32

٣٢

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

(32) velekad yessernal kur’ane liz zikri fe hel mim muddekir
Yemin olsun müyesser kıldık (biz) kur’an’ı düşünmek için ama düşünen mi var?

(32) And we have indeed made the Quran easy to understand and remember: then is there any that will receive admonition?

1. ve lekad : ve andolsun
2. yessernâ : biz kolaylaştırdık
3. el kur’âne : Kur’ân’ı
4. li ez zikri : zikir için
5. fe hel : var mı
6. min muddekirin : tezekkür eden, ibret alan

وَلَقَدْandolsunيَسَّرْنَاbiz kolaylaştırdıkالْقُرْآنَKur’an’ıلِلذِّكْرِzikir içinفَهَلْ o halde var mıمِنْ مُدَّكِرٍibret alıp düşünen


AÇIKLAMA

“Semud uyarıcıları tekzip etti de” Semud kavmi, peygamberleri Salih (a.s.)’i tekzip etmek suretiyle Allah’ın bütün elçilerini tekzip etmiş oldu. Peygamberlerden birine iman etmeyen diğerlerini de inkâr etmiş demektir. Zira bütün peygamberler Allah’ın birliğine, yalnız ona ibadet, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman gibi umumi esaslara ve dinlerin külliyatına davet etme hususlarında aynıdırlar. Nuh ve Âd kıssalarında sadece “tekzip ettiler” denildiği halde Lût kavmi kıssası ile bu kıssada, “uyarıcıları tekzip ettiler” denilmiştir. Aralarında fark yoktur. Çünkü hepsinin âdeti yalanlamak, inkâr etmektir.

Sonra Allah bunların inkâr için ileri sürdükleri sebepleri şöyle açıkladı:

1- “İçimizden (bizim gibi) bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz kesin bir sapıklık ve çılgınlıkta oluruz dediler.” Yani bunlar kendi aralarında şöy­le konuştular: Biz, kendi cinsimizden yalnız, tek, peşinden gideni olmayan, çağırdığı şeyde kendisine uyanı olmayan bir beşere nasıl tâbi oluruz? Biz, bizim gibi birine boyun eğersek, bitmişizdir vallahi. Biz ona tâbi olduğu­muz takdirde açık bir yanlış içinde, haktan ve doğrudan uzakta kalmış, “deli” sıfatını kabullenmiş oluruz veya bu yüzden başımıza azap, musibet ve sıkıntı iner.

2- “Vahiy aramızdan ona mı indirildi? Hayır o şımarık, aşırı bir yalan­cıdır. ” Yani nasıl oluyor da vahiy ve peygamberlik sadece ona geliyor, hal­buki aramızda buna ondan daha lâyık olanlar var. Hayır o kendisine ilâhî vahiy, indiği şeklindeki iddiasında yalan sınırlarını dahi aşan kibirli, şıma­rık biridir. İşte bu kibiri onu, kendisine vahiy geldiği iddiasıyla bizden üs­tün görmeye itmiştir.

Sonra Allah onlara şiddetli bir tehdit yönelterek şöyle buyurdu:

“Şımarık, aşırı yalancı kimmiş, yarın bilecekler onlar.” Yani yakın ge­lecekte bu dünyada azap başlarına indiğinde veya kıyamet günü anlaya­caklar ve ortaya çıkacak kimmiş müfteri, yalancı, aşırı şımarık? Rabbinin davetini tebliğ eden Salih mi, yoksa onu bu konuda tekzip eden onlar mı? Burada asıl yalancı, şımarık ve kibirlinin onlar olduğu vurgulanmak isten­mektedir.

Sonra Allah Salih (a.s.)’a hitaben onların cürmünü şöyle anlattı:

“Onlara bir imtihan olarak dişi deveyi gönderen şüphesiz biziz. Şimdi onları, gözetle ve sabret.” Yani onların isteği üzerine Salih (a.s.)’ın getirdiği vahiyde onu tasdik etmeleri konusunda kendilerine karşı bir delil ve bir imtihan olmak üzere, bir ağır kayadan sekiz aylık hamile o büyük deveyi çıkaran biziz. İşlerinin nereye varacağını ve ne yapacaklarını bekle şimdi, onlardan sana gelecek ezalara ve onların başına gelecek belâya sabret. Zîra dünyada ve ahirette zafer senin, sonuç senin lehine olacaktır.

“Ve onlara aralarında suyun nöbetleşe olduğunu haber ver. Her biri iç­me sırasında gelsin.” Yani onlara kuyunun suyunun deve ile aralarında taksim edilmiş olduğunu, suyun bir gün devenin bir gün onların olduğunu, herkesin nöbetinde gelip su alacağını haber ver. Mücahid şöyle dedi: Semud kavmi sıraları olduğu gün gelip sularını içiyorlar, devenin sırasında da gelip sütünü sağıyorlardı. Yani deve gelmediği gün suya, geldiği gün de süte geliyorlardı.

Şu ayet de bu ayetin bir benzeridir: “(Salih) şöyle dedi: Bu bir devedir, bir içim günü ona, belirli bir günün içimi de sizedir.” (Şuara, 26/155).

“Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar o da cesaretlenip hemen kılıç­la devenin ayaklarını kesti.” Yani, Semud kavmi bu taksimden usanıp, tez elden bu durumdan kurtulmaya baktılar. Kavmin en berbadı, kahramanı ve gözünü budaktan esirgemeyeni olan Sâlif oğlu Kuddâr’ı yardıma çağır­dılar, onu deveyi öldürmeye teşvik ettiler, o da bu büyük işe karşı cesaret­lendi, hazırlandı, kılıcıyla devenin ayaklarına vurdu, bacak sinirlerini kes­tikten sonra boğazladı.

“İşte benim azabım ve uyarılarım nice imiş?” Yani bak, onların beni in­kâr etmelerine ve onları uyaran ve Allah’ın azabını, haber veren elçimi tek­zip etmelerine karşılık azabım nasılmış, gör. Bu ayet, Semud kıssasında azap anlatılmadan önce, Nuh kıssasında korku ve dehşet vermek için azap açıklandıktan sonra, Âd kıssasında ise her ikisini de birleştirmek için azap açıklandıktan sonra, fakat azabın gelişi bildirilmeden önce zikredilmiştir.

“Çünkü biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik de hemen hay­van ağılına konan kuru otlar gibi oluverdiler.” Yani biz onların üzerine Cebrail’in sesini gönderdik, son ferdine kadar öldüler, hiç kimse kalmadı, ot gibi kuruyup kaldılar ve ağılda davarın ayakları altında çiğnenmiş kuru otlar ve çalılar haline geldiler. “el-Heşîm” kırılmış, kurumuş dal demektir. “el-Muhtazır” davarını canavardan korumak için ağıl yapan kişi demektir. Kıssada benzerlik yönü ise şöyledir: Ağıla konulan yaş dal zamanla kurur, hayvanlar çiğnedikçe kırılır, geçer. Onlar da yollarda, caddelerde kırılmış odun parçaları gibi üstüste düşmüş ölüler haline gelebilir.

“Andolsun ki biz Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde bir düşünen var mı?” Yani biz Kur’an’ı düşünülüp öğüt alınmak için, olaylar­dan, hadiselerden ibret alınması için kolaylaştırdık, var mı ders alan?

Advertisements