit olamazlar. İslâm’ın ilk devrinde, hicret sonrası Bedir Savaşına katılanların ci­hadı böyleydi.

Ancak Allah Teâlâ, cihad farizası yükümlülüğünden özür sahiplerini istis­na etmiştir. Özür sahipleri körlük, topallık gibi hastalığı bulunanlardır. Bu du­rum, cihadı terk etmeyi mubah kılıcı bir özürü bulunanlar için, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerle aynı olmaktan bir çıkış yolu olmaktadır. O sebeple bunlar, güçleri bulunsa cihad etmeye gönülden niyet ettikleri için kı­nanmaz ve azarlanmazlar. Buharî, Ahmed ve Ebu Davud’un rivayetine göre Resulullah (s.a.) Tebûk Gazasından sonra Medine’ye girerken “Medine’de öyle insanlar var ki gittiğiniz her yerde, geçtiğiniz her vadide sizinle beraber olmuş­lardır” buyurdu. Ashab “Kendileri Medine’de bulundukları halde mi?” diye so­runca Resulullah (s.a.): “Evet, Medine’de bulundukları halde. Onları cihada ka­tılmaktan özür alıkoydu” cevabını verdi.

Sonra Allah Teâlâ, cihad edenlerin, özrü bulunmadığı halde cihaddan geri kalıp yurtlarında oturanlara olan üstünlüğünü haber vermiştir. Allah Teâlâ öy­le bir dereceye yükselmiştir ki miktarını tahmin mümkün değildir: Dünyada zafer, nusret, iyi nam ve şöhret ile ganimetler, ahirette de cennette bulunan yüksek makamlar ve bol sevaplar…

Allah Teâlâ cihad edene de, cihadı temenni etmekle birlikte bir özrü veya aciz­liği sebebiyle cihaddan geri kalıp oturana da, her iki zümrenin de imanı kâmil, ni­yet ve ameli halis olduğu için hüsnâyı, yani cenneti ve bol mükâfat vaad etmiştir.

İbni Kesir diyor ki: Ayet, cihadın farz-ı ayn olmadığına, farz-ı kifâye oldu­ğuna delâlet etmektedir.

Daha sonra Allah Teâlâ mutlak olarak mücahitlere özür sahibi olmaksızın cihaddan geri oturanların üstünde daha büyük bir ecir verdiğini haber vermek­tedir.

Bu büyük ecir, yüksek cennetlerin odalarında bulunan yüce makam ve de­recelerdir. İnsanların bunları dünyada sayı ve hesap ile takdir edip ölçmesi zordur. Nitekim Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede de: “Baksana, biz onların kimi­ni kiminden nasıl üstün kıldık. Elbette ahiret, dereceler itibarıyla da daha bü­yüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür.” (İsra, 17/21) buyurmuş­tur. Derecelerdeki üstünlük farkı iman kuvvetine, Allah rızasını rahat ve ni­metlere, kamu menfaatini özel menfaate tercih etmeye dayalıdır.

Sahihayn’da Ebu Said el-Hudrî (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisinde Resulullah (s.a.) buyuruyor ki: “Cennette yüz derece vardır. Allah bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derecenin arası, gök ile yeryü­zü arası gibidir.” Resulullah (s.a.), İbni Mes’ud (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisinde de şöyle buyuruyor: “Kim bir ok atarsa ona bir derece ecir ve sevap verilir.” Bir adam “Ey Allah Rasulü, derece nedir?” diye sorunca Resulullah (s.a.): “Ona gelince, o senin annenin kapı eşiği değildir, iki derece arası yüz se­nedir.”   dedi.

Ecir ve sevap aynı zamanda günahların, hataların mağfiret edilmesidir. Bu rahmet ve bereket hallerini, Rahman onlara mahsus kılmış olup fazl u ke­remi ile mağfiretten fazla olarak vermiştir. O’nun tarafından sunulan bir ihsan ve ikramdır bunlar. Allah Teâlâ’nm şanı ve hiç ayrılmaz daimi sıfatı, hak etmiş olanlara mağfireti ile muamele etmesidir. Rahmeti de aklen bunun kendisine icap ettiği kimseleredir. Ancak bu, ilahî lütfa kalmış bir iştir.

Advertisements